...iPod'larınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok!
Evet, Marx'ın da kemiklerini sızlattığımıza göre, meramımıza geçebiliriz.
Bilgisayardan bilgisayara, hard diskten hard diske, flash drivedan flash drive taşına taşına bîhal olan her vatan evladı gibi, bendeniz de "Ulan şu duplikeytlerden bi kurtulamadım, rahat 200 cigabayt dublikeyt vardır omunyum" diyerek bir bahar temizliğine giriştim... Yine... Belki de 69. kere...
Tabii şu var... Şimdiye kadar belki, yani bu 68 bahar temizliğinin tamamında, sildiğim dosya boyutu belki gerçekten 200 GB seviyelerine gelmiştir gelmesine de... İmkanı yok tabi bir seferde 200 GB duplicate bulmanın.
Ama şu da var... Dosya yönetimine yardımcı olan tonla programı detayıyla incelediğimde ulaştığım sonuç şu oldu dün akşam, yaklaşık saat 23:55 civarında; çünkü 40 yaşında (34) Diferansiyel Denklemler sınavı kötü geçmiş bir insanım (sorular kolaydı) ve benim durumumdaki her insan evladı gibi ben de hard disk'lerimdeki arşiv boyutunu azaltmanın çok sağlıklı bir tepki olduğuna inandım!
Evet, uzatıyorum, cümlenin de denetimini yitirmişim, kısa kesmeliyim.
Vakîa, gece gece ulaştığım sonuç şu oldu, "My Music" klasörü kabara kabara 1TB olmuş dostlar... Hayli büyük olacağını sandığım, ama araştırmaya korktuğum "Dublicate cehennemi" ilavesiyle birlikte elbette... Üstelik, 2-3 kezden fazla dinlemediğim albümlerden oluşan devcileyin bir arşiv meydana getirerek...
Ne bu MP3 şımarıklığı?!
Aslında şu, burada hayli onulmaz bir kuşak farkı var.
Genç nesilin böyle bir MP3 arşivi olacağını sanmıyorum. Yaşı 20-22'den falan küçük olan hayli kalabalık bir insan topluluğunun, MP3'ün tam olarak ne olduğunu bilmediğini bile iddia edebilirim ya... Dijital müzik "arşivlerinin" de büyüklüğü sanıyorum bir kaç GB seviyesinin üstüne de çıkmıyordur.
MP3'ler üzerinden yapılabilecek bir tespit var. Yaşı 27-28 üstü olanlar gayet iyi bilirler, memlekette internet "var ama yokumturak" bir seviyedeyken, "hekır programları varmış, beleşe internetten şarkı indiriyorlarmış bebeler!" söylentisiyle başlamıştı her şey bizim için. Ortaokullarda, liselerde, grup grup ayrılmış; müzik türlerine, sanatsal akımlara, albüm yıllarına göre sınıflandırılmış MP3'leri buldukça indiriyor, kendimiz dinlemeyeceksek bile, dinlemek isteyen bir arkadaşımıza "Diskete" ya da yeterince zengin olanlarımız için, CD'ye çekip paylaşıyorduk.
Çünkü, her istediğimiz zaman, her istediğimiz şarkıyı bulma lüksümüz yoktu...
iTunes'lar, YouTube'lar bizim için fanteziydi. Yokluktan hepimiz istifçilere dönüşmüştük, çöp ev haline gelen evler gibi, bilgisayarlarımız da mp3 çöplüğü haline gelmişti.
Bir diğer tespit de, sanatın ve özelinde de müziğin karakteristiğindeki değişimden yapılabilir. Müziğin bu kadar kolay ulaşılabilir kılınması, acaba gerçekten de ana-akım dışında kalan sanatçılar için de bir fırsat eşitliği yarattı mı? Çünkü, belli bir dönemden sonra, bu yeni nesil "indie" hercümerci öyle bir şiddetlendi ki, kısa sürede bağımsızın nerede başladığı, eğlence sektörünün nerede bittiği belli olamaz hale geldi.
Müziğe aşırı doymuş bir müzik piyasası, kendi başını yiyen Şahmeran misali, yarattığı erişilebilirlik yanılgısı arkasında kayboldu gitti. Öte yandan, bu erişilirlikle işe olmayıp, müzik beğenilerini tatmin etmek için biraz "araştırma" yapmaya alışık olanlarımız, sürekli elde edemeyecekleri müzik eserlerine bir kez ulaşınca, gelecekte de ulaşabilmek adına, eskiden kalma bir refleks ile, arşivci yeteneklerini sergilediler ve yığının üzerine yeni MP3'ler atmaya devam ettiler...
Bugün gerçekten kimsenin MP3 indirmesine, arşivlemesine gerek yok gibi görünebilir... Öte yandan benim dinlemek istediğim "Uncored Fussion Indie Rock" gruplarını öyle Fizzy'de falan bulmanın da imkanı yok. Bazıları, bazen, ve sandığınızdan daha nadir bir biçimde, konvansiyonel anlamda bir albüm sözleşmesi imzalar da, bilinirliği düşük bile olsa, bir dağıtımcıyla bu albümlerini pazarlamanın bir yolunu bulurlarsa, belki o zaman şarkıları müzik paylaşım uygulamalarına kadar gelebiliyor.
Ama "unaffiliated" sanatçıları dinleyen, azıcık "şahsına münhasır" bir dinleyici kitlesi var ki, onlar favori müziklerine hala forumlarda link paylaşarak ulaşmaya çalışıyorlar. Ve bu yüzden müzik arşivleri "kilo kilo bayt bayt, tera tera bayt bayt" oluyor.
Hmmm, "lafı uzatmayım" dedikten sonra 490589458930 satır daha yazmışım, gevurun "wall of text" dediği naneye döndürmüşüm blog'u...
Potato!
apple etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
apple etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Kasım 2016
16 Kasım 2014
MERS, Ebola ya da Plague Inc.
Pek güdük olan Android versiyonunu oynayınca hayal kırıklığına uğradığım, gördüğüm ilk iOS'li alette emizlercesine başında kaldığım Plague Inc. adlı minik mi minik oyuncuktan, bilmem haberiniz var mı? Bu blogpost'un konvansiyonel anlamda bir oyun incelemesi değeri taşımasını beklemediğinden üslubunu da oraya kaydırmak gibi bir niyetim yok. Ancak 2,5 yıldır oyuncuların beğenisine sunulan bu oyundan sonra dünya genelinde, ölümcül risk taşıyan salgın hastalıklar konusunda bir algı artışı olduğunu da ifade etmeden geçmememiz gerektiği kanısındayım.
Bu algı artışını oyunla ilişkilendirmek gibi bir vesveseye kapılacak değilim. Algı artışına asıl sebep olanın, tedavisi bulunmamış bulaşıcı hastalıkların salgın oluşturma konusundaki "başarılarının" giderek artması geliyor. Son yıllarda domuz/kuş/keçi/kurbağa gripleri sayesinde (!!!) her kış insanlığımızı unutur olmuştuk. Bunlar yetmezmiş gibi bir türlü bitmek bilmeyen kene ölümleri de "Kene mi salgın var ahauhau" biçiminde şakalar yapmamızı mümkün kılmaya başlamıştı. Ancak 1,5 senedir gündemde yer işgal eden Ebola ve MERS salgını haberleri şakası yapılmayacak kadar ciddi bir hal almaya başlayınca ve özellikle de bölgemizdeki siyasi durum kitleleri birbiriyle sıhatsiz koşullarda temasa zorlar bir hüviyete bürünmüşken, salgınlar konusunda farkındalık yaratılmış olması için biraz geç kalmış olabileceğimiz hissine kapıldığımı itiraf etmeliyim.
Gaia Teorisi denen şeyi, bilmiyorum duydunuz mu. Aslında bu Gaia Teorisi tam bir gayya kuyusudur da (espri gibi değil gibi) kısaca özetlemekte yine de fayda görüyorum: Bir ekosistemde (burada söz konusu dünya olduğu için esasında biyosferin tamamında) varlığını sürdüren ve çevresindeki inorganik materyallerle etkileşimi sürdürmesi ve iletişimin derinliğini arttırması mümkün olan her organik varlık, önünde ya da sonunda organik/inorgarnik materyal dengesinde düzensizliğe sebep olacağı için, ekosistem tarafından elenmeye tabi tutulmak zorunda kalacaktır; bu elemenin sonunda da ekosistem kararlı yapsını muhafaza etmeye devam edebilir hale gelecektir.
Aslında bu genelleyici tutum, teoriye haksızlık edecek kadar özet oldu, vakti olan interneti biraz karıştırsın. Ama daha da özet geç diyen varsa şöyle özetlemek de mümkün: İnsan kainatın dengesini, kendi çıkarına olacak biçimde bozmaya devam ederse, kainat bu dengeyi yeniden kurmak için her yolu deneyecektir. Teorisyenlere göre astral/astronomik olayların hatta doğal afetlerin bile bununla bir ilgisi olduğunu düşünmekten başka çare yok. Biyopsikososyal çerçeveden bakacak olursak, siyasi anlaşmazlıklar ve toplumsal olayları dahi bu kategoriye sokabiliriz belki de...
Mevzuu ilgi çekici gelmiş olabilir çoğunuza ama, Plague INC ne ayak o zaman? Şuradan bu mülahazaya ulaştım; oyunda çeşitli stratejilerle bir hastalığı bulaşıcı ve ölümcül bir hale getirip bütün insanlığı yok etmeye uğraşıyoruz. Bunu yapmak için izlenecek türlü yoldan birisi de, öncelikle hastalığı mümkün olan en bulaşıcı seviyeye getirip bütün insanları, geride tek bir kişi kalamaya kadar infekte etmek, sonra da aniden ölümcül semptomlar ekleyip kısa sürede bütün insanları öldürmek. Doğru oynarsanız günlük leşinizi 100 milyonlarla ifade edebilecek bir seviyeye çıkarabilmek mümkün yani.
Bu stratejiyle oyunu oynadıktan sonra şunu çok daha iyi anladığımı itiraf etmeliyim; MERS ya da Ebola olmayacak belki ama insanoğlunun kainata verdiği (ve vermeye devam ettiği) zararı tanzim etmek için, kainatın sıradığı bir karşı koyma strateji geliştirmesini beklemek çok büyük yanılgı olmayacak. Ve belki de, çoktan böyle bir hastalık, hiç bir uyarı vermeden hepimize bulaşmaya başlamıştır. Ve yine belki de, kısa süre içinde yüzer milyon insanı aynı günde nezleden öldürecek salgınlarla karşılabiliriz!
Komplo teorisi gibi gelmesin, çünkü ben bunu, böyle bir sonu, hak ettiğimize inanıyorum!!
Bu algı artışını oyunla ilişkilendirmek gibi bir vesveseye kapılacak değilim. Algı artışına asıl sebep olanın, tedavisi bulunmamış bulaşıcı hastalıkların salgın oluşturma konusundaki "başarılarının" giderek artması geliyor. Son yıllarda domuz/kuş/keçi/kurbağa gripleri sayesinde (!!!) her kış insanlığımızı unutur olmuştuk. Bunlar yetmezmiş gibi bir türlü bitmek bilmeyen kene ölümleri de "Kene mi salgın var ahauhau" biçiminde şakalar yapmamızı mümkün kılmaya başlamıştı. Ancak 1,5 senedir gündemde yer işgal eden Ebola ve MERS salgını haberleri şakası yapılmayacak kadar ciddi bir hal almaya başlayınca ve özellikle de bölgemizdeki siyasi durum kitleleri birbiriyle sıhatsiz koşullarda temasa zorlar bir hüviyete bürünmüşken, salgınlar konusunda farkındalık yaratılmış olması için biraz geç kalmış olabileceğimiz hissine kapıldığımı itiraf etmeliyim.
Gaia Teorisi denen şeyi, bilmiyorum duydunuz mu. Aslında bu Gaia Teorisi tam bir gayya kuyusudur da (espri gibi değil gibi) kısaca özetlemekte yine de fayda görüyorum: Bir ekosistemde (burada söz konusu dünya olduğu için esasında biyosferin tamamında) varlığını sürdüren ve çevresindeki inorganik materyallerle etkileşimi sürdürmesi ve iletişimin derinliğini arttırması mümkün olan her organik varlık, önünde ya da sonunda organik/inorgarnik materyal dengesinde düzensizliğe sebep olacağı için, ekosistem tarafından elenmeye tabi tutulmak zorunda kalacaktır; bu elemenin sonunda da ekosistem kararlı yapsını muhafaza etmeye devam edebilir hale gelecektir.
Aslında bu genelleyici tutum, teoriye haksızlık edecek kadar özet oldu, vakti olan interneti biraz karıştırsın. Ama daha da özet geç diyen varsa şöyle özetlemek de mümkün: İnsan kainatın dengesini, kendi çıkarına olacak biçimde bozmaya devam ederse, kainat bu dengeyi yeniden kurmak için her yolu deneyecektir. Teorisyenlere göre astral/astronomik olayların hatta doğal afetlerin bile bununla bir ilgisi olduğunu düşünmekten başka çare yok. Biyopsikososyal çerçeveden bakacak olursak, siyasi anlaşmazlıklar ve toplumsal olayları dahi bu kategoriye sokabiliriz belki de...
Mevzuu ilgi çekici gelmiş olabilir çoğunuza ama, Plague INC ne ayak o zaman? Şuradan bu mülahazaya ulaştım; oyunda çeşitli stratejilerle bir hastalığı bulaşıcı ve ölümcül bir hale getirip bütün insanlığı yok etmeye uğraşıyoruz. Bunu yapmak için izlenecek türlü yoldan birisi de, öncelikle hastalığı mümkün olan en bulaşıcı seviyeye getirip bütün insanları, geride tek bir kişi kalamaya kadar infekte etmek, sonra da aniden ölümcül semptomlar ekleyip kısa sürede bütün insanları öldürmek. Doğru oynarsanız günlük leşinizi 100 milyonlarla ifade edebilecek bir seviyeye çıkarabilmek mümkün yani.
Bu stratejiyle oyunu oynadıktan sonra şunu çok daha iyi anladığımı itiraf etmeliyim; MERS ya da Ebola olmayacak belki ama insanoğlunun kainata verdiği (ve vermeye devam ettiği) zararı tanzim etmek için, kainatın sıradığı bir karşı koyma strateji geliştirmesini beklemek çok büyük yanılgı olmayacak. Ve belki de, çoktan böyle bir hastalık, hiç bir uyarı vermeden hepimize bulaşmaya başlamıştır. Ve yine belki de, kısa süre içinde yüzer milyon insanı aynı günde nezleden öldürecek salgınlarla karşılabiliriz!
Komplo teorisi gibi gelmesin, çünkü ben bunu, böyle bir sonu, hak ettiğimize inanıyorum!!
08 Ekim 2011
Sizin ticaretiniz ne, onu bir anlayamadım ki ben...
Medyanın dayattığı hayat tarzına tepki göstermek öyle popülerleşti ki, artık o naif tepkisellik bile kurumsallaştığından adeta bir "karşı devrimcilikle" mücadele etmek zorunda kalıyor. Neo-Con örgütlenmeler iktidarları bir bir ele geçirirken, mecburiyetten bir "neo anarchy" düzeninin oluşturulması kaçınılmaz oluyor. Ama "örgütsüz toplum" bilinçlendikçe ister istemez örgütleniyor ve anarşist kanaat önerlerinin "demagog evangelistlerden" farkı olmamaya başlıyor.
Kısaca özetlersek; muhalifler öyle iyi örgütlenmeye başladılar ki, artık "muktedirlermişcesine" rahatsızlık veriyorlar ortalama insanlara...
Ama tüm bunlar olurken, yurt genelinde ve okyanusun öte tarafında iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini Illimunati'nin şeytani emellerine alet ediyor. Ve fakat, memleket entelejansiyasında genç yaşında ölen şarkıcıların trajedisine üzülenlere "Şehitlere üzülsene gevurun esrarkeşine üzüleceğine" diye tepki göstermek insani olarak görülürken; benzerleri gibi ucuz işgücü ve sendikal hakların alaşağı edildiği köle düzeni çalışma koşullarını sağlayan ülkelerdeki tapon/fason üreticilere 50$'a ürettiği telefonları 1000$'a satan kapitalist amcalar bir anda "Hayatımızı değiştiren insan" olarak göklere çıkartılıyorlar.
Sermaye düşmanlığı yapmayalım. Kirleri pislikleri kazımaya başlasak, sendikasız/sigortasız işçi çalıştıran mahalle fırını da masum değil; Apple gibi bir firmanın Foxconn üzerinden trilyonlarca kar sağlamasına yol açan piyasa dinamiklerini de Steve Jobbs icat etmedi. Ama "Kör ölür badem gözlü olur" misali, konu hakkında bilgi sahibi olan olmayan herkesin, en nihayetinde de Türk Devleti'nin tüzel kişiliğini temsil etme görevini üslenmiş en üstdüzey kişi olma sıfatıyla Cumhurbaşkanı'nın methiyeler düzmesi de azıcık "eğreti duruyor" sanki... { by Abdullah Gül via Twitter }
Amerika'nın en kurnaz tüccarlarından birisini "Steve Reyiz" yapmanın alemi de yok; adamı "Deccal" ilan etmenin de kimseye faydası yok. Bir orta yol hiç mi bulunmaz bu memlekette?
Kısaca özetlersek; muhalifler öyle iyi örgütlenmeye başladılar ki, artık "muktedirlermişcesine" rahatsızlık veriyorlar ortalama insanlara...
Ama tüm bunlar olurken, yurt genelinde ve okyanusun öte tarafında iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini Illimunati'nin şeytani emellerine alet ediyor. Ve fakat, memleket entelejansiyasında genç yaşında ölen şarkıcıların trajedisine üzülenlere "Şehitlere üzülsene gevurun esrarkeşine üzüleceğine" diye tepki göstermek insani olarak görülürken; benzerleri gibi ucuz işgücü ve sendikal hakların alaşağı edildiği köle düzeni çalışma koşullarını sağlayan ülkelerdeki tapon/fason üreticilere 50$'a ürettiği telefonları 1000$'a satan kapitalist amcalar bir anda "Hayatımızı değiştiren insan" olarak göklere çıkartılıyorlar.
Sermaye düşmanlığı yapmayalım. Kirleri pislikleri kazımaya başlasak, sendikasız/sigortasız işçi çalıştıran mahalle fırını da masum değil; Apple gibi bir firmanın Foxconn üzerinden trilyonlarca kar sağlamasına yol açan piyasa dinamiklerini de Steve Jobbs icat etmedi. Ama "Kör ölür badem gözlü olur" misali, konu hakkında bilgi sahibi olan olmayan herkesin, en nihayetinde de Türk Devleti'nin tüzel kişiliğini temsil etme görevini üslenmiş en üstdüzey kişi olma sıfatıyla Cumhurbaşkanı'nın methiyeler düzmesi de azıcık "eğreti duruyor" sanki... { by Abdullah Gül via Twitter }
Amerika'nın en kurnaz tüccarlarından birisini "Steve Reyiz" yapmanın alemi de yok; adamı "Deccal" ilan etmenin de kimseye faydası yok. Bir orta yol hiç mi bulunmaz bu memlekette?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunu Okumadan Geçmeyin
Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...
Blogun Kare Ası
-
D-Smart hafta içi her akşam House M.D. 'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. U...
-
Kadınların paylaşacak daha çok materyali var. Popodur, efenime söyliyim genital bölgedir, herkeste var. Bir çift meme de Allah'a şükür b...
-
Bu ne sıcak lan? Olm bak adamın akılını başından alır, mübalasız söylüyorum götümden ter akıyor. Evet götümden! Arkama yaslanıp film seyrede...
-
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...


