facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2018

Resmi (gibi) Duyuru (gibi)

Bazı kafa karışıklıkları yaşanabilir diye, aslında çok önceden yapmam gereken bir duyuruyu/açıklamayı şimdi yapıyorum; neden şimdi; çünkü mail geldi; ben de dedim ki kendime... "Ben bunu blog'a bi yazam bakam bi..." dedim kendime...

Efendim olay şu; blogda da defaten yazdığım ve yüzyüze ilişkiler de sık sık dile getirdiğim gibi; internet/sosyal medya ile ilişkim ilk günden beri temiz olmadı. Isınamadık birbirimize. Bunda benim karakterimin ya da mizacımın pek sosyal olmamasının da payı var elbette ama kabahatin daha çok, sosyal medyanın iddia ettiği gibi "İnsanları birbirine yakınklaştırmak" için değil, kısıtlı insan "etkileşimini" işgal ederek, bu alanı propoganda (sadece siyasi da değil, her türlü reklam vs. için de) kullanılmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

TLDR; sosyal medya yepisyeni bir reklam alanı ve bu blogun sınırılarını aşan bir verimlilikte ve sofistikelikte kullanılıyor... Ve ben kendimi buna dahil etmemeyi daha uygun buldum.

Örneğin uzun zaman önce Facebook hesabımı kapattım ve hayatım bu kararın ilk saniyesinden itibaren daha iyiye gitti. Twitter hesabını kapatmamıştım ama son 1,5-2 senedir, özellikle seçim dönemlerinde haber alabilmek için biraz sık kullanmaya başladım ve haber alamadığım gibi sosyal medyanın isnanı esir eden kuyusunun içine yeniden düştüğümü hissettim; bir iki tivit bile attım geçen haftaya kadar ama artık twitter hesabını da beklemeye alıyorum.

Bir de instagram meselesi var... Bu senenin Ekim ayına kadar instagram hesabım yoktu. Ne yazık ki bir adet instagram hesabı açtım. Orada da aktif falan değilim. Açma sebebim şu; düzenli olarak maçlarına gittiğim  Sakarya Basket  takımının kombine biletini almak istiyordum ama resmi sitede duyurulardan kombine satış haberlerine erişemedim. Mail ile ulaşınca da kulübün resmi instagram sayfasını aktif olarak kullandığını öğrendim. Yani sadece ve sadece @SBBBasket'i takip etmek için instagram hesabı açtım. (Bir de Toyota ve Fiat'ı takip ediyorum; çünkü iki arabamdan birisi Corolla diğeriyse Doblo... Bu kadar da sığ bir adamım) İnstagramda aktif değilim, "tanıyor olabilecekleriniz" listesinde tanıdık birisini görürsem ekliyorum ama hepsi o kadar. Haftada 2 kereden fazla girmiyorum; SBBB maç bilet satışlarını falan takip etmek için o da...

Bu yüzden "Abi sana [random sosyal medya] hesabından DM attık ama dönmedin" diye gelen mesajlar için tek söyleyebileceğim; cep numaramı bilen SMS atsın, mailimi bilen mail atsın; yoksa bana ulaşamazsınız...

TLDR2; Face / Twitter  / LinkedIn / Reddit / StumbleUpon / Discord / AboutMe

15 Mayıs 2017

Ahiret sualleri: Neden akıllı telefonum yok

Manevi ve psikolojik sebeplerim de var, ama ben yine de mutlak pozitivist sebepleri sıralıyorum. Bir daha whatsapp konusu açılmaz diye umuyorum.

1- Maliyet. Akılsız telefonlar kesinlikle daha ucuz! Sadece 150 liraya satın alabiliyor olmaktan bahsetmiyorum, internet paketi, sms paketi falan almadığınız için fatura ödemeleri de azalıyor. Aksesuavarı yok, yedek şarj aletine tonla para bayılmak yok, akarı yok kokarı yok!

2- Pil ömrü. Benim akılsız 20 gün kadar dayanıyor, üstelik boşaldığında 1 saatte tam doluyor. Beni yarıyolda bıkramıyor. Akıllı telefon dediğin, günde 2-3 kez boşalıyor (titreyerek boşalıyor hem de)

3- Kullanım ömrü. Kasasıdır şuyudur buyudur derken, daha az "hassas" parça içerdiğinden, kesinlikle daha dayanıklı. Bundan ötürü sen el bebek ül bebek baksan da akıllı telefonun 3 senede hurdaya çıkıyor. Benim akılsız 5 senede dan dun kullanıldığı halde ilk günkü gibi sağlam.

4- Yazılımsal kaygılar. Asla gün içinde update yapmaya zorlamıyor. Asla saçma sapan bir uygulaması uyumsuzluk sorunu yaşadığı için annemi arayıp evde ekmek olup olmadığını sormama engel olmuyor. Asla kimlik bilgilerimi, banka şifremi falan sormuyor. Asla konum bilgimi edinmek istemiyor. Aptal ne de olsa, hiç bir şey öğrenmek istemiyor. Sadece "alo" diyor

5- Güvenlik. Virüs bulaşmaz, trojan girmez, bilgilerimi benden gizli birilerine göndermez, yanışlıkla patronuma mail çekmez, mahrem fotoğraflarımı Drive'a yüklemez. Beni sırtımdan bıçaklamaz. Seninki akıllı ama kurnazlık yapmaya kalkar! Benimki akılsız ama sadıktır

6- Hakiki sosyal ilişkiler. Ben merak ettiğim adamı arar "Napıyon başkan yaa" diye sorar, cevabımı alırım. Sen hala instagramdan like gönder! Ya da yemeğini yemek yerine facebook'a fotoğrafını göndermekle uğraş. Arkadaşlarınla dışarıya çıkmışsın ama "Curuj curuj" kucağındaki telefonu sıvazlayarak oyun oyna!

7- Hayalet mesaj! Akıllı telefon sahipleri gün içinde kaç kere "Mesaj geldi galiba" diyerek telefonlarını kontrol ediyor? Kaçında gerçekten mesaj gelmiş oluyor? Kaçında ortada mesaj falan yok!?

8- Gerçek akıl. Akıl insanda olur, bana lazım, telefonuma değil. Bir cihazın benim yerime düşünmesi henüz mümkün değil. Akıllı denen telefon sadece benden daha çok şeyi hatırlıyor hepsi bu! Hem aklımı kullanmam gereken yerlerde akıllı telefon kullanmam yasak! Neye yarar öyle akıl.

9- Grup. Aynı anda 84940 kişyi idare etmem gereken mesaj gruplarına falan üye değilim. 3 tane arkadaşım, 6 tane akrabamdan başka kimseyi idare etmem gerekmiyor. Birilerinden sadece dijitallejtirilmiş bir veri (foto, doküman falan) almam gerektiğinde herkes bana mail gönderebiliyor, ben de herkese ail gönderebiliyorum. Üstelik, bizimkisi gibi geri kalmış ülkeler için değilse bile profesyonel dünyada email en geçerli ileişim şekli, önemi azalmıyor; aksine artıyor. Grup senin aklını alıyor, benim akılsız ise bana grup indirimi yapıyor!

İlave okuma

28 Mart 2017

İnternet or it didn't happen?!

İnternete fotoğraflarını koymadım diye Aliya İzzetbegovic'in mezarında Fatiha okumadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye dalgayla sürüklenen ufak çocuğu kurtarmadım mı (cennette dubleks yerim hazır kanka)
İnternete fotoğraflarını koymadım diye Malmsteen'in konserine gitmedim mi?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye askerde 9'da9 isabetle atış yapmadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye karda Doblo'yu zincirsiz kullanmadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye 100 metre kelebeği 2 dakikada yüzmedim mi? (nerden baksan iyi derece)
İnternete fotoğraflarını koymadım diye bu hafta çimleri biçmedim mi?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye Kimya 101 finalinden 100 almadım mı? (çan eğrisi mi? peehh!)

Sahi, interneti ne ara hacı annemin fotoğraf albümüne dönüştürmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdik insanlar olarak?! O toplantıyı ne ara kaçırdım ben?

Bu zırvalığa ortak olmadığım için kusura bakmayın... Benim facebook/twitter sayfalarımda beklediğiniz yoğunluk yok diye de bana kızmayın... {Ki zaten instagramım hatta whatsapp'ım falan zaten hiç yok!}

Oh! İçimde kalmadı, söyledim! Rahatladım.

Şimdi kimyasal bileşimi değiştirmeden termal mukavemeti arttırılan metallerle ilgili makalelerime geri dönebilirim!

Evet, instagramım yok ama ResearchGate hesabım var, oradan haberleşelim...

09 Ekim 2016

Keep Calm And Deactivate Your Facebook Page

Bazen herkes facebook'tan soğur... Birilerinin Guy Fawkes olup facebook'a savaş açması gerektiğini düşünmeye başladığınız zamanlar da olabilir bazen... Hani olur ya bazen, şarkı biter aniden!?

21 Temmuz 2016

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımda) D ile güçbela geçebilmiş bir öğrenciydim. Sözünü ettiğim dersler, bilişim bilimlerinde en temel dersler olduğundan, durumu anlamanıza belki yardımcı olur diye düşünerek, kartlarımı açık oynayım dedim...

Darbe girişimi sonrası, internette dolaşmaya başlayan ve çok kısa sürede ortalığa yayılan “Dürüm çok bitli” mesajlarından başka mesaj görmemeye başlayınca, facebook’a bir mesaj yazmıştım:

“İlle de teknik detay isteriz” diye tutturulduğunu gördüğümden, çok az bilgimle de olsa teknik detaya girmek istiyorum.

Tekrar hatırlatayım, işin uzmanı falan değilim. Burada yazdıklarımı bir uzmana danışarak teyit ettirmek isteyebilirsiniz. Yalnız uzman derken, yolda geçen ilk bilgisayar mühendisine sormanızı kast etmiyorum. Mesajda andığım phishing denen şey bir dolandırıcılık yöntemidir. Okulda öğrenilmez. Dünyada hiç bir bilgisayar mühendisliği bölümünün müfredatında “Hacker’lığa giriş” ya da “İleri bilişim dolandırıcılık teknikleri” diye bir ders yoktur.

Bu yüzden “Bizim Ruşen amcanın oğlu Sedat bilgisayar mühendisi, İTÜ’de master yapmış çocuk, ona sordum, sallamışsın” demeyin. Önce Sedat’a sorun bakalım, nerede çalışıyor... Türkiye’de bilgisayar mühendisleri Digiturk’te, uydu kurulum elemanı olarak çalışıyor. Onlar da şanslı olanları. Çoğunluğu Telekom’un müşteri hizmetlerinde çalışabiliyor ancak. Sedat büyük ihtimalle unuttu çoktan Phyton nedir C++ kimdir...

Neyse... Phishing bir dolandırıcılık metodudur. Password ve fishing (yani şifre ve balık tutma) kelimelerinin bileşiminden uydurulmuştur. Bu yüzden face mesajımda sazan avı biçiminde çevirdim. Türkçe argoda “yemleme” ya da “olta atma” biçiminde de kullanılıyormuş.

Kişilerin mail şifreleri, kredi kartı pin kodları gibi bilgileri elde etmek amacıyla yapılır. Bu bilgilere ulaşan zaten sizi soyup soğana çevirir. O yüzden internetteki bu bilgiler çoğu zaman güçlü güvenlik duvarlarıyla korunur. Bu duvarları kırmak zordur. Şöyle söyleyim; bu duvarları kırmak için zibilyon basamaklı, aralarında asal en küçük iki sayının kaç olduğunu hesaplamanız gerekir. (Mübalağa etmek için söylemiyorum, şifrelerimiz gerçekten bu “aralarında asal sayılar” vasıtasıyla korunur. Kriptoloji diye bir bilim var, kıçımızdan uydurmuyoruz)

Bu hesabı yapacak işlemci gücü henüz icat edilmedi. Önümüzdeki 20 sene içinde kuantum işlemciler üretilirse, belki... O zaman da zibilyon kere zibilyon basamaklı sayılar buluruz artık...

Mesele şu: Şifreniz sanal ortamda korunur ama korunmadığı bir yer vardır: Sizin hafızanız! Birisi size şifrenizin ne olduğunu söyletirse; işiniz bitti! Yandı gülüm keten helva, kurtuluşunuz yok. İşin çatallı tarafı şu ki, çoğu insan kimseye bile isteye şifresini söylemez. Veritaserum içmediğiniz müddettçe... Ama o da icat edilmedi henüz. Onun için, bile isteye söylenmez argümanından yola devam edebiliriz.

Şifrenizi bir yabancıya söylemezsiniz, doğru... Bankalar, güvenlik şirketleri ve internet siteleri falan da size asla şifrenizi sormaz, hatta söylememenizi tavsiye eder. Pekiyi, kime söylersiniz şifreniz? Anne-babanıza,  kardeşlerinize, çok yakın arkadaşlarınıza söyler misiniz mesela!

Bence herkesin, şifresini güvenle söyleyeceği birisi vardır. Ve bu birisinin, aile, eş dost, yakın çevre, samimi iş arkadaşları arasında olma ihtimali çok fazladır. Hatta sizin o kadar güvendiğiniz birisi, size de aynı oranda güvencektir. Yani onun da size şifresini söyleme ihtimali çok fazladır.

Düşünce akışımızın izini sürebildiyseniz ne ala. Süremeyenler için kısa bir sonuç çıkarayım: Herkesin, şifresini söyleyecek kadar birbirine güvendiği insanlardan oluşan bir “dostlar zinciri” muhakkak vardır. Ve herkes, öyle ya da böyle, birilerinin “dostlar zincirinde” yer alır.

Pekiyi, günümüzde, birbirine bu kadar güvenen dostların en sık iletişim kurduğu ortam nedir? Elbette internet. Özellikle de arkadaş siteleri, facebook, twitter, vs.

Net istatistiğe sahip değilim, ancak bildiğim kadarıyla; insanlar farklı sitelerdeki farklı hesapları için ya da farklı bankalardaki farklı kartları için çoğunlukla aynı ya da çok benzer şifre ve pin numarası kullanmaktadır. Çünkü, kim hatırlayacak o kadar şifreyi, değil mi? Yine bildiğim kadarıyla; bu şifreler ve pinler de, bir biçimde kolay tahmin edilebilecek kişisel bilgilere referansla kurulurlar: Doğum tarihleri, ayakkabı numarası, ilk seviştiğiniz kişinin adı, ne bileyim ben, hayal gücü serbest!

İşin tuhafı, bu konudaki bilgilere sahip olmak çoğu zaman şifrenize doğrudan doğruya sahip olmaktan daha iyidir, çünkü şifrenizi değiştirdiğiniz zaman da benzer referanslardan hareketle şifre oluşturacağınızdan, yeni şifrenizi tahmin etmek daha kolay olacaktır.

Pekiyi, şifrelerinize temel oluşturması muhtemel olan kişisel bilgileri, hem de kendi isteğinizle, bile isteye ve çoğu zaman herkesin görebileceği bir yerlere yazıyor musunuz?

Evet, hem de hergün!

Nasıl yani diyenleriniz vardır.

Bir öykü yazayım: Facebook’ta eski, siyah beyaz bir fotoğraf paylaştınız. 1972 yılından, annenizle babanızın, Bodrum’daki balayında çekilmiş fotoğrafları... Üstüne de yazdınız “En mutlu günleri... Canım annem ve babamın Bodurm tatilleri... O günden sonra hiç ayrılmadılar. Sizi çok seviyorum...” gibi bir şeyler...

Öykü bu ya, diyelim ki anneniz de öyle düşünüyor. Yani 72 senesinde henüz kuş uçmaz kervan geçmez, “Kör Ahmet’in tay s**tiği yer” kıvamındaki Bodrum tatilinin ömründeki en güzel gün olduğunu... Ve şifresini doğmugünü yapmamak için “bodrum1972” yapmaya karar veriyor!

“E, ne tehlikesi var? Ben annemin şifresi budur budur demedim ki?” diyenler var aranızda, duyuyorum. Ah kuzum, ne kadar safsınız...

İnternet korsanları, filmlerde gösterilenin aksine, bilgisayar başında “takada tukada” tuşlara basarak korsanlık yapmaz, bilgilerinize ulaştığında “hacking completed” falan yazmaz. Korsanlar çoğunlukla bot denilen yazılımlar kullanırlar.


Gerçek bir hack böyle görünmez

İşin en çok teknik bilgi isteyen kısmı bu. Ama size bot’un ne olduğunu öyle güzel özetleyeceğim ki şimdi, mühendislik fakültesi dekanı plaketimi hazırlayıp gelecek birazdan.

Robot sözcüğünden uydurulan bot kelimesi, siz başında değilken bilgisayarınızda işlem yapmaya devam eden küçük programcıkların adıdır. Bu bot’larla aslında yedi gün yirmi dört saat bir aradasınız. Örneğin, telefonunuzdaki mail uygulaması, beraberinde “mail tracker” denilen bir bot ile yüklenir. Sizin belirleyebileceğiniz aralıklarla bu bot, siz telefonunuzu evde bıraksanız bile düzenli olarak mail hesabınıza bağlanır, ve mail geldiğinde “bik bik” öterek size haber verir. Hatta, mail gönderenin kimliğine göre farklı seslerle falan da ikaz gönderebilir.

Bildin mi o seçeneği gudik?! Hah, o bot işte! Sen boyuna aynı saçma sapan işi yapma diye, senin yerine ve senden neredeyse yüz milyar kat daha hızlı aynı işi yapabilir. Ve bunu sürekli yapar.

Bot’lar her yerdedir, sürekli aktiftirler, hiç durmazlar. Hatta dururlarsa, mesela havaalanlarındaki bagaj kontrol sistemleri iptal olur, fabrikalardaki seri üretim makineleri çalışamaz hale gelir, ameliyatlar yarım kalır, yangınlar çıkar, seller taşar ve volkanlar patlar! Gerçekten! Bir çok ülkede “taşkın suları takibi” ya da “sismik hareket takibi” gibi sistemler bilgisayar kontrolünde yapılır ve bu kontrolü bizim yerimize bot’lar yapar.

Eğlenceli kısmı şu: Robotları bilmem ama, botlar dünyayı çoktan ele geçirdi.

Riskli kısmıysa şu: Öylesine küçükler ki, kötü niyetli kimseler tarafından tasarlanan botlar, siz farkına varmadan size zarar verecek işler yapabilir?

Ne gibi mi? Örneğin, saniyede 1 milyon kez, olası bütün harf ve rakam kombinasyonunu deneyerek, sizin facebook şifrenizi ele geçirmek gibi! Şaka yapmıyorum, bir google aramasıyla şifre tahmin botu indirip deneyin: Botun “bodrum1972” şifresini tahmin etmesinin kaç saat süreceğini ölçün. Bir de botun tahmin sistemini, belli bazı kelime ve rakamları kullanacak şekilde tekrar ayarlayın. Bu ayarlama esnasında, arama kriterlerinin arasına bazı kişisel bilgiler de ekleyin, mesela “balayı”, “1972” ve “bodrum” gibi... Sonra tahmin süresini tekrar ölçün ve bu iki süreyi karşılaştırın.

Aslında size belli bazı programlar tavsiye edebilirdim, ya da ekran görüntüleri vasıtasıyla konuyu anlamanızı sağlayabilirdim. Ama söz konusu programları kullanmak yasa dışı. Götüm yemiyo yani... Göt benim götüm, yer yemez, size ne ayrıca...


Bu da gerçek bir hack değil ama gerçeği aşağı yukarı buna benzer

Neyse, sözün kısası, botlar sizin hakkınızda hiç bilgi sahibi olmasalar da şifrenizi ele geçirebiliyor ama eğer bazı kişisel bilgilerinize sahip olurlarsa, bunu çooook daha kısa süreler içinde yapıyor. Ve bu tür kötücül botlar, sürekli çalışıyorlar. Sık sık facebook’ta ya da gmail’den “birisi şifrenizi değiştirmeye çalıştı, siz miydiniz yoksa başkası mı?” gibi güvenlik mailleri almaya başladıysanız, bir botun hedefine girdiğiniz kesin gibidir.

Buraya kadar olan durumu biraz özetleyelim, arka sıralardakilerin sümükleri akmaya başladı çünkü... Efendim, insanlar bilgisayardaki verilerini korumak için şifrelerin arkasına sığınırlar. Ama korsanlar bu şifreleri tahmin edebilmek için bot adı verilen yazılımlar kullanarak, kişisel verilerinize ulaşabilirler. Botlar o kadar küçük yazılımlardır ki, var olduğunu fark etmezsiniz bile. Buna rağmen öyle başarılıdırlar ki, fazla karmaşık olmayan bir şifreyi kırmaları bir kaç saatten uzun sürmez. Bu yüzden veri güvenliğiniz için botlara hedef olmamanız gerekir.

Peki botlara hedef olmakla, bu yazıyı yazmama sebep olan meşhur facebook mesajı arasında ne ilişki var? Şimdi gelelim olayın ikinci ayağına o zaman: Botlar, hedeflerini nasıl seçerler?

Botlar, sizin bilgisayarınıza girerek verilerinizi çalmaz. Botlar dünyanın kim bilir neresindeki bir bir bilgisayarda durmaksızın çalışırarak kendisine kurbanlar arar ve onların internetteki verilerine saldırır. Bot’ları durdurmak için antivirüs yazılımları işe yaramaz, çünkü antivirüs yazılımları sadece doğrudan bilgisayarınıza yüklenmiş kötü amaçlı programlara karşı mücadele eder.

Bot’lar ise uzakta bir yerdedir, sizin değil hacker’ın bilgisayarındadır, hatta hacker’ın bilgisayarında olmasına bile gerek yok: Kimi zaman hacker’lar birisinin bilgisayarını ele geçirir ama o bilgisayara zarar vermez, sadece ona bir bot programı yükler. Bu bot kendine kurban arayıp verileri ele geçirmeye çalışır ama bilgisayarın sahibi bu durumu fark etmez bile... Hacker da bu bilgisayara sürekli sızmaya çalışmak zorunda değildir; bot işini yapınca bir mail göndererek hacker’ı haberdar eder.

Yani hacker, Ruşen amcanın bilgisayarına girerek ona bot bulaştırır. Bu bot ise, Ruşen amcanın bilgisayarını internette korsanlık yapmak için kullanır. Bot çalışırken oğlu Sedat’ın da mail şifresini kırar. Sedat’ın bütün bilgilerini çalar. Ruşen’in bilgisayarı aracılığıyla bu bilgileri hacker’a gönderir. Bu durumdan Ruşen’in, belki de asla haberi olmaz. Sedat’ın haberi olduğundaysa banka hesabı boşalmıştır bile...

Hatta bu türden bir hack’lemeye bile gerek yoktur; bazı botlar internetteki bir dosya saklama servisine yüklenerek, sanal bilgisayarlar aracılığıyla çalışır ve gerçek anlamıyla kimse fark edemeden işini görürler. Hacker abi metrobüsle mesaisine giderken, birden telefonuna bir mesaj gelir, “Veli’nin parazlarını emizledim hafız, İmza: Bot” biçiminde... Ve hacker metrobüsten iner, taksiye biner... 


Al sana remote host... Bu da mı gol değil?

Lafı uzattık ama durun, az daha işimiz var. Böylece kendi başına çalışan botların, hedeflerini de kendi başlarına seçmeleri gerektiğini ortaya çıkarmış olduk. Bunu yapmak için de botların belli kriterleri vardır.

Unutmayın: Botun hedefi esasında herkestir. Ama şifresi daha kolay kırılabilecek bir kurbanlar topluluğunu tespit etmek botun işini kolaylaştırır.

Tekrar hatırlayalım da pekişsin: İnsanlar şifrelerini (çoğu zaman) kişisel bilgilerine referansla uydururlar. Ve bazen bu bilgileri, şifrelerinin güvenliklerini gözetmeksizin internette paylaşabilirler. Bu durumda botun hedefine girecek kişi için seçeceği ilk kriter, internette özel hayatıyla ilgili bilgileri paylaşmaktan yüksünmeyecek kimsleri arayıp bulmaktır. Böyle kişileri bulmak için bakılacak en iyi yer ise, tamamen özel hayata dair bilgilerin paylaşılması üzerine kurulu olan facebook, twitter gibi sitelerdir.

Yalnız, aslında botun işini pek de kolaylaştırmadık. Bugün, internette olup da facebook’ta olmayan kaç kişi var? Yani bota “her yere bakma, face’a baksan kafi” dediğiniz zaman aslında “100 milyon insana bakma, 75 milyona baksan yeter” demiş oluyorsunuz... Pek iyi bir eleme kriteri değil yani.

Başka bir kritere daha ihtiyaç var. O da paylaşımlarını herkese açık biçimde yapanlara ulaşmak olmalı.

Neden?

Çünkü facebook arkadaşlık onayına binaen işleyen bir hizmettir. Teorik olarak, benim “ben bu adamı tanıyom, bundan bana zarar gelmez hacı” demediğim hiç kimse arkadaşım olamaz. Ama eğer ben paylaşımlarımı “sadece arkadaşlar” ya da “sadece en yakın arkadaşlar” biçiminde sınırlamazsam ve “herkese açık” biçimde yaparsam, arkadaşım olmayan birisinin de benim paylaşımlarımı görmesine, bile isteye izin vermiş olurum.

Bot bu elemeyi nasıl yapacak? Tek tek bütün facebook hesaplarını denetleyerek, kim “herkese açık” kim değil diye bakamaz. Aslında iyi fikir, ama bu türden bir arama seçeneğini facebook zaten engelliyor. 2-3 ayda bir değişen “güvenlik şartnamemiz değişti, okumak ister misiniz?” mesajarını kimse zahmet edip okumaz (ben de şimdiye kadar 2-3 kere okudum) ama oralarda bununla ilgili bilgiler vardır...


Botun, herkese açık kişileri bulmak için yapabileceği en iyi şey, “herkese açık biçimde” yapılan paylaşımları bulup bunları kimin yaptığını aramaktır. Ama bu da iyi bir arama değil, çünkü insanlar “herkese açık” biçimde 45465765 farklı şey paylaşıyor. Bot bunu nasıl süzüp de aradığı hedefi bulacak?

İşin antiribuntiri kısmı bu. Ve bu kısmın bilişim korsanlığıyla falan alakası yok. Bu doğrudan doğruya insan psikolojisi yönetimi üzerine kurulu. Gerilim, kan ve gözyaşı. Yok, kan olmayabilir, ama gözyaşı garanti.

Facebook’ta herkesin belli bir şeyi, özellikle de fazla dijital veri içermemesi açısında, mümkünse bir yazıyı paylaşması için ne yapabilirsiniz?

“Ne işe yarayacak ki” demeyin, insanlar bir anda aynı yazıyı paylaşacak olursa, botumuz facebook’un arama bölümünde sadece bu yazıyı aratarak, bu paylaşımı yapmış kimselere ulaşabillir. Ve daha da iyisi, bot sadece ve sadece paylaşımı “herkese açık” biçimde yapmış biçimde olanları görecektir. Çünkü “sadece yakın arkadaşlarım” seçeneğiyle paylaşanları görmesi mümkün değil.

Böylece kendisi arasa bulamayacağı (ya da face’in güvenlik seçeneği sayesinde, ulaşamayacağı diyelim) on binlerce kişi, sadece belli bir yazıyı paylaşarak, kendisini bot tarafından aranabilir ve bulunabilir yapacktır.

Peki onbinlerce kişiyi aynı yazıyı paylaşmaya ikna etmek kolay mıdır?

Aslında hayır dememiz gerekirdi; ama geçen haftadan beri face’te paylaşılan malum mesajın etkisini gördüyseniz, cevabın bangır bangır bir evet olduğu ortaya çıkar.

İnsanların en temel psikolojik zayıflıklarından, güvenlik endişelerinden beslenen malum mesaj, endişe içindeki onbinlerce kişiye hayli “inandırıcı” göründüğünden olacak, birden paylaşım rekorları kırdı ve dağdan düşen çığ gibi büyüyerek, bir kaç saat süreyle facebook haber akışında başka bir şey görmemizi engelleyecek kadar güçlendi.

İnanmadınız mı? “Gerçek bir mesaj olmadığını nereden biliyorsun ki?” diye sorabilirsiniz. Aslında haklı bir soru, çünkü her ne kadar gerçek olduğuna daha ilk dakikasında ikna olmamışsam da, mesajın kendisini “phishing” olarak deşifre ettiği bir nokta var ki, bütün şüphe bulutlarını dağıtıyor...

O da “paylaşmayın, kopyala yapıştır yapın” cümlesi.

Her silahın zayıf bir noktası vardır, facebook phishing için de zayıf nokta bu oldu!

İzah edeyim: Bot, hedef seçmek için söz konusu mesajı takip etmek için programlanabilir. Ancak mesajı son paylaşan kadar, ilk paylaşanın da “herkese açık” olarak paylaşmış olması gerektiğinden, doğrudan paylaşımlara ulaşması yine de mümkün olmaz.


Bu phishing numaralarını gevurlar da yiyor... Siz yemeyin...
Kritik nokta, sondaki
"DO NOT SHARE... COPY AND PASTE" dediği bölüm

Arka sıranın sümüğü gene aktı. DİNLE EVLADIM BURAYI!!!

Söz gelimi Ruşen Amca’nın oğlu Sedat, iş yerinde sıkılıp daraldı, çünkü Digiturk’te çalışmak ne kadar eğlenceli olabilir ki... Her neyse, sıkıldı ve “İşteyim sıkılıyorum” diye bir mesaj attı. Patronu bunu görse “Sedat bey, face’te gezmek yerine işinizin başına dönerseniz belki sıkıntınız geçer” diyecektir. Bu yüzden Sedat, paylaşımı “sadece yakın arkadaşlar” seçeneğiyle paylaşır. Patron hiç bir şey görmez!

Aferin lan Sedat. İTÜ mezunu çocuk, boru mu?

Neyse, oğlunun durumuna üzülen Ruşen Amca, bu mesajı görünüp efkarlanmış olsun. Kederinden gaza gelip, oğlunun mesajını paylaşsa ve üstüne de “Benim gözümün nuru Sedatım’ın kimler canını sıkmış” diye bir mesaj yazsa... (Çünkü babalar anneler genelde facebook'ta SADECE bu tür mesajlar yazıyor) Ama Ruşen amca bu güvenlik hadisesinden anlamadığından, mesajı “herkese açık” biçimde paylaşsa... Sedat’ın patronu bunu görmez mi?


Cevap: Hayır görmez. İlk mesaj, yani Sedat’ın orijinal mesajı, “sadece yakın arkadaş” seçeneğiyle olduğundan, Ruşen Amca’nın yaptığı paylaşım da, otomatik olarak “sadece Sedat’ın yakın arkadaşlarıyla” paylaşılır. Yani facebook bir yerde, Sedat patrondan azar işitmesin diye bir kıyakçılık yapmış.

Bu tam da bu botun istemediği şeydir! Eğer malum “dürüm rerö” mesajını Sedat gönderse, Ruşen amcaysa Sedat’ın mesajını paylaşsa, ilk mesaj “sadece arkadaş” olacağından, bot Ruşen amcanın attığı mesajı da göremeyecektir. Bunun için Ruşen amcanın mesajı, sanki Sedat’tan görmemiş de kendi yazmış gibi göndermesi gerekir.

Hatırlayalım: Botun mesajı arayabilmesi için, mesajın birebir aynı olması gerekir. Yani mesajın Sedat’ın duvarından kopyalanıp Ruşen Amca’ya yapıştırılması gerekir. Ve dikkat edilirse, mesaj metninde sizden istenen tam da budur.

İşe yaraması için uygulaması gereken bu noktaya sizi ikna edebilmek için, hacker aslında “paylaşmayın yapıştırın” diyerek kendisini ifşa etmiştir.

Ama bu küçük bir risktir. Çoğu kimse, botların ya da facebook’un nasıl çalıştığını anlamadığı için, “yapıştır” yönergesinin bir “phishing” oltası olduğunu fark etmez.

Hatta “teknik detaya girmemek” için kısaca yaptığınız bir uyarı bile, kimi zaman insanlara inandırıcı gelmeyeceği için “mesajı paylaşmak üzerinden seni nasıl avlayacaklar ki” biçiminde itirazlar da duyarsınız. Yani size değil de hacker’a inanırlar genellikle...

Şu ikibin yediyüz kelimeyi isterseniz bir daha özetleyelim, arka sıra çoktan uykuya geçti çünkü:

Facebook’tan yaptığınız paylaşımlar bilgisayar korsanları için bulunmaz bir bilgi kaynağıdır. Özel hayatınıza dair sıradanmış gibi görünen bilgileri, mail şifresi ya da kredi kartı pin numarası gibi kişisel bilgilerinize ulaşmak için kullanırlar. Bu sıradan bilgilere ulaşabilmek için ise sizi Facebook’tan gözlem altına almaları gerekir. Ancak bunu yapmaları kolay olmadığından, sizin kendiliğinizden bir güvenlik zaafı yaratmanıza ihtiyaç duyarlar. Söz konusu “rerörerö” mesajı da, bu güvenlik açığını oluşturmak için etkili bir yöntem olmaya çok elverişlidir.

Velhasıl, bir botun takibine takıldığınız andan itibaren, sadece kendinizi değil, arkadaş listenizdeki bir çok kişiyi de risk altında bırakırsınız. Çünkü kimi zaman onlara dair paylaşımlar yapmanız mümkün olabilir.

Ya da daha kötüsü, hesabınızın kontorlü tamamen hacker’lara geçtiği anda, hacker’lar sizmişsiniz gibi arkadaşlarınızla yazışarak, onların size karşı olan güvenininden istifade eder ve kişisel bilgilerini temin etmeyi başarabilirler.

Sedat, her ne kadar İTÜ mezunu da olsa, babasından gelecek “Oğlum, annenin kredi kartının şifresini unuttum, söyleyiversene” mesajını görünce, babasının hesabının hack’lendiğini tahmin edemeyebilir. Sedat da bir insan neticede. Beşer şaşar. Babasına cevap verir, “Bizim bütün ailenin kart şifresi 1923 ya babacım, nasıl unuttunuz” diyebilir. Ruşen amca’nın bütün ailenin birikimlerini bir hacker emizleyebilir.


Yipik bir phishing mesajı.
Albert bizim Sedat'tan daha uyanıkmış, yemedi...

Olmaz diyorsunuz ama olur. Belki sana olmaz, bana olmaz, sizin arkadaş listenizdeki kimseye olmaz! Belki olmaz. Ben hiç görmedim, hiç şahit olmadım böyle bir olaya. Muhtemelen ömrümün sonuna kadar da şahit olmayacağım.

Ama herkes eşit derecede güvende mi? Ya da şöyle soralım. İçimizden bir kişi bile güvende değilse, hepimizin güvende olduğunu düşünebilir miyiz?

Böyle olmadığını son olaylarda gördük, can güvenliğimiz bir kere sağlanamadığında ne büyük bir korku yaşadığımızı. Ve zaten korku, bu phishing’i bu kadar başarılı kılmadı mı?

Bir korku filmi yaratmaya gerek yok, benim de zaten böyle uzun uzun anlatmak gibi bir neyetim yoktu. Ama face’te yaptığım kısa uyarıyı “yok yeah olmaz öyle şey, iyi sıkmışssın” diyerek okuyanların çoğunlukta olduğunu görünce, ister istemez klavyeye abanasım geldi.

Yazıyı bitiriyorum, şunu da hatırlatmak istiyorum: Ben bu işin uzmanı değilim. Belki gerçekten çok bombastik bir senaryo yazmış olabilirim. Bu okuduklarınız tamamen benim hayalgücümün ürünü olabillir.

Eğer öyleyse, en azından gerçekten güzel bir senaryo okumuş oldunuz. Bence durum okey yani...

Bu yazıyı paylaşmayın, kopyalayıp yapıştırın lütfen!

15 Şubat 2015

Blog haftasonu tefekkürü

Bloglar Cumhuriyeti'nde yeni bir gün. İfade özgürlüğünün damarlarımızdan taştığı, rögar kapaklarını çatlatıp telefon hatlarını kilitlediği bir çağda yaşıyoruz (!!!) Bütün organizasyonlar, artık her türlü sosyal medya mecrasında olmak adına birer blog/tumble açmışlar... NBA'den idefix.com'a kadar herkesin bir blogu var. Bunu kendime (ve size de) not olarak yazıyorum: Blog artık meşru bir mecra olma konusunda rüştünü ispatlamak üzere.

Ama herşeye rağmen kişisel bir alan olmaktan öteye henüz gidemedi blog. Belki de görüşlerin birikimli çoğalmasını kolaylaştırdığı içindir; günümüzde "kolektif" mecralar daha çok iş görmeye devam ediyor. Türkçe'de çok kuvvetli bir "ekşisözlük ve klonları" hareketi var, İngilizce'de bunun en sofistike örneğiyse (benim bildiğim kadarıyla) reddit.com. Ayrıca Web 2.0'ın en etkili iki mecrası hala "forum" ve "wiki" olmaya devam ediyor; bununla birlikte wikilerin ülkemizdeki bilinirliği Wikipedia ile sınırlı ve Türkçe Viki sayfası (her türlü iyi niyetli çabaya rağmen) aşırı cılız.

21. asrın ikinci onyılının ilk yarısını arkamızda bırakırken varıp geldiğimiz noktanın, internet medyası açısından ilk ayağı kısaca bu. Geniş kullanıcı havuzuna rağmen "elegant" bir içeriğin üretilemediği sosyal medya sitelerini zaten konu dışı bırakıyorum zira twitter ve facebook dediğimiz şeyler "menemen fotoğrafı paylaşma ağı" olmaktan öteye gitme çabasında değil.

Bu özeti takiben; blogun ne kadar yetersiz kaldığını anlatmak için kılı kırk yaran analizler, detaylara boğulmuş tahliller yapmaya gerek yok. Blogun güdüklüğüne bir neden, yukarıda değindiğim kişisellikse, diğer neden (bence) odak eksikliği, ya da blog odağının yönetilmesi konusundaki profesyonel yönlendirmenin yetersizliği. Günümüzde; bir kaç başarılı blog haricinde; sadece kişisel bloglar değil tematik ve kolektif hazırlananlar da dahil olmak üzere; Türkçe bloglar arasında nitelikli bir içerik üretebilen, devamlılk arzeden ve ufuk açıcı bir üslubu benimsemiş örneğe rastlamak kolay değil. Başarılı olanların ortak noktasınıysa, ben, basın ve yayın dünyasındaki profesyonellerin elinden çıkmış editöryel tutum olarak görüyorum (Tabiidir ki bu kanaatimi pekiştirecek nitel ve nicel gözlemler falan yapmış değilim, sadece bir zândır bu ve bir övgü olduğunu da düşündüğüm için "hüsnüzândır" aynı zamanda).

Tek tek blogları inceleyecek yerimiz ve zamanımız yok hiç birimizin sanırım; blog denizi okyanuslardan daha büyük. Yalnız, kimin elinden çıkıyor olursa olsun blogların tamamında görülen öznel üslup ve gayriresmi lisan özelliklerini, asrımızın "entelektüel biyopsikososyal çevresinin" bir ayırt edici özelliği olarak kabul etmekte fayda olacağına inanıyorum. Sadece bugünün değil geleceğin araştırmacıları da blogları okurken bu düşünceyi zihinlerinin arkaplanında tutarsa, bazı şeyleri gözden kaçırmamak adına temkinli bir tavır takınmış olurlar diye düşünüyorum.

Bu çok kısa, hatta özet bile olamayacak kadar kısa değerlendirmeden hareketle asıl varmak istediğim noktayı da (el yordamıyla bile olsa) seçebilir hale geldiğimize inanıyorum. Sanırım, her ne kadar yeni nesil medya mecralarına her gün bir yenisi ekleniyor olsa da, henüz blog yazarlığının sınırlarını tam olarak görebilmiş ve anlayabilmiş değiliz. En mükellef blogların bile güdük kaldıkları, içeriklerini tatminkar bir hale getirmek için geleneksel/konvansiyonel medya tekniklerine sıklıkla başvurdukları, ayrıca deneysel çalışmalarda bulunanların bile mevcut yazın tarzlarına karşı devrimci bir tutumdan çok reformcu bir sempatiyle yaklaştıkları da düşünülecek olursa, bu sınırları tespit etmek konusunda çok da yol alamadığımızı iddia etmek de mümkündür. Bana göre "blog ölmedi, daha yeni başlıyor" diyecek olursak, çok da yüksek perdeden eleştiri almayız.

Okuyuculara yönelik bir ricayla bu yazıyı (şimdilik) noktalamak istiyorum. İçine girdik ama çıkıp bitirdiğimiz sanılmasın diye belki de... Bu konuda görüş bildirmekten lütfen çekinmeyin! Daha önce açıkladığım üzere, kendi blog'umdan etkileşimli seçenekleri kaldırmıştım; yani görüşlerinizi blog altına yorum olarak yazmanız mümkün değil. Bunun için; ve konumuzun da hususiyetle bloglar olması sebebiyle; düşüncelerinizi kendi blogunuzda yazarak paylaşır, bu yazının link'ini kendi yazınıza ekler ve kendi yazınızın linkini de bir e-posta aracılığıyla bana bildirseniz, bloglar hakkında bloglar aracılığıyla görüş alışverişi yapmış olmamız da mümkün olur.

İlk bakışta çok entel/derin/feylesofik...miş gibi görünen ama okudukça feylesofik değil de "sikimsonik" olduğunu anladığınız halde sonuna kadar yılmadan okuyarak geldiğiniz bu tuhaf yazıyı da böylece bitiriyorum. Ama dediğim gibi, konuyu da kapanmamış sayarak...

07 Şubat 2015

10 adımda aşkı bulun

Birilerini beklerken vakit geçirmenizi kolaylaştırmak üzere dev gibi bir endüstri kurulu. Bu önceden saçmasapan dergilerdi, şimdiyse onların tamamından daha saçmasapan sosyal paylaşım siteleri aynı fonksiyonu üsleniyor.

Bu mecralarda en çok ilgi uyandıran konular da duygusal konular oluyor. "10 adımda sevdiğiniz kadının gönlüne girin" gibi başlık, her zaman "Yeni Yerel Yönetimler Yasası ne getiriyor" başlığından daha çok ilgi çekiyor.

Pekiyi, bu başlığın arkasında ne var? Tıklayınca ne okuyorsunuz... Şöyle şeyler değil mi nihayetinde:
  1. Kendin ol, olduğun gibi ol!
  2. İlk maddedeki tavsiye nasıl sonuçlandı? Fiyasko mu? Tahmin etmiştim. Onun için 10 tane şey yazdık buraya... Okumaya devam
  3. İlgi duyduğunuz kızın sevgilisi, nişanlısı ya da kocası mı var? Bu durumda bazı sorulara samimi cevaplar vermeniz gerekebilir. Sizden daha başaralı mı? Sizden daha yakışıklı mı? Daha uzun? Daha zengin? Eğer kızın yerinde olsaydınız, sizinle mi birlikte olmak isterdiniz yoksa o adamla mı? Eğer kendi yerinizde olsaydınız, sizinle mi birlikte olmak isterdiniz yoksa o adamla mı? Nonoş musunuz? Hafif bi kıllandım senden ben!
  4. Kendinizi öne çıkaran, sizi ahalinin geri kalanından ayıran yanlarınızı bulup ortaya serin. Yalnız burada kast ettiğim, haliniz tavrınız, en olmadı "tarzınız"; yoksa alnınızdaki penis şeklindeki doğum lekesi ya da sol ayağınızın 2 tane baş parmağı olması işe yaramayabilir
  5. İlgi duyduğunuz kızla masumane, küçük temaslar; mümkünse fiziksel temaslar kurmak için her fırsatı değerlendirin. Mesela koluna, omzuna falan dokunun, ya da hareket ederken size çarpabileceği kadar yakınında durmaya çalışın. Eğer benzeri bir çaba gösteriyor ve size temas etmekten kaçınmıyorsa, iyiye işaret! Eğer "cık cık" diyerek hemen metrobüsten indiyse, siz de bir durak sonra inip topuklayın. Çok pis dayak gelebilir, "Ford var beyler" diye odunu ver edebilirler belinize...
  6.  Kadınlar gizemli erkekleri sever. Sizi merak etmesini sağlayın. Uzaklara uzun ve boş gözlerle bakın, sık sık ortadan kaybolup "bir işim vardı" diyerek aniden dönün. Gizemin dozunu iyice arttırmak için facebook profilinizi kapatmak, telefonunuzun pilini çıkarıp tamamen ulaşılmaz olmak hatta başka bir şehre taşınmak da iyi bir seçenek olabilir.
  7. Onun yerine cesur olabileceğinizi ispatlayın, küçük kahramanlıklar yapmaya çalışın. Örneğin mahallenin bıçkınlarından, klasik "kıza asılma-sizin gelip durumu kurtarmanız" biçiminde bir mizansen hazırlamaları için yardım alın. Burada püf nokta, söz konusu mahallenin Ankara-Çinçin-Örnek Mahallesi olmamasına dikkat etmek!
  8. İlgi alanlarını öğrenip ortak faaliyetler ya da sohbet konuları yaratmak da hayli geçerli bir tavsiye. Bu konuda da sosyal internetten yararlanabilirsiniz. Twitter follow'ları ya da Facebook'taki like'larından ilgi alanlarını öğrenip, günlük konuşmalarda laf arasına katmaya çalışın. Örneğin; "Burcucum, Bülent Ortaçgil konserine biletim var gelir misin? Konserden sonra Bahse Girerim En Büyük Türk Atatürk Diyen 1 Milyon İnsan Bulabilirm! Kiraz Mevsimi de geçti ama bir ara Kedi Köpek Manyakları'nın arasına karışıp Kıvanç Tatlıtuğ Kenan İmirzalıoğlu, Tatlı Tarifleri WTF WTF AMK"
  9. Kadınlar duygu ve düşüncelerini anlatmayı çok sever; bunları paylaşabilecekleri iyi bir dinleyiciyle birlikte olmak isterler. Şehirdeki en iyi terapistlerin muayenehane numaralarını öğrenmek işinize yarayabilir. Profesyonellere şans verin!
  10. Hiç bir şeyi aceleye getirmeyin. Fazla hevesli ve istekli davranarak olduğunuzdan daha sabırsız görünmeyin. Kararlı ve sağlam, yavaş ama kendinden emin adımlar atın. Bu konuda beni örnek alabilirsiniz mesela... O kadar yavaş adımlar atıyorum ki, liseden beri kız arkadaşım olmadı. Bu hızla gidersem büyük ihtimalle 58 seneye kadar Karen Gillan ile nikah masasına oturabilirim.
Hayatınızdaki saçmasapanlıktan kurtulmak için ben size tek bir adım öneriyorum: Akıllı telefonunuzu atın çöpe gitsin. Akıl adama lazım, telefona değil!

Not: Yazıdaki saçmasapan kelimesi kasten bitişik yazılmıştır.

27 Mart 2014

Para pulla ölçülmez aşkımız sana...

Bir sansür iflas, iki sansür iflas, üç sansür yerinde saymaktır. Muhafazakar partiyiz, vessellam. Twitter yasaklanınca Youtube, o da yasaklandıkça Facebook yasaklanır, bu yasaklar oldukça iktidarım da daim olur. Zaten haftasonuna kadar yasaklasak yeter. Hem sevgili arkadaşım Acun kardeşimin reytingleri de düşmüştü, millet biraz da onu izlesin artık...

Notlar:
[1] Başlık ve giriş cümlesi için ilhamı ntvmsnbc.com'dan aldım. Başbakan Çok Seven Acun için ilham falan almadım, ama milletçe birilerinin ahını çok aldığımız için Acun'un bize ceza olarak Allah tarafından gönderildiğini düşünüyorum.
[2] "Sırada facebook var" derken, bugün Van'da çekilen, aşağıdaki fotoğraftan ilham aldığımı da ayrıca söylemeliyim belki de...

22 Nisan 2013

Bana kazık atanlar kervanına RSS Grafiti ve Facebook da katıldı

Biliyorsunuz, insan içine çıkmaktan vazgeçeli epey oluyor. Gerçi bu aralar, ekonomik durumum yine kötüye gittiğinden, yine iş arama gibi bazı heveslere kapıldım. Ama inanın "Ah bir işe girsem de adam olsam, sekizbeş çalışsam, evlensem, televizyon karşısında uyusam" gibi bir niyetim yok. Sadece Bağ-Kur pirimlerimi ödemek gibi bir beklentim var. (Ha, bir de Diablo III'ü ultra ayarlarda oynatabilecek bir bilgisayar almak istiyorum, evet. Ama Allah beni nefsimle sınamasın inşaallah. Yoksa bin liralık bilgisayarla tüketim toplumuna eklemlenmiş olmam)

Yine uzatıyorum, her zamanki gibi, bu insan içine çıkmama kararımın bir tezahürü olarak, biliyorsunuz Facebook ve Twitter gibi vakit katili ortamlardan uzak duruyorum. Facebook üniversiteden arkadaşlar için, Twitter da yurt dışındaki arkadaşlar için harika bir iletişim platformuydu. Ama insan içine çıkmayınca, arkadaşlara da ulaşmıyorsunuz haliyle... Hayatınızdan çıkıyor bu "Sosyal Medya" ortamları.

Her nasılsa, zamanında Facebook'a bir application yüklemişim. Blog olsun, Google Feed olsun, bütün RSS değişimlerimi anında Facebook sayfama "gammazlayan" bu uygulamayı etkinleştirdiğimi unutup, hayatımı yaşamaya devam etmişim. Geçen hafta, annemin isteğiyle Facebook'a girince, benim sayfamın muntazam olarak güncellendiğini farkettim. Üstelik bazı yanlış RSS kayıtlarını sayfamda görüntüleyerek, doğru olmayan bilgileri de paylaşmış yazılım...

Bu yanlış anlaşılmalar nedeniyle, RSS Grafiti ve Facebook'u kınıyor, arkadaşlarımın yanlış biçimde çeşitli işler yapıp da kendilerine haber vermediğim gibi bir izlenime kapılmalarına sebep olmalarından ötürü isyanımı dile getiriyorum. Evet, budur.

28 Mart 2013

Gündemden ne kaldı ki dünden?




Benimki gibi, sık güncellenmeyen blog’ların ortak özelliği: Yazarlarının şu ya da bu şekilde “Yahs ne zamandır yazmıyorum ama aklıma bişiy gelmiyo, öptm kib bye” temasının çok da uzağına düşmeyen zihin tembelliği blogpostları yazmalarıdır. Toyluğumda ben de bunlardan yazdım çok. Bir süre sonra blogdaki postların çoğunluğu bu tembellik yazıları haline gelir.

Bir blogger neden yazacak konu bulamaz? Üç temel cevabımız var. İlki, yazarların önünde sonunda tıkanmasıdır. Bu konuda eğlenceli bazı postlar yazmıştım (O yazıları da, bu yazıyla birlikte yazar tıkanması etiketinin altına kaydediyorum, bu vesileyle yeni bir etiketimiz daha oldu). Doğrusu sık rastlanan bir fenomen olsa da aslında yazar tıkanması bir meslek hastalığı değil, editörleri oyalamak için icat edilmiş hayli sofistike bir palavradır bence.


İkinci cevabımız, bloggerların önemli kısmının profesyonel ya da yarı-profesyonel yazarlar olmamasıdır. Bu bahaneden kendimi kurtaramam; çünkü ben, evet bu aralar yazarlık işim yok ama, yazarım! Ancak tembel yazarların çoğunun, arkadaşlarıyla düşüncelerini paylaşmak maksadıyla bloga heves etmiş, ilköğretimdeki “cümlenin öğeleri” dersinin hakkını vermekten başka yazarlıkla başı hoş olmayan (ve olması da gerekmeyen) insanlar olduklarını göreceksiniz. Sanırım üç bahanenin en temizi ve en geçerlisi bu.


Üçüncü cevap ise şu olacak: Yazacak konuların giderek vasatlaşması. Vasatlık ortak paydasında kıvanıyoruz, evet ama bu kendi kabahatimiz değil mi yoksa?



Liyakat kriterleri edimsellikten varoluşsallığa doğru çekiliyor kültürümüzde: İnsanlar yapıp ettikleri ve becerebildikleriyle değil, cemiyet hayatındaki itibarlı konumlu kişilerle olan ilişkileri nispetinde yaşıyorlar. Eski tarikat düzenindeki gibi… Bir şeyhe biat edenler o şeyhin mahiyetine girerdi. Günümüzde şeyhler bitti, onların yerini toplumsal etiketler aldı. Falancı-filancı olmanın cemiyette revaçta olmak için fayda sağlaması, sürekli devinim halinde olması gereken kültür ortamımızı durağanlaştırdı. Bunun sonucu olarak yazılarımıza konu olabilecek her türlü hadise yavanlaştı, vasatlaştı.

Türkiye gibi, gündemin 2,5 günde değişip unutulduğu bir ülkede, bir de alt-kültür, alternatif gündem meseleleri hakkında yazan bir bloggersanız, kaçınılmaz olarak yazmaktan aldığınız keyfin azaldığını hissedecek ve keyif almadıkça yazmaya daha az zaman ayırır olacaksınız.


Yazılı blogların çaptan düşmesinin altında, videoblogların (kısaca vlog) yaygınlaşması ve blog olarak çoğunlukla Twitter gibi sosyal imleme hizmetlerinin kullanılması da var. Ancak ilgilerimiz ve zihinsel etkinliğimiz o kadar çabuk ve o kadar hızlı olarak yeni nesnelere maruz bırakılıyor ki, bir konu üzerinde uzun uzun düşünüp blog yazmak yerine, duvar yazısı ya da miting sloganı şeklinde twitler yazmak daha cazip geliyor.


Oysa ben, twitterda bir konu üzerindeki düşüncemi ancak 4-5 twite sığdırabiliyorum. Bunun için sanırım bana blog da twitter da haram, ne dersiniz?

05 Ekim 2011

Kendimden alıntılar #3

- Sosyal medya çok tartışmalı bir olgu. Sektörün piri elbette facebook, ama onun da kendi kendisinin ipini çektiğini görecek kadar ilerlediğine göre, sosyal medya çoktan sıfırı tüketmiş demektir. İnternette sadece okuyucu olmadığımız günlerin tarihi 15-20 yıl geriye gidiyor, facebook'un ise daha 10 yıl bile olmadı. Bu hızlı tükenme neden acaba? (Kesinlikle google+ ile bir alakası var...)

- Şikede son durum ne? Allah aşkına biri söylesin, şikede son durum ne? Ne güzel gümbürtüye getirdiniz mevzuyu; en son kulüplerin tamamına yakını "Şikede ligden düşme kaldırılsın" dedi, nefis oldu ortam. Her işimiz yalan!

- Taşrada kitap bulmak cidden zormuş. Bu yaşımdan sonra yüksek lisansa başladım ama kitap sıkıntısı çekiyorum. Kütüphaneler kısmen yardımcı oluyor ama onların patladığı yerde internet tedarikçilerinden satın almam gerekiyor. O konuda da teslimat sıkıntısı yaşanıyor. Taşrada kitap arayanlara Allah kolaylık versin.

- İnciSözlük'ü seviyoruz sevmesine de, İnsanlığa Lanet olmamış. Türkçe'ye hiç hakim değilmiş kitabı kaleme alanlar ama 6.45'in bu durumda redaksiyon/editoryal işinde özenli çalışması gerekmez miydi? (İsimler üzerinden eleştirmek istemiyorum; iyi editlenmemiş diye editöre kabahat yüklemek değil niyetim. Bilakis, hiç editlenmemiş ki... Bağlaç ve eklerin yazımları bile yanlış... Sana puanım 6 kanka, o da kanka değil de panpa kontenjanında zaten...)

13 Ekim 2010

Bir gün herkes 15 dakikalığına anonim kalacak

Facebook-Guy Mark Zuckerberg, meselenin başında "Facebook gizliliğinize ve özel hayata çok büyük saygı duyuyor ve değer veriyor" demişti. Yaz başındaki Web 2.0 seminerlerinden birindeyse "Bu çağda gizliliği kim ne yapsın" dedi.

Artık her an hangi şehirde, nerede olup ne yaptığımızı bile isteye, kendi ellerimizle internette yayınlıyoruz. İnterneti bilgi çöpülüğü yaptık demiştim zaten. Örneğin geçen sene meme kanserine dikkat çekmek için Facebook üyesi kadınlar kilotlarının rengini yazıyordu kişisel ileti bölümüne. Buradan yak!

Bu çağda gizli kimliği olan bir "Sanatçı" var olabilir mi? Olamaz gibi görünse de, kendisine "Banksy" adını takmış Britanya kökenli bir sokak sanatçısı uzun yıllardır kimliğini gizli tutmayı başarıyor. Artık bir sanatçının değil bir kollektivin varlığından söz etmek bile mümkün.

Banksy'nin son işi, grafiti yerine The Simpsons'ın jeneriğini yapmak oldu. The Simpsons'ı ne kadar sevdiğimi daha önce yazmadıysam bile şimdi yazabilirim: Yatak çarşafım Bart'lı, Homer'ın kafası şeklinde pofidik terliklerim bile var. Merchandising Rulles!

Ama Banksy'nin yaptığı işi büyütmemek lazım. "Anarşik" olmaktan çok, gerçekten en anarşist duygularımızı harekete geçirecek bir durumu hiciv yoluyla adeta meşrulaştıran bir başka "merchandising" hilesi olmamış mı?

Jeneriğin ilk saniyeleri aslına uygun bir eleştiri aslında... Önce uzak doğulu işçileri çok kötü koşullarda dia'ları boyarken görüyoruz. İşler burada cıvıtmaya başlıyor. Dia'ları temizlemeye götüren çocuk işçi kartı alıp üstünde biyolojik atık damgası bulunan bir varile gidiyor (!) Varilin yanında çocuk kemikleri var (!!) Canlı kedi yavrularının tüylerini yolan makineden fışkıran pamuk Bart oyuncağını dolduruyor (!!!) Kasalara dolan oyuncaklar bir pandanın çektiği arabayla taşınıyor (!!!!) Oyuncakları yapıştırmak için bir yunusun cesedi (!!!!!) CD'leri kutusuna yerleştirmeden önce ortasını delmek içinse bir UNICORN BOYNUZU kullanıyor (!!!!!) Oha artık!

Fox'un ve sahibi Rupert Murdoch'un eleştiriyi ne kadar hak ettiği malum. Ama acı gerçekleri göstermek yerine gerçek dışı hicivleri kullanınca ortalama Amerikan izleyicisi (ki tamamı gerizekalıdır) bunu anlamaz ki... Bunu da mizah zanneder. Böylece 25 yıldır Fox'tan ekmek yiyen Matt Groening ve Al Green'in vicdanı rahatlamış olur, "merchandising" gelirleriyle çocuklarını yaz kampına yeni eyaletleri Irak'a gönderirler yakın gelecekte...

08 Ekim 2010

Netizen olmak ne zormuş

Bilmeyenlere kısa brifing verelim: İngilizce iki kelimenin, net ya da internet ile citizen (yurttaş) hibritleşmesiyle ortaya çıkan netizen tam olarak; internet ortamındaki varlığına, varoluşuna, internet kimliğine ve gerçek kimliğinin internetteki izdüşümünün tutarlılık arzetmesine önem gösteren kişidir. Yani kimdir netizen? Kendi adına Facebook sayfası olan, adını ya da işini temel aldığı, kolay hatırlanır bir e-mail adresi hatta internet sitesine sahip olan, mümkünse blog yazan ya da sosyal ağlara katılan kimsedir.

Ama netizenlere hizmet veren kuruluşlar sürekli değişen trendleri takip ederek değişime ayak uydurmazlarsa pazar paylarını kaybedip iflas etmek durumunda olan şirketler oldukları için, kimi zaman aynı amacın peşinde koşan milyonlarca insanı bir araya getiren netizen projelerinin dönüşüm geçirdiğini görmek kaçınılmaz oluyor.

12 sene önce günlük olayları tanımlayarak hayli değişik bir bilgi arşivi oluşturmak amacıyla hizmete giren ekşi sözlük bunlara iyi bir örnek. Büyük internet portallarının ziyaretçilerinin görüş ve düşüncelerini paylaşmları için kullanılan forumlar da kendiliğinden sitelere dönüştüler, bazı internet portallarında sadece forum yazılımı var! İşte, uluslar arası projelerle farklı üniversitelerde eğitim gören ya da çalışmalara katılan öğrencilerin haberleşmesi için kurulan Facebook'un hali...

Bağlamından çıkan son hizmet de twitter oldu. Ne kadar eleştirsek az, 140 karakterle SMS'ten ya da Wi-Fi/3G'den etkinlik güncellemesi yapabileceğiniz mikroblog servisi olarak işe başlayan twitter da değişmek zorunda kaldı ve embeded video oynatmadan link paylaşmaya, interneti öldüren "like" seçeneğine kadar (twitter'da onun adı ReTweet oldu... eskiden doğrudan RT yazarak kullandığımız seçeneği yazılıma entegre ettiler ama bu RT'nin bir nevi "Like" olduğunu değiştirmiyor) her şeyi eklediler twitter'a.

Asıl soru şu: Twitter'ın bunlara ihtiyacı var mıydı? Bence hayır.

Bu seçenekleri zaten sunan 923492 tane site varken; insanlar bir farklılık aradığı için twitter'a girmeye başlamıştı. Popülerliğinin artmasıyla, zamanla twitter'ın sunduğu mikrobloging hizmetine gereksinim duymayanlar da sisteme üye oldu. Sayıları giderek artınca, twitter yönetimi üye çoğunluğunun isteklerine kayıtsız kalamadı ve sistemi baştan ayağı yeniledi.

Twitter'ı yenileyerek kötü bir Facebook, işlevsiz bir StumbleUpon, hantal bir FriendFeed haline getirenler de yeni çağın dahileri olarak tanımlanmıyor mu, illet oluyorum illet!

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası