Ne yapacağımı bilmez durur halde, bir karar verip bir yöntem belirlemem gerektiği hissiyatıyla; ama doğru adıma karar verememiş olmanın sarsaklığıyla, düşe kalka ve adım saya saya yürümekten yorulduğumdan mı; yoksa varlık sebebi beni "düşersem kaldırmak" olan kılgısal bir kurumun tavır değiştirip "kalkarsam indirmek" odaklı yeni bir yöntemi benimsemiş olmasının sebep olduğu harabiyetten mi bilmem ama...
Yıldım, yeminle yıldım.
Üç basamaklı gövde ağırlıkları ve iki basamakları IQ'larıyla vasatlık esrikliğinde zafer naraları atan; bireysel kimliksizliğini temelsiz aidiyetlerle ikame etmeye çalışan; "evren hakikatı" karşısındaki kifayetsizliğini, dışavurumcu bir saldırganlıkla telafi edebildiği yanılgısı içindeki niteliksiz ama hayli nicelikli bu kuru kalabalığın, her türlü yetkinlikten azade olduğu için aslında hiç bir "iradi ehliyeti" olmaması gereken "siyasi kanaati"; salt sayısal çoğunlukla bir "zımni doğru" biçimine devşirilmeye çalıştıkça; olguların söylemlerle uyumsuz yapısını ifşa etme gayretinin beyhudeliği bir kez daha yüzüme çarpılıyor.
Yıldım demiş miydim?
Yılmak ne kelime!
Şu noktadan sonra ya kendimi ya sizi öldürmem gerekiyor. İşin her türlü akademik ve tatbiki yanı üzerine kafa patlatıp, cilt cilt kitap okuyup, meclis ve derneklere, şirket ve örgütlere girip çıkıp da bir arpa boyu yol kat edemedikten...
Ve bu yetersizliğin sebebinin, benim beceriksizliğimden değil de "kuru kalabalığın" yukarıda saydığım mahiyetindeki noksanlıklardan kaynaklandığını yaşayarak anladıktan sonra...
Bir de hakikatle "yalancı iklim" arasındaki makasın hızla açılmaya başladığı da aşikar bir hal alınca...
Ben bundan kelli size laf anlatmaktan vazgeçtim, vesselam.
Ne diyelim, kendinize kazdığınız çukura hepimizi düşürmeyi başardınız, helal olsun! Yalnız şu var, orada ilk yanacak olan da sizsiniz, ben yine kendimi korumanın bir yolunu bulurum...
Ama sakın, sakın iş işten geçtiğinde "yanıyorum, imdat!" diyerek bana gelmeyin. Bir tas su döküp de söndürmem ateşinizi... Ben "duman mı tütüyor" diye sorduğumda beni susturmayacaktınız. Şimdiden sonra, isteseniz de konuşmam!
siyaset sosyolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset sosyolojisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ocak 2017
21 Ekim 2015
İktidarın logaritması
Türevle ömrü boyunca iki saat uğraşmamış adamların yönettiği Türgevlerden, memleket gençlerine hayır gelmez.
Keramet, haklıda mevcuttur. Haklı olanı haklı kılan haktır, hak ise hakikattir. Hakikat matematiksiz olmaz. Kainat, matematik kesinliklere bağlı olarak işler. Mevcut hesap yöntemlerimiz bu hakikati kavramanın epey uzağında gibi görünüyor.
Ama, mevcut yöntemlerin de uzağında olmanın bahanesi olamaz! Yoksa "üçyüz altmış derece" dönüverirsiniz, Allah göstermesin!
Matematik sizi hayal kırıklığına uğratmaz, bu arada... Beğenseniz de, beğenmeseniz de, matematik kesindir. Yanlışın değil, doğrunun hesabıdır matematik. Ve matematik öğrenmeden de, söz gelimi üniversiteden falan mezun olamazsınız...
Bu yüzden, o kafaya nasıl geldiğinizi bize açıklamak durumundasınız. Çünkü, ben oturmuş "logaritmanın grafiği, türevin trafiği" diye diye uykusuz geceler geçirirken, iki üniversite bitirmiş ve üçüncüyü -şevkle ve çok sağlam bir motivasyonla- okurken, sizler cahilliğiniz paçalardan akarken "Büyük ustalar" olarak memleket idare ettiğinizi falan iddia edemezsiniz.
Görülen şudur ki, eksik matematiğinizle, bakkal bile idare edemeyecek durumdasınız. 2 seneninizi ayırıp matematik öğrenin, öyle bu milletin karşısına gelin. Birazcık utanmanız varsa...
Keramet, haklıda mevcuttur. Haklı olanı haklı kılan haktır, hak ise hakikattir. Hakikat matematiksiz olmaz. Kainat, matematik kesinliklere bağlı olarak işler. Mevcut hesap yöntemlerimiz bu hakikati kavramanın epey uzağında gibi görünüyor.
Ama, mevcut yöntemlerin de uzağında olmanın bahanesi olamaz! Yoksa "üçyüz altmış derece" dönüverirsiniz, Allah göstermesin!
Matematik sizi hayal kırıklığına uğratmaz, bu arada... Beğenseniz de, beğenmeseniz de, matematik kesindir. Yanlışın değil, doğrunun hesabıdır matematik. Ve matematik öğrenmeden de, söz gelimi üniversiteden falan mezun olamazsınız...
Bu yüzden, o kafaya nasıl geldiğinizi bize açıklamak durumundasınız. Çünkü, ben oturmuş "logaritmanın grafiği, türevin trafiği" diye diye uykusuz geceler geçirirken, iki üniversite bitirmiş ve üçüncüyü -şevkle ve çok sağlam bir motivasyonla- okurken, sizler cahilliğiniz paçalardan akarken "Büyük ustalar" olarak memleket idare ettiğinizi falan iddia edemezsiniz.
Görülen şudur ki, eksik matematiğinizle, bakkal bile idare edemeyecek durumdasınız. 2 seneninizi ayırıp matematik öğrenin, öyle bu milletin karşısına gelin. Birazcık utanmanız varsa...
Etiketler:
bilim,
biyoloji,
diferansiyel,
felsefe,
fizik,
geometri,
kimya,
limit,
logaritma,
matematik,
mühendislik,
parmenides,
pythagoras,
siyaset,
siyaset sosyolojisi,
termodinamik,
thales,
trigonometri,
türev,
türgev
13 Eylül 2015
Kokuşmuş insan
The moment I was born
It was time for him to die
Et çürüyor. Durup biraz düşünmeye
kalksanız, berbat bir şey... Et çürüyor! Belki de, bu kadar berbat bir şey
olduğu için, hiç durup düşünmeye uğraşmıyoruz. Çünkü, bir dursak, bir daha ayağa
kalkamayacağımıza inanıyorum.
Ama, olur da, aramızda varsa düşünen,
duran eden... Et çürüyor!!!
Nereden çıktı demeyin, bu gerçeğin reddi
üzerine kurulmuş dünya. Bakın, "Tanrının doğum yeri insanın
mezarıdır" ve mezarda çürüyen et var!
Evet, tam da oraya getireceğim lafı...
Nefret edilesi bir çağda yaşıyoruz... ya
da, gerçekten öyle mi acaba? Evet, hayatların anlamsızlığı, ölümlerin
anlamsızlığı, herşeyin ve herkesin anlamsızlığı; tarihin yazmadığı denli
sofistike bir mahiyette ve hüviyyette tezahür ediyor. Orası öyle.
Ama bu sofistikeleşme (ki, aslında böyle
bir kelimenin olmaması lazım, ama anladınız siz benim ne demek istediğimi...)
acaba "anlamsızlığın artışı" ile mi açıklanmalı. Yani,
anlamsızlaşmadaki artış, derecede olduğu kadar hüviyette ve mahiyette de bir
karşılık buluyor mu? Yoksa bu bir yanılsamadan mı ibaret?
Daha önce yüzer yüzer ölüyorduk, geçen asırın başından beriyse biner biner ölmeye başladık. Bizim bu coğrafyanın payına, yirmibirinci asırda düşen ise; ölüm sayısındaki artış oldu: Son 10-15 yıldır milyonlar nispetinde ölüyoruz.
Ve hepsini, bir grup geri zekalının "gökdelene uçak sokma fantazisinin" başlattığına inanmamız bekleniyor bizden! Oysa, o hadise esnasında da biner biner ölünmüştü. Vahşetin kurbanlarının nerede olduğunun önemi var mı, hele de bu ölümlerden en çok silah tüccarlarının kazançlı çıktığını düşünürsek???
Siyaseten, son 15 yılda Ortadoğu'da izlenen politikaları bize "başarıymış" gibi yutturmaya çalışıyorlar, ama (okurlarım sık sık unutsa da, aralarında benim de olduğum) diplomalı / meslekten siyaset bilimciler, küresel politikaların ortadoğuya kan, nefret ve gözyaşından başka bir şey getirmediği üzerinde birleşiyor. 1,5 senedir geçici olarak başbakanlık yapan, evvelinde de hariciye bakanı olan devlet adamımızın bu konudaki "paradigma değişikliği" argümanlarının hiç birisini kabul etmediğimi, kendisi göreve ilk başladığı günlerde bu blogdan ifade etmiştim.
Benim bu konudaki görüşlerimde değişiklik olmadı. Asıl "paradigma değişikliği" kamuoyuna yansıyan olgularda yaşanmışsa da, bu "dramatik" değişime rağmen seçmen profilinin önemli bölümünün görüşlerinde değişim olmadığı da ortada...
Hiç bir şeyin değişmediği bu ortamda, "ölümlerin değişmesini" ummak için çok büyük, tarifsiz ölçüde büyük bir akıl sağlığı sorunu yaşamak gerektiği kanaatindeyim. Her ne kadar, faturayı, kendisini BOP'un Türkiye Viceroy'u ilan etmiş olan "400'lük başgana" kesme konusunda, ben de sizler kadar istekli olsam da, Davutoğlu hocanın hayli "akademik" (!!!!!) bir biçimde ifade ettiği gibi, Ortadoğu'da eksen öyle onarılmaz biçimde kaydı ki, bu sefer yaşananlarda aslında bizim başgan da edilgen bir rol oynamaktan öteye gidemiyor.
İşte zaten, sırf onun için, ortadoğunun zehirli biyosferinden kaçan herkes, itikaden İslam olsa da Hristiyan ülkelere iltica etmenin yollarını arıyor. Ne yazık ki, Ortadoğu'da akıtılan müslümanların kanı oldukça, müslümanların mezarı Allah'ın doğum yeri olmayı başaramıyor.
Etiketler:
11 eylül,
ahmet davutoğlu,
amerika birleşik devletleri,
edguy,
felsefe,
feuerbach,
ırak,
iran,
islam,
ortadoğu,
politika,
recep tayyip erdoğan,
siyaset,
siyaset sosyolojisi,
suriye,
tobias semmet,
viceroy
27 Mart 2015
İstatistikleri altüst ediyoruz
Seçime kısa bir süre kala, haber siteleri ve internet gazeteleri gümbür gümbür propaganda yarışında... Ben başka mitolojinin gazetecisi miyim, anlamadım... Bambaşka bir iklimde mi doğdum, besmelem mi tutmadı, abdestim mi bozuk... Gazetelerin [1] bu kadar canhıraş bir biçimde "taraf tuttuğu" bir siyasi iklim olabileceğine ihtimal vermiyorum.
Bu tabansız tarafgirliğin en billur noktası da anket haberleri bence... Anketlere bakacak olursanız, seçimin 4 farklı galibi var... Anketlere bakacak olursanız 6 farklı koalisyon kurulacak... Anketlere bakarsanız Türkiye'nin seçmen profili, "Siyaset Bilimi, Oy Verme Psikolojisi ve Siyaset Sosyolojisi" kürsülerini titretecek ölçüde rasyonel.
Felsefeci ve Siyaset Bilimcisi olmak üzere 2 diplom var -- görgüsüzce "ehehere diplomam var ki" anlamında söylemiyorum bunu -- şunu ifade edeceğim; politik insan fenomenini bırakın çözmeyi, kavramaya başladığımı iddia etmekten çok uzaktayım. Yerel ve ulusal mecrada, yayınevleri, gazeteler ve dergilerde yazar, muhabir, sayfa sekreteri ve editör olarak çalıştım, 30 senelik kısa hayatımda siyasete ilişkin öğrenebildiğim şu oldu; ülke yönetimi sandığa emanet edilmez!
Bu konuda akademik olmayan bazı tespitler yapmak için blog'dan daha elverişli ortam yok aslında. Fazla da uzatmadan şunu iddia etmek istiyorum: Emanet edilmemiştir de! Tarih boyunca, asla! Milyarlarca dolarlık ekonomik ve askeri gücün, sandıktan fırlayacak bir çıkıntıya emanet edilebileceğine inanan varsa, hala aynı saflıkla hayatı yaşamaya devam edebilir.
İstatistikler bize tersini söylüyor oysa... "Medyan seçmen", "orta terim", "oy esnekliği" gibi terimlere hiç bulaşmadan şunu söyleyelim; kamuya yansıtılan kısıtlı verilerin niteliği, siyasi muhakeme becerisi açısından yeterli olması imkansız durumdaki "oy vericinin" tercihini etkilemek [2] için elverişli hale getirilir, üstelik bu süreç öyle sofistike biçimde yürütülür ki, gazetelerin iktidarlar ya da muhalefetteki iktidar alternatifleri lehindeki söylem ve eylemleri de, aynı sürecin ortak belirleyicilerinden olabilir. İstenmeyen sonuçlara sebep olabilecek "standart sapmanın dışındaki seçmeni" pasifize etmek için yapay gerilimler icat edilip, ahvalimize ilişkin malumat güzelce rafine edilebilir.
Demem o ki, gündemi meşgul eden polemiklerden, sandığı etkileyecek bir sonuç çıkmayacağına ikna olmaya, siz de başladınız büyük ihtimalle, barınç you?
Notlar:
[1] Gazeteler diyerek yaptığım genellemede, genel itibariyle haber medyasını kastettiğimi hatırlatırım. Mecrası ne olursa olsun, kağıt/radyo/televizyon/internet/telepati...
[2] Seçmen değil, oy verici... Çünkü tercihi, daha doğrusu tercih melekesi gaspedilmiş haldeki kişiye seçmen demek haksızlık olur!
Bu tabansız tarafgirliğin en billur noktası da anket haberleri bence... Anketlere bakacak olursanız, seçimin 4 farklı galibi var... Anketlere bakacak olursanız 6 farklı koalisyon kurulacak... Anketlere bakarsanız Türkiye'nin seçmen profili, "Siyaset Bilimi, Oy Verme Psikolojisi ve Siyaset Sosyolojisi" kürsülerini titretecek ölçüde rasyonel.
Felsefeci ve Siyaset Bilimcisi olmak üzere 2 diplom var -- görgüsüzce "ehehere diplomam var ki" anlamında söylemiyorum bunu -- şunu ifade edeceğim; politik insan fenomenini bırakın çözmeyi, kavramaya başladığımı iddia etmekten çok uzaktayım. Yerel ve ulusal mecrada, yayınevleri, gazeteler ve dergilerde yazar, muhabir, sayfa sekreteri ve editör olarak çalıştım, 30 senelik kısa hayatımda siyasete ilişkin öğrenebildiğim şu oldu; ülke yönetimi sandığa emanet edilmez!
Bu konuda akademik olmayan bazı tespitler yapmak için blog'dan daha elverişli ortam yok aslında. Fazla da uzatmadan şunu iddia etmek istiyorum: Emanet edilmemiştir de! Tarih boyunca, asla! Milyarlarca dolarlık ekonomik ve askeri gücün, sandıktan fırlayacak bir çıkıntıya emanet edilebileceğine inanan varsa, hala aynı saflıkla hayatı yaşamaya devam edebilir.
İstatistikler bize tersini söylüyor oysa... "Medyan seçmen", "orta terim", "oy esnekliği" gibi terimlere hiç bulaşmadan şunu söyleyelim; kamuya yansıtılan kısıtlı verilerin niteliği, siyasi muhakeme becerisi açısından yeterli olması imkansız durumdaki "oy vericinin" tercihini etkilemek [2] için elverişli hale getirilir, üstelik bu süreç öyle sofistike biçimde yürütülür ki, gazetelerin iktidarlar ya da muhalefetteki iktidar alternatifleri lehindeki söylem ve eylemleri de, aynı sürecin ortak belirleyicilerinden olabilir. İstenmeyen sonuçlara sebep olabilecek "standart sapmanın dışındaki seçmeni" pasifize etmek için yapay gerilimler icat edilip, ahvalimize ilişkin malumat güzelce rafine edilebilir.
Demem o ki, gündemi meşgul eden polemiklerden, sandığı etkileyecek bir sonuç çıkmayacağına ikna olmaya, siz de başladınız büyük ihtimalle, barınç you?
Notlar:
[1] Gazeteler diyerek yaptığım genellemede, genel itibariyle haber medyasını kastettiğimi hatırlatırım. Mecrası ne olursa olsun, kağıt/radyo/televizyon/internet/telepati...
[2] Seçmen değil, oy verici... Çünkü tercihi, daha doğrusu tercih melekesi gaspedilmiş haldeki kişiye seçmen demek haksızlık olur!
20 Eylül 2007
Fair-Play dersine uyanamayanlar vs. 12 Dev Adam
Bizim milli takım, İspanya'da "sıfır çekti" ya, herkes ağzından köpük saça saça birilerine sövüyor.
Ülkemiz spor yönetiminde (basketbol takımının teknik yöneticilerini de kast ediyorum elbette ama daha çok idari anlamda spor yönetiminde...) durumun analizi yapıldı mı acaba bizimkiler sıfır çektikten sonra...
Aklıma gelmişken bu "sıfır çekme" tabirine de itirazım var; elbette başarının en belirgin ölçütü galibiyet / mağlubiyet oranı ama bu oranı veri kabul edip başarısızlığı utanç kaynağı olarak görme ve gösterme takıntısının çok derinlerde yatan bazı psikolojik sorunlara işaret ettiğini sanıyorum.
Bakın sadece kaybetmeye verdiğimiz "utanç" tepkisiyle değil; kazanmaya verdiğimiz "karakterimizi temize çekme" tepkisiyle de bu psikolojik sorunu ele veriyormuşuz gibi geliyor bana...
Hatırlayalım; basına göre geçen yıl Japonya'da "destan yazmıştık." Nasıl destansa o, 5 galibiyet 6 mağlubiyet...
Ama durum buydu, geçen seneki takım kaybederken bile, ortada keyif veren bir mücadele vardı, uğraşa didine kaybediyordu takım... Sonuç olarak ne yaptık; o performansı analiz etmek yerine "Şehit analarına armağan ettik."
Kazanma ve kaybetmenin ruhumuzun derinliklerindeki "psché"miz üzerindeki arındırı etkisiyle tuhaf bir esriklik haline geçtik... Bu arada şahadet mertebesini de ucuzlaştırarak... Ama ne gam, kazandık ya; haklıyız!
Onun yerine oyuncuların annelerine armağan etseydik, hiç olmazsa çocuklarının başarılarını sahiplenmiş olurlardı. Böyle olunca, uğraşa didine kazandıkları dereceleri de ellerinden alınmış oldu.
Leicester City ile Nottingham Forest arasında oynanan Carling Cup maçında olan hadiseyi duydunuz mu bu arada? Geçen ay ilk devreyi Forest 1-0 önde kapamışken, Leicester'lı Clive Clarke'ın kalp krizi geçirmesi üzerine maç tatil edilmiş ve tekrar oynanmasına karar verilmişti.
Buraya kadar hikayede anormal bir şey yok. Bundan sonra olan ise ilginç: Maç "kaldığı yerden oynatma" değil "tekrar etme" ile başlayacağı için skor 0-0 olacak; yani Forest'ın attığı gol boşa gidecekti. Leicester, tekrar maçının başında, rakbin gol atmasına izin vererek, oyuna 1-0 önde başlamasına, yani ilk maçtaki skora erişmesine imkan tanıdı.
Ülkemiz spor yönetiminde (basketbol takımının teknik yöneticilerini de kast ediyorum elbette ama daha çok idari anlamda spor yönetiminde...) durumun analizi yapıldı mı acaba bizimkiler sıfır çektikten sonra...
Aklıma gelmişken bu "sıfır çekme" tabirine de itirazım var; elbette başarının en belirgin ölçütü galibiyet / mağlubiyet oranı ama bu oranı veri kabul edip başarısızlığı utanç kaynağı olarak görme ve gösterme takıntısının çok derinlerde yatan bazı psikolojik sorunlara işaret ettiğini sanıyorum.
Bakın sadece kaybetmeye verdiğimiz "utanç" tepkisiyle değil; kazanmaya verdiğimiz "karakterimizi temize çekme" tepkisiyle de bu psikolojik sorunu ele veriyormuşuz gibi geliyor bana...
Hatırlayalım; basına göre geçen yıl Japonya'da "destan yazmıştık." Nasıl destansa o, 5 galibiyet 6 mağlubiyet...
Ama durum buydu, geçen seneki takım kaybederken bile, ortada keyif veren bir mücadele vardı, uğraşa didine kaybediyordu takım... Sonuç olarak ne yaptık; o performansı analiz etmek yerine "Şehit analarına armağan ettik."
Kazanma ve kaybetmenin ruhumuzun derinliklerindeki "psché"miz üzerindeki arındırı etkisiyle tuhaf bir esriklik haline geçtik... Bu arada şahadet mertebesini de ucuzlaştırarak... Ama ne gam, kazandık ya; haklıyız!
Onun yerine oyuncuların annelerine armağan etseydik, hiç olmazsa çocuklarının başarılarını sahiplenmiş olurlardı. Böyle olunca, uğraşa didine kazandıkları dereceleri de ellerinden alınmış oldu.
Leicester City ile Nottingham Forest arasında oynanan Carling Cup maçında olan hadiseyi duydunuz mu bu arada? Geçen ay ilk devreyi Forest 1-0 önde kapamışken, Leicester'lı Clive Clarke'ın kalp krizi geçirmesi üzerine maç tatil edilmiş ve tekrar oynanmasına karar verilmişti.
Buraya kadar hikayede anormal bir şey yok. Bundan sonra olan ise ilginç: Maç "kaldığı yerden oynatma" değil "tekrar etme" ile başlayacağı için skor 0-0 olacak; yani Forest'ın attığı gol boşa gidecekti. Leicester, tekrar maçının başında, rakbin gol atmasına izin vererek, oyuna 1-0 önde başlamasına, yani ilk maçtaki skora erişmesine imkan tanıdı.
Bunu da anladık diyelim, haydi oyuncular falan böyle bir iyilik yapmayı kararlaştırdılar... Forest yöneticilerinin açıklamalarını okuyalım bir de...
"Leicester'ın böyle bir jest yapmasını beklemiyorduk; çünkü ilk mçata 1-0 öndeyken; maç tekrarında skorun 0-0'a getirilmesinden ötürü kendimizi haksızlığa uğramış hissetmiyorduk..."
Bu cümleyi Türkçe'ye çevirelim: "Golümüz iptal edildiği halde haksızlığa uğradığımızı düşünmüyoruz..."
Anlamadığım şey şu... Atatürk'ün çok bilinen sözlerinden birisidir; "...sporcunun 'zeki, çevik ve ahlaklı' olanı..." Bütün okulların spor salonlarında yazar. Gerçi 2002 sonrası yaşanan bu büyük "Atatürksüzleşme" sürecinde o yazılar kaldırılmaya başlanmış olabilir; bilemiyorum.
Kurucu önderi sporda "ahlak" öğesini öne çıkarırken, yazılı basında en çok gürlen haberler şunlar oluyor:
1) "30 cm geride ofsayt çaldı, golümüz iptal edildi, hakksızlığa uğradık, mağduruz..." çirkefliği
2) "3 maç kaybeden X-takımı/Y-sporcusu gelmiş geçmiş en pespaye takım/sporcudur" çirkefliği
3) "İte kaka da olsa kazandığımıza göre kesin süperizdir; o halde bu galibiyetleri hemen onu başaranın elinden alıp milli duygu ve değerlerimize tahvil edelim" çirkefliği
Yönetici dedim ama, neyi yönettiklerini anlayamıyoruz: Son 2 uluslararası kupa finaline katılamayan futbol takımının nesini yönettiler, 6 senedir hep "bu kez madalya alırız" diye gidip sıfır çeken basket takımının nesini yönettiler, dopingli çıktığı için 2 sene ceza aldıktan sonra, hiç yarış koşmadığı halde sakatlanan ve 2007 şampuanasında köpük bile olamayan Süreyya'nın nesini yönettiler...
Çağdaşlaşmayı, "En çağdaş yöntemlerle barbarlaşma alanında yarışmak" olarak anlayan bu yöneticiler için, 18. asırda Kant'ın ortaya attığı analiz - sentez kavarmını, eleştiri kavarmını anlamalarını beklemek de benim saflığım.
Yönetici mi?
Sığırım olsa başına çoban diye koymam ben bunları...
- http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11208326
- http://www.spor3.com/haber.php?haber_id=282962
- http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?PID=319&HID=1&haberID=392354
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunu Okumadan Geçmeyin
Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...
Blogun Kare Ası
-
D-Smart hafta içi her akşam House M.D. 'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. U...
-
Kadınların paylaşacak daha çok materyali var. Popodur, efenime söyliyim genital bölgedir, herkeste var. Bir çift meme de Allah'a şükür b...
-
Bu ne sıcak lan? Olm bak adamın akılını başından alır, mübalasız söylüyorum götümden ter akıyor. Evet götümden! Arkama yaslanıp film seyrede...
-
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...




