futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2014

Yatıyoruz kalkıyoruz her şey yine futbol

Kainat İbrahim epeyidur işsuz idi. Toplumsal üretime emeğiyle katilamayınca, bari uşak üreterek katilayim dedi ve bi uşak daha dünyaya geturdi. Kainat İbrahim'un bu 3. uşaği oldi, bir anlamda hat-trick yapti. Neysa, bu tutturdi "Bu haftaki Tirabizonsipor Fener maçinda Fener'e goli kim atarsa uşağa onun adini koyacağum." Ula etma İbrahim, maç sifir sifir biterse uşağa "Sifir" adını mı vereceksun. Ya Fener kendi kalesine gol atarsa? Tirabizon'da bir tane Lugano'nun dolaşmasi ne kadar sağlukli olur! Daha da kötüsi, top hakeme çarpup Fener'un kalesine girersa kuçucuk uşağa Kuddusi Muftioğli mi diyeceksun? İnsan öz evladuna buni yapar mi?

Laz Kapital (I)
Yılmaz Okumuş, Cadde Yayınları
sf. 60

03 Şubat 2014

Hand-egg?

Adam şu oyuna "Football" demeye utanmazken bizim "boyalı basını" geçtim, Anadolu Ajansı bile kendisine bir Super Bowl haberi devşirmekten geri kalmıyor ya... Kültür Emperyalizmi temalı doktora tezine sadece bu AA ekran görüntüsü bile yeter...

17 Aralık 2013

Aferin çok güzel saçmalamışsın

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Demirören, Vikipedi'den öğrendiğim kadarıyla siyaset sosylojisi eğitimi almamış... Ama kendisine güveni öyle fazla ki "Rabia işaretinin siyasi olmadığını" ama "Yüce Atatürk" yazısıyla "Mandela tişörtlerinin" izin alınmayı gerektirecek siyasi eylemler olduğunu söyleyecek kadar çoşabiliyor...

Ben siyaset sosyolojisi eğitimi aldım ve şöyle diyorum: Rabia işareti siyasi değilse, Sırpların yaptığı "Çetnik" işareti de siyasi değildir... Ratko Mladic, Slobodan Milosevic falan tutuklanmış, yargılanmış veya yargılanmamış ne gam zaten... Neticede o olayın önümüzdeki seçimlerde oy dağılımını değiştirme olaslığı yok. Yine de merak ediyorum, bu hafta Türkiye liginde oynayan bütün Sırp oyuncular sahaya "Çetnik" işareti yaparak gelseler mesela... Neler olur acaba...

Okuma ödevi: Bosnian Genocide - Wordpress

21 Kasım 2012

Şampiyonlar ligi ney lan?

Brad Pitt'in giderek Robert Redford'a dönüştüğünü kanıtlayan filmlerin başında gelen Moneyball'u iki hafta kadar önce onbeşinci defa izledikten sonra, bilhassa çok beğendiğim sahnelerden birisi olan oyuncu takas edilen bölümün ardından, Steam'in internet sayfasına girip Football Manager 2013'ün fiyatına baktım.

Yalan değil, blogda daha önce onlarca kere yazdım futboldan hazzetmediğimi ama Football Manager'ı ne kadar çok sevdiğimi. Dahası Moneyball bir beyzbol filmi. Ama konu daha çok menajerlik/spor yönetimi olunca, o konudaki en başarılı oyunlardan biri olan Football Manager geldi gözümün önüne... Ben de insanım ayrıca, zaaflarım ve maluliyetlerim var. FM geldi aklıma evet. Futbol sevmiyorum ama FM seviyorum. Çelişkiler insanıyım.

Sonra bu haftaki İşler Güçler'in "Galatasaray - Manchester United Şampiyonlar Ligi Maçı" nedeniyle ertelendiğini öğrendim. Geçen hafta yayınlanan bölümünde bu konuda bir espri de dönmüştü ama futbol toplumların afyonu olduğundan, ne yapalım, Star TV'nin yayınını protesto edemedik işte...

Neticede GS, güçlü rakibi, üç kez şampiyonlar ligi şampiyonu olmuş rakibi, as oyuncularını dinlendiren ManU'yu yendi. Futbol toplumları bir kez daha afyonladı. Aslında televizyon dizileri ve bilgisayar oyunları da toplumların afyonuydu (ve şahsen afyonlanıyor olmak konusunda bir çekincem de yoktu). Sadece hangi zehirle afyonlanacağımı seçebilmek isterdim.

Ama doğrusunu söylemek gerekirse, Civilization 5 ile afyonlanmak ve Burak Yılmaz'ın kafasıyla afyonlanmak arasında pek de fark yok galiba!

31 Temmuz 2012

Her şey satılabiir

Hayatı kocaman bir pazar yerine çevirmeye yemin etmiş olan pazarlamacılar, şimdilerde "Pazarlamacılık Dünyası" adıyla dergiler çıkararak pazarlamacılığı da pazarlamaya başladılar... Aslında en başından beri yaptıkları da budur zaten; ortada olmayan bir şeyi satarak para kazanmaktır pazarlamacılık. Parasını verdiğiniz ve aldığınız şey, pazarlamacının size anlattığı öykünün sizde yarattığı güzel duygulardır. Ürün ise "eşantiyondur" yalnızca.

Ev temizliği esnasında ablamın banyo dolabından çıkardığı, gazetelerle dergilerle falan verildiğini tahmin ettiğim, Biosin marka saç kremi tanıtım numunelerinin üstünde yazan "Complex C7 Formüllü" ibaresini görünce aklıma takıldı...

Complex C7 nedir? Bilen duyan var mı? C6'sı ya da D2'si falan var mı bu "Complex" formülün? Ne bu?

Pazarlamacıların, poşetin üstünde "ikna edici" olması sebebiyle yer verdiği tanıtım saçmalığı yazılara alışığız. "Çizmeden temizler, parlatır" yazıyor yüzey temizleyicisinin üstünde... Ama bizim hanım çizmeden silmeyi beceremiyor işte... Mecburen 300 liraya buharlı mob alalım diye kasten yapıyorlar yani...

Yine de, ne ki "Complex C7"? Kimselere bir şey ifade etmeyen, saçma bir tanıtım ibaresi. Merakımı celbedense, "Bak içinde komplekis cee yedi varımmış, bundan alak bari" diyerek alış veriş yapan birilerinin var olup olmadığı... Muhakkak var, yoksa pazarlamacı arkadaşım yazmazdı oraya o kompleks yazıyı...

Uzun lafın kısası...

Her şeyi pazarlanabilir bir hale getirmekten başka bir işe yaramadı kapitalizm. Ne yazık ki durum bu? Geçen sezon futbol liginde play-off neden oynandı? Lig TV daha iyi dekoder pazarlayabilsin diye, başka bir sebepten değil.

Bugün gazetelerde, dergilerde, radyolarda, televizyonda ve internette, türlü pazarlama yalancılığına maruz kalıyorsunuz. Ve bu yalancılık sizin cahilliğiniz ve kibirinizden besleniyor. Pazarlamacıların yalanlarına kanıyorsanız eğer, açık söyleyim, hırsızın hiç kabahati yok! Tek suçlu sizsiniz.

İddia ediyorum, yarın bir firma domates satmaya başlasa ve domateslerin üstüne "Likopen içermez" diye etiket yapıştırıp reklama çıksa, kısa sürede zengin olur! Birilerinin aklına "Likopen ne ki?" diye sormak gelmez. Likopenin ne olduğunu bilenler meslek odaları marifetiyle basın açıklamaları yapsa, kerameti kendinden menkul bir doktor çıkıp, insanları pazarlama yalanına karşı uyaran uzmanların bazılarını gıda endüstrisinden rüşvet almakla suçlamaya kadar vardırabilir işi.

Sonra ne mi olur? Likopenin domatesin etken maddesi olduğu, domatese rengini, kokusunu ve tadını veren; kısaca domatesi domates yapan şey olduğu, likopen içermeyen bir domatesin olsa olsa labaratuvarda üretilmiş bir ucube olduğu geç de olsa ortaya çıkar. Ama ne likopensiz domates satan firmaya ceza verilir, ne insanları rüşvetçi ilan eden doktor bu durumdan gocunur...

Sonunda da birileri "Damacana sularla ilgili yaptığı haberlerden ötürü" bazı gazetelere ödül vermeye kalkarken, kimse hakkında işlem yapılan damacana su üreticilerinin, çeşitli medya kuruluşları tarafından yapılan "Reklam verme" baskısına direnip ilgili gazetelere reklam vermeyi kabul etmeyen firmalar olduğu gerçeği unutulur gider.

Gökten üç elma düşer, üçü de ne hikmetse sektörün reklama en çok bütçe ayıran firmasının sofrasına üstelik...

28 Eylül 2011

Ben sevmiyorum ama sen seviyor musun sanki

Sözü fazla uzatmayım. Daha önce belirttiğim üzere futboldan hazetmiyorum. { via Adıyla Müsemma } Bu durumu tekrar tekrar kafanıza kakacak değilim. Zaten güreş, basketbol ve snooker { via Yahoo } haricinde hiç bir spordan da çok keyif almıyorum. Ama taraftarlığım bakidir. Liverpool taraftarıyım, çok aykırı durumlar haricinde Türk takımlarının her birinin ve hepsinin üzerinde destekliyorum Liverpool'u. Ayrıca Sakaryaspor'u da gazetecilikten kalma alışkanlıktan çok tuhaf bir hemşehrilik bağıyla destekliyorum. Örneğin şu an TRT Spor'daki Akhisar - Sakarya maçını seyrediyorum. (Ders çalışmaya ara verdim)

Ama futbolla ilişkili diğer yazımda değinmediğim bir konunun farkına vardım bu maçı seyrederken. Taraftarlar sporsever değil, futbolsever hiç değil. Aslında maça gidenlerin hiç biri sevmiyor futbolu. Benim kadar bile sevmediklerine yüzde yüz eminim. Onlar sadece çocuksu bir taraftarlık hissiyle stadyuma gidip bağırıp çağırıyorlar; ya da futbolun toplumun şuuruna kanırtıla kanırtıla sokulan öneminden ötürü, istemsizce futbola ilgi duyduklarını sanıyorlar. Yani o maçı izlemezlerse önemli bir toplumsal olay hakkında fikir sahibi olamamaktan korkuyorlar. Olduğundan daha mühim sandıkları için ilgileniyorlar futbolla...

Nereden mi anladım bunu. Dinleyin: İzlediğim maçta, dakika 30. Akhisar içerde 1-0 öne geçmiş. Cılız ataklarla rölantiye almış, idare ediyor. Deplasmanda oynayan Sakarya, ortadan delemediği zaman kanattan, o da olmazsa doldur boşaltla ne yapıp edip kaleye gitmek istiyor. Derken bir korner oluyor. Altıpasın hemen dışında kafalardan seken top, Sakarya'nın ileri uç oyuncularından birine kaleye sırtı dönükken ulaşıyor. Oyuncu gerçekten harika bir refleks ve koordinasyonla, heyecan verici bir rövaşata şut çekiyor. Yakın direği yalıyarak kaçıyor gol! Girse Youtube'de milyonlarca tık alacak bir pozisyon yani...

Ben bile evde izlerken ana avrat küfretmekten alamadım kendimi...

Ama sahadaki taraftarların hiç ilgisini çekmedi bu pozisyon. Akhisarlıların da Sakaryalıların da... Maçın başından beri davullar çalınarak ve hayvanca bir coşkuyla böğürerek takımlarını sözde destekliyorlar. Ama davul ritmleri ve bağırışlar hiç değişmiyor. Toplu bir uğultudan başka bir şey değil. Sahada ne olursa olsun hem de. Bu harika pozisyon ve kaçan golde ne Sakaryalılar ah vah edip hayıflanıyor, ne de Akhisarlıların "yüreği ağızlarına geliyor." Davul gümbürtüsü hiç değişmeden devam ediyor. Sanki sahada hiç bir şey olmamış gibi.

Demem o ki, futboldan hazzetmemek konusunda yalnız değilim. Bir ikinci lig maçına gidecek kadar, hem de 500 kilometre deplasmana gidecek kadar "fanatik" taraftar olduğunu iddia eden bir çok insan da sevmiyor futbolu. Sadece stada gidip bağırmayı seviyorlar. Durum budur.

12 Ekim 2010

Başıma bir iş gelmeyecekse futbolu sevmiyorum

Hidayet'in "Maddi manevi - lay lay" demeci çok konuşuldu. Şu bir gerçek ki bizi sevince boğan 12 dev adam aslında şampiyonayı kazanamadı. Yine de basket turnuvasını kazanamayanlara adam başı bir buçuk milyon dolar, güreş-halter-tenis turnuvasını kazananlaraysa "Baba" çifte standardını hazmetmeniz gerek: Siz de referandum zamanı ikinci olsaydınız siz de milyon dolar alırdınız.

Bununla birlikte şunu söylemeliyim, Dünya Kupası maçlarının hiçbirini canlı izlemedim. Şimdiye kadar hepsini izlemiştim, 7-9-12 gibi derecelerle neticelenmişti milli takımın macerası. Fena mı oldu izlemediğim... Bak ikinci olduk, totem tuttu.

Ama sonradan tatsızlık çıkacaksa şunu da araya katıştırmak istiyorum... Kankalarla PES oynamak, yalnızken Football Manager oynamak, bunlar ayrı. Ben futbolu sevmiyorum. Bu konuda son sözüm bu. 8 Ekim 2010 Almanya Türkiye maçını izlemedim mesela. Sabah twitter'dan öğrendim sonucu. Çok da umursamadım.

Bu durumdan şu sonuca vardım. RTE'nin propaganda malzemesi olmayı kabul edip milyonlara konsalar bile basket takımını izlemekten daha büyük keyif alıyordum. Kazanmalarını istemekten bahsetmiyorum; oyunu raconuna uygun biçimde oynamalarını da söylemiyorum. Oyunu seviyorum ben; kim basket oynarsa bakasım var sizin anlayacağınız...

Ama futbol için durum bu değil. Liverpool, Celtic, Livorno ve St. Pauli'ye saygımız sonsuz ama onlar da kusura bakmasın. Mal sporu futbol.

24 Nisan 2009

Eskidendi... Çooooook eskiden...


Benim futbol oynadığım dönemde magazincilerin
futbolcu 
'takibasyonu' çok daha fazlaydı.
Sergen Yalçın


Tamam laf ettin bal kabağı, ona eyvallah... Vatan'da yazdığın sayfanın editörüne acıyorum, o ayrı... (ki yazıyı da okudum, helal olsun adama, "Sergenceden Türkçeye" tam çeviri yapmış, helal olsun)

Ama sen futbolu daha iki sene önce bırakmadın mı gardaş? Ne çabuk Turgay Şeren havalarına girdin? Bugün sahaya çıksan oynarsın ama tutturmuşsun "Benim oynadığım dönemler" diye bir gou goy... Çok mu uzak yani; Chelsea'yi tek başına yendiğin maçı 12 yaşında yeğenim bile hatırlıyo hala lan...

Kıssadan hisse: Bence sergen, Maradona-Platini ayarında bi topçu ama, bu ehl-i kalem işlere soyunmasın...

20 Eylül 2007

Fair-Play dersine uyanamayanlar vs. 12 Dev Adam

Bizim milli takım, İspanya'da "sıfır çekti" ya, herkes ağzından köpük saça saça birilerine sövüyor.

Ülkemiz spor yönetiminde (basketbol takımının teknik yöneticilerini de kast ediyorum elbette ama daha çok idari anlamda spor yönetiminde...) durumun analizi yapıldı mı acaba bizimkiler sıfır çektikten sonra...

Aklıma gelmişken bu "sıfır çekme" tabirine de itirazım var; elbette başarının en belirgin ölçütü galibiyet / mağlubiyet oranı ama bu oranı veri kabul edip başarısızlığı utanç kaynağı olarak görme ve gösterme takıntısının çok derinlerde yatan bazı psikolojik sorunlara işaret ettiğini sanıyorum.

Bakın sadece kaybetmeye verdiğimiz "utanç" tepkisiyle değil; kazanmaya verdiğimiz "karakterimizi temize çekme" tepkisiyle de bu psikolojik sorunu ele veriyormuşuz gibi geliyor bana...

Hatırlayalım; basına göre geçen yıl Japonya'da "destan yazmıştık." Nasıl destansa o, 5 galibiyet 6 mağlubiyet...

Ama durum buydu, geçen seneki takım kaybederken bile, ortada keyif veren bir mücadele vardı, uğraşa didine kaybediyordu takım... Sonuç olarak ne yaptık; o performansı analiz etmek yerine "Şehit analarına armağan ettik."

Kazanma ve kaybetmenin ruhumuzun derinliklerindeki "psché"miz üzerindeki arındırı etkisiyle tuhaf bir esriklik haline geçtik... Bu arada şahadet mertebesini de ucuzlaştırarak... Ama ne gam, kazandık ya; haklıyız!

Onun yerine oyuncuların annelerine armağan etseydik, hiç olmazsa çocuklarının başarılarını sahiplenmiş olurlardı. Böyle olunca, uğraşa didine kazandıkları dereceleri de ellerinden alınmış oldu.

Leicester City ile Nottingham Forest arasında oynanan Carling Cup maçında olan hadiseyi duydunuz mu bu arada? Geçen ay ilk devreyi Forest 1-0 önde kapamışken, Leicester'lı Clive Clarke'ın kalp krizi geçirmesi üzerine maç tatil edilmiş ve tekrar oynanmasına karar verilmişti.

Buraya kadar hikayede anormal bir şey yok. Bundan sonra olan ise ilginç: Maç "kaldığı yerden oynatma" değil "tekrar etme" ile başlayacağı için skor 0-0 olacak; yani Forest'ın attığı gol boşa gidecekti. Leicester, tekrar maçının başında, rakbin gol atmasına izin vererek, oyuna 1-0 önde başlamasına, yani ilk maçtaki skora erişmesine imkan tanıdı.


Bunu da anladık diyelim, haydi oyuncular falan böyle bir iyilik yapmayı kararlaştırdılar..Forest yöneticilerinin açıklamalarını okuyalım bir de... 


"Leicester'ın böyle bir jest yapmasını beklemiyorduk; çünkü ilk mçata 1-0 öndeyken; maç tekrarında skorun 0-0'a getirilmesinden ötürü kendimizi haksızlığa uğramış hissetmiyorduk..."

Bu cümleyi Türkçe'ye çevirelim: "Golümüz iptal edildiği halde haksızlığa uğradığımızı düşünmüyoruz..."

Anlamadığım şey şu... Atatürk'ün çok bilinen sözlerinden birisidir; "...sporcunun 'zeki, çevik ve ahlaklı' olanı..." Bütün okulların spor salonlarında yazar. Gerçi 2002 sonrası yaşanan bu büyük "Atatürksüzleşme" sürecinde o yazılar kaldırılmaya başlanmış olabilir; bilemiyorum.

Kurucu önderi sporda "ahlak" öğesini öne çıkarırken, yazılı basında en çok gürlen haberler şunlar oluyor:

1) "30 cm geride ofsayt çaldı, golümüz iptal edildi, hakksızlığa uğradık, mağduruz..." çirkefliği
2) "3 maç kaybeden X-takımı/Y-sporcusu gelmiş geçmiş en pespaye takım/sporcudur" çirkefliği
3) "İte kaka da olsa kazandığımıza göre kesin süperizdir; o halde bu galibiyetleri hemen onu başaranın elinden alıp milli duygu ve değerlerimize tahvil edelim" çirkefliği

Bir de şu Leicester ve Forest'li oyuncu ve yöneticilerin bakış açısını düşünelim, ahlaka bakın, zekaya bakın. Çevikliği nasıl ölçeriz bilmiyorum, bizim TFF 2.Lig (yani adı 2 ama kendisi 3 olan lig) takımlarıyla bir maç yapsınlar, anlarız...

İsviçre maçından sonra çıkan olaylar nedeniyle aldığımız cezadan ders çıkarırız diye umarken, Avrupa'daki bazı futbol maçlarından sonra bir takım olumsuzluklar yaşanınca; "Bakın orada da oluyor işte, haçlı FIFA/UEFA hep Türk/Müslüman hatalarını görüyor" şeklinde anlaşılabilecek yorumlar yaptı ülkemiz spor yöneticileri...

Yönetici dedim ama, neyi yönettiklerini anlayamıyoruz: Son 2 uluslararası kupa finaline katılamayan futbol takımının nesini yönettiler, 6 senedir hep "bu kez madalya alırız" diye gidip sıfır çeken basket takımının nesini yönettiler, dopingli çıktığı için 2 sene ceza aldıktan sonra, hiç yarış koşmadığı halde sakatlanan ve 2007 şampuanasında köpük bile olamayan Süreyya'nın nesini yönettiler...


Bende de kabahat var; ülkenin aydınlanmasını ve çağdaşlaşmasını analiz etmeye; bunu da bilim, sanat  ve spor alanındaki gelişmeleri incelyerek falan yapmaya çalışıyorum.

Çağdaşlaşmayı, "En çağdaş yöntemlerle barbarlaşma alanında yarışmak" olarak anlayan bu yöneticiler için, 18. asırda Kant'ın ortaya attığı analiz - sentez kavarmını, eleştiri kavarmını anlamalarını beklemek de benim saflığım.


Yönetici mi?

Sığırım olsa başına çoban diye koymam ben bunları...


İlave Okuma Ödevi:
  • http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11208326
  • http://www.spor3.com/haber.php?haber_id=282962
  • http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?PID=319&HID=1&haberID=392354

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası