Ne yapacağımı bilmez durur halde, bir karar verip bir yöntem belirlemem gerektiği hissiyatıyla; ama doğru adıma karar verememiş olmanın sarsaklığıyla, düşe kalka ve adım saya saya yürümekten yorulduğumdan mı; yoksa varlık sebebi beni "düşersem kaldırmak" olan kılgısal bir kurumun tavır değiştirip "kalkarsam indirmek" odaklı yeni bir yöntemi benimsemiş olmasının sebep olduğu harabiyetten mi bilmem ama...
Yıldım, yeminle yıldım.
Üç basamaklı gövde ağırlıkları ve iki basamakları IQ'larıyla vasatlık esrikliğinde zafer naraları atan; bireysel kimliksizliğini temelsiz aidiyetlerle ikame etmeye çalışan; "evren hakikatı" karşısındaki kifayetsizliğini, dışavurumcu bir saldırganlıkla telafi edebildiği yanılgısı içindeki niteliksiz ama hayli nicelikli bu kuru kalabalığın, her türlü yetkinlikten azade olduğu için aslında hiç bir "iradi ehliyeti" olmaması gereken "siyasi kanaati"; salt sayısal çoğunlukla bir "zımni doğru" biçimine devşirilmeye çalıştıkça; olguların söylemlerle uyumsuz yapısını ifşa etme gayretinin beyhudeliği bir kez daha yüzüme çarpılıyor.
Yıldım demiş miydim?
Yılmak ne kelime!
Şu noktadan sonra ya kendimi ya sizi öldürmem gerekiyor. İşin her türlü akademik ve tatbiki yanı üzerine kafa patlatıp, cilt cilt kitap okuyup, meclis ve derneklere, şirket ve örgütlere girip çıkıp da bir arpa boyu yol kat edemedikten...
Ve bu yetersizliğin sebebinin, benim beceriksizliğimden değil de "kuru kalabalığın" yukarıda saydığım mahiyetindeki noksanlıklardan kaynaklandığını yaşayarak anladıktan sonra...
Bir de hakikatle "yalancı iklim" arasındaki makasın hızla açılmaya başladığı da aşikar bir hal alınca...
Ben bundan kelli size laf anlatmaktan vazgeçtim, vesselam.
Ne diyelim, kendinize kazdığınız çukura hepimizi düşürmeyi başardınız, helal olsun! Yalnız şu var, orada ilk yanacak olan da sizsiniz, ben yine kendimi korumanın bir yolunu bulurum...
Ama sakın, sakın iş işten geçtiğinde "yanıyorum, imdat!" diyerek bana gelmeyin. Bir tas su döküp de söndürmem ateşinizi... Ben "duman mı tütüyor" diye sorduğumda beni susturmayacaktınız. Şimdiden sonra, isteseniz de konuşmam!
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ocak 2017
08 Aralık 2015
Gazetecilikten içerde değiller...
Radikal denen kişinin ülkesinden nefret eden bir hain olduğu düşüncesi ahmakçadır. Gerçekte, ülkesini hepimizden daha çok sevdiği için yaşanan olumsuzluklardan sonra hepimizden daha çok mutsuz olan kişilere radikal denir. Suça yönelmiş kötü bir insan değildir; umutsuzluğa kapılmış örnek bir yurttaştır.
H.L. Mencken
Not: Aslına şuradan ulaşabileceğiniz cümlenin çevirisinde çooooook fazla serbest davrandım, Mencken görse "Sen bir daha benim sözlerimi sakın çevirme" derdi. Kusuruma bakmayın...
21 Ekim 2015
İktidarın logaritması
Türevle ömrü boyunca iki saat uğraşmamış adamların yönettiği Türgevlerden, memleket gençlerine hayır gelmez.
Keramet, haklıda mevcuttur. Haklı olanı haklı kılan haktır, hak ise hakikattir. Hakikat matematiksiz olmaz. Kainat, matematik kesinliklere bağlı olarak işler. Mevcut hesap yöntemlerimiz bu hakikati kavramanın epey uzağında gibi görünüyor.
Ama, mevcut yöntemlerin de uzağında olmanın bahanesi olamaz! Yoksa "üçyüz altmış derece" dönüverirsiniz, Allah göstermesin!
Matematik sizi hayal kırıklığına uğratmaz, bu arada... Beğenseniz de, beğenmeseniz de, matematik kesindir. Yanlışın değil, doğrunun hesabıdır matematik. Ve matematik öğrenmeden de, söz gelimi üniversiteden falan mezun olamazsınız...
Bu yüzden, o kafaya nasıl geldiğinizi bize açıklamak durumundasınız. Çünkü, ben oturmuş "logaritmanın grafiği, türevin trafiği" diye diye uykusuz geceler geçirirken, iki üniversite bitirmiş ve üçüncüyü -şevkle ve çok sağlam bir motivasyonla- okurken, sizler cahilliğiniz paçalardan akarken "Büyük ustalar" olarak memleket idare ettiğinizi falan iddia edemezsiniz.
Görülen şudur ki, eksik matematiğinizle, bakkal bile idare edemeyecek durumdasınız. 2 seneninizi ayırıp matematik öğrenin, öyle bu milletin karşısına gelin. Birazcık utanmanız varsa...
Keramet, haklıda mevcuttur. Haklı olanı haklı kılan haktır, hak ise hakikattir. Hakikat matematiksiz olmaz. Kainat, matematik kesinliklere bağlı olarak işler. Mevcut hesap yöntemlerimiz bu hakikati kavramanın epey uzağında gibi görünüyor.
Ama, mevcut yöntemlerin de uzağında olmanın bahanesi olamaz! Yoksa "üçyüz altmış derece" dönüverirsiniz, Allah göstermesin!
Matematik sizi hayal kırıklığına uğratmaz, bu arada... Beğenseniz de, beğenmeseniz de, matematik kesindir. Yanlışın değil, doğrunun hesabıdır matematik. Ve matematik öğrenmeden de, söz gelimi üniversiteden falan mezun olamazsınız...
Bu yüzden, o kafaya nasıl geldiğinizi bize açıklamak durumundasınız. Çünkü, ben oturmuş "logaritmanın grafiği, türevin trafiği" diye diye uykusuz geceler geçirirken, iki üniversite bitirmiş ve üçüncüyü -şevkle ve çok sağlam bir motivasyonla- okurken, sizler cahilliğiniz paçalardan akarken "Büyük ustalar" olarak memleket idare ettiğinizi falan iddia edemezsiniz.
Görülen şudur ki, eksik matematiğinizle, bakkal bile idare edemeyecek durumdasınız. 2 seneninizi ayırıp matematik öğrenin, öyle bu milletin karşısına gelin. Birazcık utanmanız varsa...
Etiketler:
bilim,
biyoloji,
diferansiyel,
felsefe,
fizik,
geometri,
kimya,
limit,
logaritma,
matematik,
mühendislik,
parmenides,
pythagoras,
siyaset,
siyaset sosyolojisi,
termodinamik,
thales,
trigonometri,
türev,
türgev
13 Eylül 2015
Kokuşmuş insan
The moment I was born
It was time for him to die
Et çürüyor. Durup biraz düşünmeye
kalksanız, berbat bir şey... Et çürüyor! Belki de, bu kadar berbat bir şey
olduğu için, hiç durup düşünmeye uğraşmıyoruz. Çünkü, bir dursak, bir daha ayağa
kalkamayacağımıza inanıyorum.
Ama, olur da, aramızda varsa düşünen,
duran eden... Et çürüyor!!!
Nereden çıktı demeyin, bu gerçeğin reddi
üzerine kurulmuş dünya. Bakın, "Tanrının doğum yeri insanın
mezarıdır" ve mezarda çürüyen et var!
Evet, tam da oraya getireceğim lafı...
Nefret edilesi bir çağda yaşıyoruz... ya
da, gerçekten öyle mi acaba? Evet, hayatların anlamsızlığı, ölümlerin
anlamsızlığı, herşeyin ve herkesin anlamsızlığı; tarihin yazmadığı denli
sofistike bir mahiyette ve hüviyyette tezahür ediyor. Orası öyle.
Ama bu sofistikeleşme (ki, aslında böyle
bir kelimenin olmaması lazım, ama anladınız siz benim ne demek istediğimi...)
acaba "anlamsızlığın artışı" ile mi açıklanmalı. Yani,
anlamsızlaşmadaki artış, derecede olduğu kadar hüviyette ve mahiyette de bir
karşılık buluyor mu? Yoksa bu bir yanılsamadan mı ibaret?
Daha önce yüzer yüzer ölüyorduk, geçen asırın başından beriyse biner biner ölmeye başladık. Bizim bu coğrafyanın payına, yirmibirinci asırda düşen ise; ölüm sayısındaki artış oldu: Son 10-15 yıldır milyonlar nispetinde ölüyoruz.
Ve hepsini, bir grup geri zekalının "gökdelene uçak sokma fantazisinin" başlattığına inanmamız bekleniyor bizden! Oysa, o hadise esnasında da biner biner ölünmüştü. Vahşetin kurbanlarının nerede olduğunun önemi var mı, hele de bu ölümlerden en çok silah tüccarlarının kazançlı çıktığını düşünürsek???
Siyaseten, son 15 yılda Ortadoğu'da izlenen politikaları bize "başarıymış" gibi yutturmaya çalışıyorlar, ama (okurlarım sık sık unutsa da, aralarında benim de olduğum) diplomalı / meslekten siyaset bilimciler, küresel politikaların ortadoğuya kan, nefret ve gözyaşından başka bir şey getirmediği üzerinde birleşiyor. 1,5 senedir geçici olarak başbakanlık yapan, evvelinde de hariciye bakanı olan devlet adamımızın bu konudaki "paradigma değişikliği" argümanlarının hiç birisini kabul etmediğimi, kendisi göreve ilk başladığı günlerde bu blogdan ifade etmiştim.
Benim bu konudaki görüşlerimde değişiklik olmadı. Asıl "paradigma değişikliği" kamuoyuna yansıyan olgularda yaşanmışsa da, bu "dramatik" değişime rağmen seçmen profilinin önemli bölümünün görüşlerinde değişim olmadığı da ortada...
Hiç bir şeyin değişmediği bu ortamda, "ölümlerin değişmesini" ummak için çok büyük, tarifsiz ölçüde büyük bir akıl sağlığı sorunu yaşamak gerektiği kanaatindeyim. Her ne kadar, faturayı, kendisini BOP'un Türkiye Viceroy'u ilan etmiş olan "400'lük başgana" kesme konusunda, ben de sizler kadar istekli olsam da, Davutoğlu hocanın hayli "akademik" (!!!!!) bir biçimde ifade ettiği gibi, Ortadoğu'da eksen öyle onarılmaz biçimde kaydı ki, bu sefer yaşananlarda aslında bizim başgan da edilgen bir rol oynamaktan öteye gidemiyor.
İşte zaten, sırf onun için, ortadoğunun zehirli biyosferinden kaçan herkes, itikaden İslam olsa da Hristiyan ülkelere iltica etmenin yollarını arıyor. Ne yazık ki, Ortadoğu'da akıtılan müslümanların kanı oldukça, müslümanların mezarı Allah'ın doğum yeri olmayı başaramıyor.
Etiketler:
11 eylül,
ahmet davutoğlu,
amerika birleşik devletleri,
edguy,
felsefe,
feuerbach,
ırak,
iran,
islam,
ortadoğu,
politika,
recep tayyip erdoğan,
siyaset,
siyaset sosyolojisi,
suriye,
tobias semmet,
viceroy
27 Mart 2015
İstatistikleri altüst ediyoruz
Seçime kısa bir süre kala, haber siteleri ve internet gazeteleri gümbür gümbür propaganda yarışında... Ben başka mitolojinin gazetecisi miyim, anlamadım... Bambaşka bir iklimde mi doğdum, besmelem mi tutmadı, abdestim mi bozuk... Gazetelerin [1] bu kadar canhıraş bir biçimde "taraf tuttuğu" bir siyasi iklim olabileceğine ihtimal vermiyorum.
Bu tabansız tarafgirliğin en billur noktası da anket haberleri bence... Anketlere bakacak olursanız, seçimin 4 farklı galibi var... Anketlere bakacak olursanız 6 farklı koalisyon kurulacak... Anketlere bakarsanız Türkiye'nin seçmen profili, "Siyaset Bilimi, Oy Verme Psikolojisi ve Siyaset Sosyolojisi" kürsülerini titretecek ölçüde rasyonel.
Felsefeci ve Siyaset Bilimcisi olmak üzere 2 diplom var -- görgüsüzce "ehehere diplomam var ki" anlamında söylemiyorum bunu -- şunu ifade edeceğim; politik insan fenomenini bırakın çözmeyi, kavramaya başladığımı iddia etmekten çok uzaktayım. Yerel ve ulusal mecrada, yayınevleri, gazeteler ve dergilerde yazar, muhabir, sayfa sekreteri ve editör olarak çalıştım, 30 senelik kısa hayatımda siyasete ilişkin öğrenebildiğim şu oldu; ülke yönetimi sandığa emanet edilmez!
Bu konuda akademik olmayan bazı tespitler yapmak için blog'dan daha elverişli ortam yok aslında. Fazla da uzatmadan şunu iddia etmek istiyorum: Emanet edilmemiştir de! Tarih boyunca, asla! Milyarlarca dolarlık ekonomik ve askeri gücün, sandıktan fırlayacak bir çıkıntıya emanet edilebileceğine inanan varsa, hala aynı saflıkla hayatı yaşamaya devam edebilir.
İstatistikler bize tersini söylüyor oysa... "Medyan seçmen", "orta terim", "oy esnekliği" gibi terimlere hiç bulaşmadan şunu söyleyelim; kamuya yansıtılan kısıtlı verilerin niteliği, siyasi muhakeme becerisi açısından yeterli olması imkansız durumdaki "oy vericinin" tercihini etkilemek [2] için elverişli hale getirilir, üstelik bu süreç öyle sofistike biçimde yürütülür ki, gazetelerin iktidarlar ya da muhalefetteki iktidar alternatifleri lehindeki söylem ve eylemleri de, aynı sürecin ortak belirleyicilerinden olabilir. İstenmeyen sonuçlara sebep olabilecek "standart sapmanın dışındaki seçmeni" pasifize etmek için yapay gerilimler icat edilip, ahvalimize ilişkin malumat güzelce rafine edilebilir.
Demem o ki, gündemi meşgul eden polemiklerden, sandığı etkileyecek bir sonuç çıkmayacağına ikna olmaya, siz de başladınız büyük ihtimalle, barınç you?
Notlar:
[1] Gazeteler diyerek yaptığım genellemede, genel itibariyle haber medyasını kastettiğimi hatırlatırım. Mecrası ne olursa olsun, kağıt/radyo/televizyon/internet/telepati...
[2] Seçmen değil, oy verici... Çünkü tercihi, daha doğrusu tercih melekesi gaspedilmiş haldeki kişiye seçmen demek haksızlık olur!
Bu tabansız tarafgirliğin en billur noktası da anket haberleri bence... Anketlere bakacak olursanız, seçimin 4 farklı galibi var... Anketlere bakacak olursanız 6 farklı koalisyon kurulacak... Anketlere bakarsanız Türkiye'nin seçmen profili, "Siyaset Bilimi, Oy Verme Psikolojisi ve Siyaset Sosyolojisi" kürsülerini titretecek ölçüde rasyonel.
Felsefeci ve Siyaset Bilimcisi olmak üzere 2 diplom var -- görgüsüzce "ehehere diplomam var ki" anlamında söylemiyorum bunu -- şunu ifade edeceğim; politik insan fenomenini bırakın çözmeyi, kavramaya başladığımı iddia etmekten çok uzaktayım. Yerel ve ulusal mecrada, yayınevleri, gazeteler ve dergilerde yazar, muhabir, sayfa sekreteri ve editör olarak çalıştım, 30 senelik kısa hayatımda siyasete ilişkin öğrenebildiğim şu oldu; ülke yönetimi sandığa emanet edilmez!
Bu konuda akademik olmayan bazı tespitler yapmak için blog'dan daha elverişli ortam yok aslında. Fazla da uzatmadan şunu iddia etmek istiyorum: Emanet edilmemiştir de! Tarih boyunca, asla! Milyarlarca dolarlık ekonomik ve askeri gücün, sandıktan fırlayacak bir çıkıntıya emanet edilebileceğine inanan varsa, hala aynı saflıkla hayatı yaşamaya devam edebilir.
İstatistikler bize tersini söylüyor oysa... "Medyan seçmen", "orta terim", "oy esnekliği" gibi terimlere hiç bulaşmadan şunu söyleyelim; kamuya yansıtılan kısıtlı verilerin niteliği, siyasi muhakeme becerisi açısından yeterli olması imkansız durumdaki "oy vericinin" tercihini etkilemek [2] için elverişli hale getirilir, üstelik bu süreç öyle sofistike biçimde yürütülür ki, gazetelerin iktidarlar ya da muhalefetteki iktidar alternatifleri lehindeki söylem ve eylemleri de, aynı sürecin ortak belirleyicilerinden olabilir. İstenmeyen sonuçlara sebep olabilecek "standart sapmanın dışındaki seçmeni" pasifize etmek için yapay gerilimler icat edilip, ahvalimize ilişkin malumat güzelce rafine edilebilir.
Demem o ki, gündemi meşgul eden polemiklerden, sandığı etkileyecek bir sonuç çıkmayacağına ikna olmaya, siz de başladınız büyük ihtimalle, barınç you?
Notlar:
[1] Gazeteler diyerek yaptığım genellemede, genel itibariyle haber medyasını kastettiğimi hatırlatırım. Mecrası ne olursa olsun, kağıt/radyo/televizyon/internet/telepati...
[2] Seçmen değil, oy verici... Çünkü tercihi, daha doğrusu tercih melekesi gaspedilmiş haldeki kişiye seçmen demek haksızlık olur!
15 Şubat 2015
Blog haftasonu tefekkürü
Bloglar Cumhuriyeti'nde yeni bir gün. İfade özgürlüğünün damarlarımızdan taştığı, rögar kapaklarını çatlatıp telefon hatlarını kilitlediği bir çağda yaşıyoruz (!!!) Bütün organizasyonlar, artık her türlü sosyal medya mecrasında olmak adına birer blog/tumble açmışlar... NBA'den idefix.com'a kadar herkesin bir blogu var. Bunu kendime (ve size de) not olarak yazıyorum: Blog artık meşru bir mecra olma konusunda rüştünü ispatlamak üzere.
Ama herşeye rağmen kişisel bir alan olmaktan öteye henüz gidemedi blog. Belki de görüşlerin birikimli çoğalmasını kolaylaştırdığı içindir; günümüzde "kolektif" mecralar daha çok iş görmeye devam ediyor. Türkçe'de çok kuvvetli bir "ekşisözlük ve klonları" hareketi var, İngilizce'de bunun en sofistike örneğiyse (benim bildiğim kadarıyla) reddit.com. Ayrıca Web 2.0'ın en etkili iki mecrası hala "forum" ve "wiki" olmaya devam ediyor; bununla birlikte wikilerin ülkemizdeki bilinirliği Wikipedia ile sınırlı ve Türkçe Viki sayfası (her türlü iyi niyetli çabaya rağmen) aşırı cılız.
21. asrın ikinci onyılının ilk yarısını arkamızda bırakırken varıp geldiğimiz noktanın, internet medyası açısından ilk ayağı kısaca bu. Geniş kullanıcı havuzuna rağmen "elegant" bir içeriğin üretilemediği sosyal medya sitelerini zaten konu dışı bırakıyorum zira twitter ve facebook dediğimiz şeyler "menemen fotoğrafı paylaşma ağı" olmaktan öteye gitme çabasında değil.
Bu özeti takiben; blogun ne kadar yetersiz kaldığını anlatmak için kılı kırk yaran analizler, detaylara boğulmuş tahliller yapmaya gerek yok. Blogun güdüklüğüne bir neden, yukarıda değindiğim kişisellikse, diğer neden (bence) odak eksikliği, ya da blog odağının yönetilmesi konusundaki profesyonel yönlendirmenin yetersizliği. Günümüzde; bir kaç başarılı blog haricinde; sadece kişisel bloglar değil tematik ve kolektif hazırlananlar da dahil olmak üzere; Türkçe bloglar arasında nitelikli bir içerik üretebilen, devamlılk arzeden ve ufuk açıcı bir üslubu benimsemiş örneğe rastlamak kolay değil. Başarılı olanların ortak noktasınıysa, ben, basın ve yayın dünyasındaki profesyonellerin elinden çıkmış editöryel tutum olarak görüyorum (Tabiidir ki bu kanaatimi pekiştirecek nitel ve nicel gözlemler falan yapmış değilim, sadece bir zândır bu ve bir övgü olduğunu da düşündüğüm için "hüsnüzândır" aynı zamanda).
Tek tek blogları inceleyecek yerimiz ve zamanımız yok hiç birimizin sanırım; blog denizi okyanuslardan daha büyük. Yalnız, kimin elinden çıkıyor olursa olsun blogların tamamında görülen öznel üslup ve gayriresmi lisan özelliklerini, asrımızın "entelektüel biyopsikososyal çevresinin" bir ayırt edici özelliği olarak kabul etmekte fayda olacağına inanıyorum. Sadece bugünün değil geleceğin araştırmacıları da blogları okurken bu düşünceyi zihinlerinin arkaplanında tutarsa, bazı şeyleri gözden kaçırmamak adına temkinli bir tavır takınmış olurlar diye düşünüyorum.
Bu çok kısa, hatta özet bile olamayacak kadar kısa değerlendirmeden hareketle asıl varmak istediğim noktayı da (el yordamıyla bile olsa) seçebilir hale geldiğimize inanıyorum. Sanırım, her ne kadar yeni nesil medya mecralarına her gün bir yenisi ekleniyor olsa da, henüz blog yazarlığının sınırlarını tam olarak görebilmiş ve anlayabilmiş değiliz. En mükellef blogların bile güdük kaldıkları, içeriklerini tatminkar bir hale getirmek için geleneksel/konvansiyonel medya tekniklerine sıklıkla başvurdukları, ayrıca deneysel çalışmalarda bulunanların bile mevcut yazın tarzlarına karşı devrimci bir tutumdan çok reformcu bir sempatiyle yaklaştıkları da düşünülecek olursa, bu sınırları tespit etmek konusunda çok da yol alamadığımızı iddia etmek de mümkündür. Bana göre "blog ölmedi, daha yeni başlıyor" diyecek olursak, çok da yüksek perdeden eleştiri almayız.
Okuyuculara yönelik bir ricayla bu yazıyı (şimdilik) noktalamak istiyorum. İçine girdik ama çıkıp bitirdiğimiz sanılmasın diye belki de... Bu konuda görüş bildirmekten lütfen çekinmeyin! Daha önce açıkladığım üzere, kendi blog'umdan etkileşimli seçenekleri kaldırmıştım; yani görüşlerinizi blog altına yorum olarak yazmanız mümkün değil. Bunun için; ve konumuzun da hususiyetle bloglar olması sebebiyle; düşüncelerinizi kendi blogunuzda yazarak paylaşır, bu yazının link'ini kendi yazınıza ekler ve kendi yazınızın linkini de bir e-posta aracılığıyla bana bildirseniz, bloglar hakkında bloglar aracılığıyla görüş alışverişi yapmış olmamız da mümkün olur.
İlk bakışta çok entel/derin/feylesofik...miş gibi görünen ama okudukça feylesofik değil de "sikimsonik" olduğunu anladığınız halde sonuna kadar yılmadan okuyarak geldiğiniz bu tuhaf yazıyı da böylece bitiriyorum. Ama dediğim gibi, konuyu da kapanmamış sayarak...
Ama herşeye rağmen kişisel bir alan olmaktan öteye henüz gidemedi blog. Belki de görüşlerin birikimli çoğalmasını kolaylaştırdığı içindir; günümüzde "kolektif" mecralar daha çok iş görmeye devam ediyor. Türkçe'de çok kuvvetli bir "ekşisözlük ve klonları" hareketi var, İngilizce'de bunun en sofistike örneğiyse (benim bildiğim kadarıyla) reddit.com. Ayrıca Web 2.0'ın en etkili iki mecrası hala "forum" ve "wiki" olmaya devam ediyor; bununla birlikte wikilerin ülkemizdeki bilinirliği Wikipedia ile sınırlı ve Türkçe Viki sayfası (her türlü iyi niyetli çabaya rağmen) aşırı cılız.
21. asrın ikinci onyılının ilk yarısını arkamızda bırakırken varıp geldiğimiz noktanın, internet medyası açısından ilk ayağı kısaca bu. Geniş kullanıcı havuzuna rağmen "elegant" bir içeriğin üretilemediği sosyal medya sitelerini zaten konu dışı bırakıyorum zira twitter ve facebook dediğimiz şeyler "menemen fotoğrafı paylaşma ağı" olmaktan öteye gitme çabasında değil.
Bu özeti takiben; blogun ne kadar yetersiz kaldığını anlatmak için kılı kırk yaran analizler, detaylara boğulmuş tahliller yapmaya gerek yok. Blogun güdüklüğüne bir neden, yukarıda değindiğim kişisellikse, diğer neden (bence) odak eksikliği, ya da blog odağının yönetilmesi konusundaki profesyonel yönlendirmenin yetersizliği. Günümüzde; bir kaç başarılı blog haricinde; sadece kişisel bloglar değil tematik ve kolektif hazırlananlar da dahil olmak üzere; Türkçe bloglar arasında nitelikli bir içerik üretebilen, devamlılk arzeden ve ufuk açıcı bir üslubu benimsemiş örneğe rastlamak kolay değil. Başarılı olanların ortak noktasınıysa, ben, basın ve yayın dünyasındaki profesyonellerin elinden çıkmış editöryel tutum olarak görüyorum (Tabiidir ki bu kanaatimi pekiştirecek nitel ve nicel gözlemler falan yapmış değilim, sadece bir zândır bu ve bir övgü olduğunu da düşündüğüm için "hüsnüzândır" aynı zamanda).
Tek tek blogları inceleyecek yerimiz ve zamanımız yok hiç birimizin sanırım; blog denizi okyanuslardan daha büyük. Yalnız, kimin elinden çıkıyor olursa olsun blogların tamamında görülen öznel üslup ve gayriresmi lisan özelliklerini, asrımızın "entelektüel biyopsikososyal çevresinin" bir ayırt edici özelliği olarak kabul etmekte fayda olacağına inanıyorum. Sadece bugünün değil geleceğin araştırmacıları da blogları okurken bu düşünceyi zihinlerinin arkaplanında tutarsa, bazı şeyleri gözden kaçırmamak adına temkinli bir tavır takınmış olurlar diye düşünüyorum.
Bu çok kısa, hatta özet bile olamayacak kadar kısa değerlendirmeden hareketle asıl varmak istediğim noktayı da (el yordamıyla bile olsa) seçebilir hale geldiğimize inanıyorum. Sanırım, her ne kadar yeni nesil medya mecralarına her gün bir yenisi ekleniyor olsa da, henüz blog yazarlığının sınırlarını tam olarak görebilmiş ve anlayabilmiş değiliz. En mükellef blogların bile güdük kaldıkları, içeriklerini tatminkar bir hale getirmek için geleneksel/konvansiyonel medya tekniklerine sıklıkla başvurdukları, ayrıca deneysel çalışmalarda bulunanların bile mevcut yazın tarzlarına karşı devrimci bir tutumdan çok reformcu bir sempatiyle yaklaştıkları da düşünülecek olursa, bu sınırları tespit etmek konusunda çok da yol alamadığımızı iddia etmek de mümkündür. Bana göre "blog ölmedi, daha yeni başlıyor" diyecek olursak, çok da yüksek perdeden eleştiri almayız.
Okuyuculara yönelik bir ricayla bu yazıyı (şimdilik) noktalamak istiyorum. İçine girdik ama çıkıp bitirdiğimiz sanılmasın diye belki de... Bu konuda görüş bildirmekten lütfen çekinmeyin! Daha önce açıkladığım üzere, kendi blog'umdan etkileşimli seçenekleri kaldırmıştım; yani görüşlerinizi blog altına yorum olarak yazmanız mümkün değil. Bunun için; ve konumuzun da hususiyetle bloglar olması sebebiyle; düşüncelerinizi kendi blogunuzda yazarak paylaşır, bu yazının link'ini kendi yazınıza ekler ve kendi yazınızın linkini de bir e-posta aracılığıyla bana bildirseniz, bloglar hakkında bloglar aracılığıyla görüş alışverişi yapmış olmamız da mümkün olur.
İlk bakışta çok entel/derin/feylesofik...miş gibi görünen ama okudukça feylesofik değil de "sikimsonik" olduğunu anladığınız halde sonuna kadar yılmadan okuyarak geldiğiniz bu tuhaf yazıyı da böylece bitiriyorum. Ama dediğim gibi, konuyu da kapanmamış sayarak...
18 Şubat 2014
Yerleşik düzenimizin bir tarafımıza batabilecek dört sivri köşesi
Birinci köşe - Para soygundur
İnsan doğadan sadece gereksinimlerini alan değil, doğayı gereksinimlerini karşılayacak biçimde değiştirebilen bir varlıktır. Bu değiştirme işi sonucunda bir çok yan ürün meydana gelir. Yan ürünleri üreten insanların ürünlerini başka insanlarla paylaşmak için bir araya gelmeleri sonucu insan büyük toplulukları da bir araya gelmiş olur. Bu değiştirme-üretme-bölüşme işlemi insanın doğal niteliklerinin bir sonucudur. Ancak işin bölüşme aşaması, farklı ürünlerin birbirlerine göre nispi değerler taşıyacağı bir takas işine dönüşür ve nihayet bu takas işlemi kendisi hiç bir gereksinimi karşılamayan ortak bir takas nesnesine "endekslenerek" insan türünün tamamına genellenirse, gereksinimlerini karşılamak için değiştirme-üretme-bölüşme döngüsüne dahil olan insanın önce emeği, sonra ürünü ve en sonunda da toplumsal bağları gasp edilerek maddi ve manevi zenginliğine el konulmuş olur.Bu el koymanın adı soygundur.
İkinci köşe - Servet zulümdür
Üretim faaliyetlerinin sonucu olarak meydana gelen zenginliğin birikmesine servet denir. Kainatın, yani sürekli devinim halinde olan gerçekliğin asli kuralı durağanlığa yer vermemesi, zenginliğin birikmesine mani olmasıdır. Zenginliği biriktirerek insan aslında kainatın kurallarını ihlal etmiş olur. Kural ihlali olan yerde adaletsizlik vardır. Adaletin olmadığı yerde de zulüm olur. Canlı ve cansız bütün varlıkların, kendi varlık sebeplerini ve olanaklarını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu her türlü faaliyetin sonuçlarından yaralanmaları en tabii haklarıdır. Bu hakkın önündeki en büyük engel servettir. Köylü çocuklar okula gitmek için traktör römorklarına binerken beyzadelerin zırhlı araçlarla okula taşınması servetin doğal sonucudur.
Üçüncü köşe - İktidar sapıklıktır
Servetin hangi odaklardan tarafından daha şiddetli bir biçimde sahiplenilerek biriktirileceğine karar verme işi doğa kanunlarına bırakılamaz.Çünkü servet zaten doğal değildir.Servetin yönetimi için kurallar tespit etme işini üslenmesi için "iktidar" denen kurum icat edilmiştir. İktidar denen bu kurum, insanı içinde yaşadığı kainat düzeni içinden alıp koparan ve onun zenginliğini elinden alan soygun düzenini meşrulaştıran bir baskı aracı olmuştur. İktidar her zaman "insanca yaşamanın nihayi kurallarını koyduğu" iddiasını yineleyerek muktedir olur ancak asıl yaptığı, hepimizi insanca yaşamanın hakiki kuralı olan kainat kurallarından saptırmaktır. Hiç bir iktidar kaniatın düzeniyle uyum sağlayamaz çünkü kainatın bildiğimiz/tanıdığımız bölümünde insana karşı kurulan komplonun bir aracı olmaktan ileri gidemeyen bir kurum olan "iktidarın" emaresine bile rastlanmaz.
Dördüncü köşe - Demokrasi sandık fetişizmidir
Soygun, zulüm ve sapıklığa zorlama büyük oranda bir zorbalık işidir. Bu yüzden kainatın her yerinde soygun, zulüm ve sapıklıkla iştigal edenlerin en büyük zorbalar olduğunu görürüz. Oysa demokrasi denen kurum, insanları üretim ilişkileri içinde ferah bir yaşam kurma olanağından soyutlayan ve onları zorbalık sistemine mahkum eder; bunu yapma hakkını da zorladığı insanların belli dönemlerde kendi rızalarıyla yerleşik düzenin seçkinlerinin bir kısmını iktidar yapmak için sandığa gitmelerinden aldığını ileri sürer. Yani zorbalığı değil ama sandıktan çıkan sonuçları (hangi amaca hizmet ederse etsin) yücelten bir fetişizim parodisidir demokrasi. Zorbalık düzeninin çatı örgütüdür; demokrasi yıkılırsa iktidar çöker, iktidar çökerse zulüm biter, zulüm biterse soygun durur.
Bir tarafımıza batmaması için bu düzenin, gelin siz de sandığı boykot edin.
Okuma ödevi
İnsan doğadan sadece gereksinimlerini alan değil, doğayı gereksinimlerini karşılayacak biçimde değiştirebilen bir varlıktır. Bu değiştirme işi sonucunda bir çok yan ürün meydana gelir. Yan ürünleri üreten insanların ürünlerini başka insanlarla paylaşmak için bir araya gelmeleri sonucu insan büyük toplulukları da bir araya gelmiş olur. Bu değiştirme-üretme-bölüşme işlemi insanın doğal niteliklerinin bir sonucudur. Ancak işin bölüşme aşaması, farklı ürünlerin birbirlerine göre nispi değerler taşıyacağı bir takas işine dönüşür ve nihayet bu takas işlemi kendisi hiç bir gereksinimi karşılamayan ortak bir takas nesnesine "endekslenerek" insan türünün tamamına genellenirse, gereksinimlerini karşılamak için değiştirme-üretme-bölüşme döngüsüne dahil olan insanın önce emeği, sonra ürünü ve en sonunda da toplumsal bağları gasp edilerek maddi ve manevi zenginliğine el konulmuş olur.Bu el koymanın adı soygundur.
İkinci köşe - Servet zulümdür
Üretim faaliyetlerinin sonucu olarak meydana gelen zenginliğin birikmesine servet denir. Kainatın, yani sürekli devinim halinde olan gerçekliğin asli kuralı durağanlığa yer vermemesi, zenginliğin birikmesine mani olmasıdır. Zenginliği biriktirerek insan aslında kainatın kurallarını ihlal etmiş olur. Kural ihlali olan yerde adaletsizlik vardır. Adaletin olmadığı yerde de zulüm olur. Canlı ve cansız bütün varlıkların, kendi varlık sebeplerini ve olanaklarını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu her türlü faaliyetin sonuçlarından yaralanmaları en tabii haklarıdır. Bu hakkın önündeki en büyük engel servettir. Köylü çocuklar okula gitmek için traktör römorklarına binerken beyzadelerin zırhlı araçlarla okula taşınması servetin doğal sonucudur.
Üçüncü köşe - İktidar sapıklıktır
Servetin hangi odaklardan tarafından daha şiddetli bir biçimde sahiplenilerek biriktirileceğine karar verme işi doğa kanunlarına bırakılamaz.Çünkü servet zaten doğal değildir.Servetin yönetimi için kurallar tespit etme işini üslenmesi için "iktidar" denen kurum icat edilmiştir. İktidar denen bu kurum, insanı içinde yaşadığı kainat düzeni içinden alıp koparan ve onun zenginliğini elinden alan soygun düzenini meşrulaştıran bir baskı aracı olmuştur. İktidar her zaman "insanca yaşamanın nihayi kurallarını koyduğu" iddiasını yineleyerek muktedir olur ancak asıl yaptığı, hepimizi insanca yaşamanın hakiki kuralı olan kainat kurallarından saptırmaktır. Hiç bir iktidar kaniatın düzeniyle uyum sağlayamaz çünkü kainatın bildiğimiz/tanıdığımız bölümünde insana karşı kurulan komplonun bir aracı olmaktan ileri gidemeyen bir kurum olan "iktidarın" emaresine bile rastlanmaz.
Dördüncü köşe - Demokrasi sandık fetişizmidir
Soygun, zulüm ve sapıklığa zorlama büyük oranda bir zorbalık işidir. Bu yüzden kainatın her yerinde soygun, zulüm ve sapıklıkla iştigal edenlerin en büyük zorbalar olduğunu görürüz. Oysa demokrasi denen kurum, insanları üretim ilişkileri içinde ferah bir yaşam kurma olanağından soyutlayan ve onları zorbalık sistemine mahkum eder; bunu yapma hakkını da zorladığı insanların belli dönemlerde kendi rızalarıyla yerleşik düzenin seçkinlerinin bir kısmını iktidar yapmak için sandığa gitmelerinden aldığını ileri sürer. Yani zorbalığı değil ama sandıktan çıkan sonuçları (hangi amaca hizmet ederse etsin) yücelten bir fetişizim parodisidir demokrasi. Zorbalık düzeninin çatı örgütüdür; demokrasi yıkılırsa iktidar çöker, iktidar çökerse zulüm biter, zulüm biterse soygun durur.
Bir tarafımıza batmaması için bu düzenin, gelin siz de sandığı boykot edin.
Okuma ödevi
- Boykot terimleriyle konuşmak [Bu blogda... Ayrıca boykot etiketine sahip diğer blogpost'ları da inceleyebilirsiniz...]
- Poverty, Ineuality, Injustice [İngilizce]
- The Wealth Gate and The Collapse of the U.S. [İngilizce]
09 Şubat 2014
İşte geldik gidiyoruz dedirten beş sebep...
Ne olacak sahiden, nereye varacak her biri diğerinden farksız geçen günlerim diye endişe ediyorum bazen. Defterin, kalemin ya da bilgisayarın başına bir şeyler yazmak için oturup oturup, sayfalar dolusu saçma sapan cümle yazdıktan sonra belki bir şeyler çıkar umuduyla bekleyen, kendine bile hayrı dokunmayan bir yazar müsveddesi... Bu muyum sahiden, geldim gidiyorum, yazdıklarım buraya mı çıkakmış yani...
Diye düşündüm ve şu sonuçları çıkardım düşüncelerimden;
1 Görünürde Kainat'ın da bir amacı yok gibi. Çok fazla nihilistik gelmesin... Kainatta (en azından bildiğimiz kısmında) kendi benliğini başkalarıyla paylaşabilen tek varlık insandır. Ve insandan başka hiç bir varlık öyle ya da böyle, bir amaca duyduğu ihtiyaç ile tanımlanamaz zaten. Şüphesiz kainatın varlık sebebedir, en küçük yıldır tozu bile. Ama kainatı var etmekten daha ulvi bir amaç bulmanın arkasında bir anlam var mı sanki?
2 Amaçları bilincimiz uydurmuyor mu zaten? İnsan bilinci, belli eylemleri yapmayı öğrenmeyi ve bunları davranış olarak bilincin sahibi olan bireye kazandırmayı başaran bir insan "organıdır" ve görünüşe göre, insan kültürü teknik ve bilgi dağarcığı konusunda ilerledikçe yeni davranışlar icat etme ve bunları ustalıkla yapmayı öğrenmede her birimizin bilinci gayet yüksek seviyede başarılar gösterir hale gelmiştir. Bu yüzden, çok az bir çabayla çok fazla şeyi başarabiliyor olmak belki bu başarılarımızın bir amaç uğruna olması gerektiği yanılgısını yaratıyordur.
3 Yaşıyor olmak yeter bazen hayata anlam katmaya... Hayat hikayenizi bir kağıda yazıp okuduğunuzda, takdir ve teveccühünüzü kazanan büyük insanlarınkine benzemiyor diye kendinizi amaçsız hissetmeniz çok normaldir. Ancak hayat denen bu devinimde herkes spot ışıklarını üstüne çekecek, başkalarından rol çalacak kadar öne çıkan öykülerin altına imza atamayabilir. Boş verin hayat hikayenize süslü ve özenilen paragraflar ekleme hevesini, yaşamaya ve yaşadığınız hayatı fark ederek yaşamaya çabalayın işte, zaten yaşamak da bundan fazlası değildir.
4 Başkalarınınki gibi belirgin bir amaç edinmek için verilen boşa çabalar neye yarar sonra... Diyelim sırf hayat hikayeniz daha süslü olsun diye uğraştığınız yıllar sonunda ama başkalarının takdirini ve teveccühünü kazanacak bir iki paragraf eklemeyi de ne yazık ki başaramadınız öykünüze. Yıllarca o iki paragrafın peşinden koşup koşup bir türlü erişemeye indirgemiş olmadınız mı hayattaki amacınızı. Bu muydu yani içinde bulunduğunuz ruhsal çöküntüyü aşmanın bedeli. Boş verin süslü öyküleri, kendi renksiz öykünüzün tadına varmaya bakın
5 Hem belki çoktan bir amaca hizmet ediyorsundur da farkında değilsindir, olamaz mı? İlk başta söylediğimiz gibi, bütün varlıklar içinde bir amacı hak ettiğini dile getirebilen tek varlık insandır. Ama belki de bunun sebebi başlı başına bir amaca hizmet etmek içindir; evrendeki amaçları aramaya değil ama, asıl amacın kendimizi bilmek ve hayatımızı bu bilinç dahilinde yaşamaya çalışmak için... Doğrusu bütün hayat görüşleri, bütün felsefeler ve hatta bütün dinler bunu anlatmaya çalışıyormuş gibi geliyor bana.
Ya da belki de söylediklerimin hepsi yanlıştır... Varsın olsun, belki de benim hayattaki amacım da yanlış şeyler söyleyerek sizin doğruları bulmanıza vesile olmaktır... Olamaz mı?
Diye düşündüm ve şu sonuçları çıkardım düşüncelerimden;
1 Görünürde Kainat'ın da bir amacı yok gibi. Çok fazla nihilistik gelmesin... Kainatta (en azından bildiğimiz kısmında) kendi benliğini başkalarıyla paylaşabilen tek varlık insandır. Ve insandan başka hiç bir varlık öyle ya da böyle, bir amaca duyduğu ihtiyaç ile tanımlanamaz zaten. Şüphesiz kainatın varlık sebebedir, en küçük yıldır tozu bile. Ama kainatı var etmekten daha ulvi bir amaç bulmanın arkasında bir anlam var mı sanki?
2 Amaçları bilincimiz uydurmuyor mu zaten? İnsan bilinci, belli eylemleri yapmayı öğrenmeyi ve bunları davranış olarak bilincin sahibi olan bireye kazandırmayı başaran bir insan "organıdır" ve görünüşe göre, insan kültürü teknik ve bilgi dağarcığı konusunda ilerledikçe yeni davranışlar icat etme ve bunları ustalıkla yapmayı öğrenmede her birimizin bilinci gayet yüksek seviyede başarılar gösterir hale gelmiştir. Bu yüzden, çok az bir çabayla çok fazla şeyi başarabiliyor olmak belki bu başarılarımızın bir amaç uğruna olması gerektiği yanılgısını yaratıyordur.
3 Yaşıyor olmak yeter bazen hayata anlam katmaya... Hayat hikayenizi bir kağıda yazıp okuduğunuzda, takdir ve teveccühünüzü kazanan büyük insanlarınkine benzemiyor diye kendinizi amaçsız hissetmeniz çok normaldir. Ancak hayat denen bu devinimde herkes spot ışıklarını üstüne çekecek, başkalarından rol çalacak kadar öne çıkan öykülerin altına imza atamayabilir. Boş verin hayat hikayenize süslü ve özenilen paragraflar ekleme hevesini, yaşamaya ve yaşadığınız hayatı fark ederek yaşamaya çabalayın işte, zaten yaşamak da bundan fazlası değildir.
4 Başkalarınınki gibi belirgin bir amaç edinmek için verilen boşa çabalar neye yarar sonra... Diyelim sırf hayat hikayeniz daha süslü olsun diye uğraştığınız yıllar sonunda ama başkalarının takdirini ve teveccühünü kazanacak bir iki paragraf eklemeyi de ne yazık ki başaramadınız öykünüze. Yıllarca o iki paragrafın peşinden koşup koşup bir türlü erişemeye indirgemiş olmadınız mı hayattaki amacınızı. Bu muydu yani içinde bulunduğunuz ruhsal çöküntüyü aşmanın bedeli. Boş verin süslü öyküleri, kendi renksiz öykünüzün tadına varmaya bakın
5 Hem belki çoktan bir amaca hizmet ediyorsundur da farkında değilsindir, olamaz mı? İlk başta söylediğimiz gibi, bütün varlıklar içinde bir amacı hak ettiğini dile getirebilen tek varlık insandır. Ama belki de bunun sebebi başlı başına bir amaca hizmet etmek içindir; evrendeki amaçları aramaya değil ama, asıl amacın kendimizi bilmek ve hayatımızı bu bilinç dahilinde yaşamaya çalışmak için... Doğrusu bütün hayat görüşleri, bütün felsefeler ve hatta bütün dinler bunu anlatmaya çalışıyormuş gibi geliyor bana.
Ya da belki de söylediklerimin hepsi yanlıştır... Varsın olsun, belki de benim hayattaki amacım da yanlış şeyler söyleyerek sizin doğruları bulmanıza vesile olmaktır... Olamaz mı?
30 Aralık 2013
Kendimden alıntılar
Yeğenime temel epistemelojik kavramları
anlatmaya çalıştığım 3 saatlik bir hafta sonu eğlencesinin vardığı nokta, şu acı itiraf
oldu: “Sintetik apriori’nin ne olduğunu ben de anlamıyorum ve esasında bütünüyle
anlayan birisinin olduğunu da sanmıyorum; kavramı ortaya atan Kant’ın kendisi
de dahil...” Komik tarafı şu ki, aynı acı itiraf ontolojik kavramlar bağlamında
“ding an sich” için de dile getirilebilir, Kant kısmı da dahil olmak üzere...
İşte üstüne saatlerce zihinsel emek harcamış olmakla gurur duyduğumuz modern
felsefenin gelip dayandığı sınır budur.
16 Ocak 2010
Bay İnsan'ı takdimimdir

Hepimizin Homo robotense dönüşeceği günün hayaliyle yaşıyoum
Vicdani retçilere çok kızan, gıcık olan bazı arkadaşlarım var. Halbuki retçiler az bile yapıyor. Sadece insanın insanı öldürdüğü bu düzeni değil, varoluşsal olarak insan olmayı reddetmek lazım. Silaha amade olmayı protesto etmek yetmez. Bence cami avlusunda kuşlara yem vermek hariç, insan eylemi olan her şeyi protesto etmeliyiz. Hatta protestoyu bile.
"Gece gece dellendirmişler Serhatım'ı" demeyin. Biliyorsunuz, herkesin bana ne iş yaptığımı sorduğu bir dönemde kompleks yapıp "Gazeteciyim ulan!" demiş ve kendime bir meslek edinmiştim. O zaman bir süre için insan olmak kimliğimden sıyrıldım ve dışarıdan baktım kendime. Sadece insan olmanın insanlara yetersiz geldiğini anlamakla kalmadım, insan olmak haricinde bir şeylere gereksinim duyanlara karşı bir tiksinti de çöktü içime.
(Benim gibilere istatistiklerde "Ümitsizler" deniyor ya. Aslında bizim adımız "İnsani retçi" olmalı)
Bakın insan denen şu hayvanın özellikleri nelerdir...
* Sadece orgazm olmak için yanında cinsel tercihine göre bir başka insanı barındırmaktan çekinmez. Üstelik sevişme esnasında bile, tam olarak aynı anda başka bir insanla sevişmenin hayalini de kurar. (Tek başına insan olmaktan nefret etmeye yeter ama devam edelim)
* Yaşamak için öldürmek bütün canlıların doğasında az ya da çok var. Pekiyi spor olsun diye öldürmek?
* Kölelik! Yorum eklemek gereksiz. Kölelik!
* İlkelerden azade hayatınlarını siyasi erke tahvil etmeyi çok iyi başarır, 10 sene önce muhalefetteyken "Ben de sizin mücadelenizde varım. Gerekirse size atılacak taşlar bana gelsin" diye haklarında nutuk attığı işçilere "Evinize gidin" emri vermeye kalkar (Oylarınızı kaypaklara veriyorsunuz sayın müslümanlar, bize boş yere kafir diyorsunuz sayın müslümanlar. Asıl kafirler oy verdikleriniz, biz değiliz)
* Dini, milleti fark etmeden... Ağızlarından köpükler saçarak depremlerde ölenler hakkında ileri geri konuşan insan değil mi? Bizim burada depremde ölen sabiye "Yaşayıp kafir olsaydı daha mı iyiydi" diyenle, "Özgür dünyanın lider ülkesi" olduğunu iddia eden memlekette sömürgecilerine, yani kendilerini köleleştirenlere karşı yürüttükleri mücadele yüzünden 10 milyon fakir Haitili'yi "Ruhlarını şeytana sattılar" diyerek eleştireni insan kabul etmeyecek miyiz?
* Onlar yine neyse de, yıkılıp viran olan Haiti'yi inşaat sektörü için iyi bir fırsat olarak gören, yersiz yurtsuz kalmış Haitililer'i de ucuz işgücü olarak kullanmak isteyen beyin de insanlardan çıkıyor.
* Çalışma yasaları ve işçi çalıştırma standartları konusunda hükümetin alması gereken önlemlerden bahsedip kendisi hiç önlem almayan, bu yüzden işletmesinde sapır sapır ölen işçilere rağmen yasal sorumluluğu olmadığı için metresiyle Maldiveler'e tatile giden kodamanın bayram elini öpen yok mu sanıyorsunuz?
* Dini, milleti fark etmeden... Ağızlarından köpükler saçarak depremlerde ölenler hakkında ileri geri konuşan insan değil mi? Bizim burada depremde ölen sabiye "Yaşayıp kafir olsaydı daha mı iyiydi" diyenle, "Özgür dünyanın lider ülkesi" olduğunu iddia eden memlekette sömürgecilerine, yani kendilerini köleleştirenlere karşı yürüttükleri mücadele yüzünden 10 milyon fakir Haitili'yi "Ruhlarını şeytana sattılar" diyerek eleştireni insan kabul etmeyecek miyiz?
* Onlar yine neyse de, yıkılıp viran olan Haiti'yi inşaat sektörü için iyi bir fırsat olarak gören, yersiz yurtsuz kalmış Haitililer'i de ucuz işgücü olarak kullanmak isteyen beyin de insanlardan çıkıyor.
* Çalışma yasaları ve işçi çalıştırma standartları konusunda hükümetin alması gereken önlemlerden bahsedip kendisi hiç önlem almayan, bu yüzden işletmesinde sapır sapır ölen işçilere rağmen yasal sorumluluğu olmadığı için metresiyle Maldiveler'e tatile giden kodamanın bayram elini öpen yok mu sanıyorsunuz?
26 Ekim 2009
Açık kaynak kodlu e-sport ya da telif çığırtkanlığı yapan medya patronu
e-Sport kavramının ne olduğu üzerine çocukluğumdan beri düşünüyor ve yazıyorum. Oyun yazarlığı yaptığım toyluk dönemlerinde oyunculuk, profesyonel oyunculuk ve e-spor kavramları üzerinde kaleme aldığım ve ilgi yaratmış yazılarım da var. Hatta “Siber spor” diye bir terim de uydurmuştum ama e-Sports piyasada daha başarılı oldu. Ne yapalım, kader utansın.
Bunun yanında, oyunlar üzerine halen az da olsa yazmaya devam ediyorum. Ludoloji kuramı ya da sosyolojik oyun araştırmaları üzerine hiç yoğunlaşmadım. Oyunların yaratılması, oyuncularla buluşması ve oynanması sürecinde yazmayı sevdim, tercih ettim.
Favori oyunum Starcraft, gerçi en iyi günümde bile Türkiye ortalamasının altında (çok altında değil ama, yerlerde sürünmüyordum yani) bir performans göstermişimdir. Yine de Starcraft’a bağlılığım hiç bitmedi, azalmadı. Bu yüzden özellikle Güney Kore’deki e-Sport etkinliğinde en büyük pasta dilimini kazanan Starcraft ile ilgili yazmayı sürdürdüğüm bir eski-portal/yeni-blog da mevcut.
Oyun para kazandırmak zorunda mı?
Haaaayli uzun bu peşrevden sonra güreşe başlayabiliriz :))
Dünyada en popüler oyunlar aksiyon oyunları, daha belirleyici bir ifadeyle “First Person Shooter” türüne giren oyunlar. e-Sport konseptine en uygun olanları da genelde takım oyunu/stratejik düşünme öğelerini barındıranlar arasından çıkıyor.
Türü adeta yaratan (ki o konuda da birkaç kelime karalamak lazım ya) Quake serisinin en büyük “Multiplayer” patlamayı yaptığı, id Tech Engine v3 motoru üzerine inşa edilmiş Quake 3’ün kaynak kodları GNU/GPL kapsamında açık hale getirildikten sonra, bu motor üzerinde bir çok Quake yeniden yapımı ya da bağımsız oyun projeleri görünür oldu.
Ve bu oyunlar, yavaş yavaş Online e-Sport organizasyonlarında kendilerine yer almaya da başladı. Örneğin Alien Arena, ESL Europe organizasyonunda kendine ait lig etkinliği olan bir oyun.
İçinde, henüz pek yüksek meblağlardan söz edemesek de, iyi bir paranın döndüğü online etkinliklere girmekte hayli yüksek başarı gösteren bu bağımsız, ücretsiz ve hepsinden önemlisi “Açık” yapımlar, sektörü baştan aşağı yeniden şekillendirebilir.
Tiraj kaygısı "Telif çığırtkanlığına" sürüklüyor
Fikir mülkiyeti konusunda dayatmacı ve zorlayıcı hukuksal süreçlerin işletildiğini gördüğümüz dünya ölçeğinden farklı olarak, ülkemizde bu konuda sansüre varan uygulamaların yaygınlaştığını biliyoruz. Gerçi mevcut dağıtım ilkeleri “Açık” olmayan eserlerin, fikri mülkiyetine sahip olanlardan izinsiz dağıtılmasının da, bugünün konjonktüründe, savunulacak bir tarafı yok.
Ama bütün “Medya imparatorluğunu” giderek “Fikri mülkiyete” emanet eden ve giderek bu suni kavrama daha bağımlı hale gelen büyük sermaye odaklarının, dünyanın geçirdiği değişime daha fazla direnemeyeceklerini tahmin etmek de zor değil.
26 Mayıs 2009
Bir enayi ben miyim?
Mesnevi'yi Mevlana yazdı. Hiç utanmadan, onun yazdığı mesellerden birisini kendisine göre uyarlayan kişiyse benim.
Hiç utanmadım!
Not: Bu yazı, 26 Mayıs 2009 tarihli Bizim Sakarya gazetesinde yayınlanan son yazımdır. Bu yazıdan sonra matbuatla ilgimi minimuma indirmiş bulunmaktayım. Beni okumak isteyenler için şimdilik tek adres bu blog olacak gibi görünüyor. Zaman ne gösterir bilinmez...
Hiç utanmadım!
Eskilerden bir filozof, insanların riyakârlığına dayanamaz olup kendisini dağa atmış. Gel zaman git zaman, filozofun memleketinde büyük iç karışıklıklar yaşanınca, ülkenin ileri gelenleri, "Gidip filozofun gönlünü alalım, bize akıl versin, ülkeyi düze çıkaralım" demiş.
İçlerinden bir sözcü dağa, filozofun yanına çıkmış. Yaşlı adamın mütevazı kulübesine girip derdini anlatmış. "Halimiz çok kötüdür, sizin irfanınıza ihtiyacımız var" deyip yalvarmış.
Filozof sözcüyü dikkatle ve sessizce dinledikten sonra, "Bana bu gecelik müsaade edin. Bu hususu düşünmeliyim" demiş. İki adam da evin bir köşesine kıvrılıp uyuyarak sabahı beklemiş.
Sabah sözcü, "Kararınız nedir" diye sormuş filozofa.
Filozof, "Dışkıma danıştım. Maalesef gelemiyorum" diye cevap verince, sözcü anlamsız gözlerle bakmış. Sözcünün bu halini fark eden filozof açıklamış kararının gerekçesini:
"Evet, dışkıma danıştım. 'İnsanlar beni çağırıyor' dedim. O da bana, 'Bak ben bu hale gelmeden önce kıpkırmızı elmaydım, sapsarı mısır tanesiydim, mis gibi reçeldim, pamuk gibi ekmektim. İnsan içine girdim, ne hale geldiğim ortada. Sen de bu hale gelmek istemiyorsan insan içine girme' dedi."
* * *
"Bu kadar kolay mı" diye düşünüyorum. "Sakarya'da 'Bir şey' olmak, bu kadar kolay mı?"
Topçu eskilerinden ehl-i kalem çıkarmak, şipşak fotoğrafçıdan foto muhabir yaratmak, siyasetçi eskisini düşünür olarak istihdam etmek bu kadar kolay mı?
Öyleymiş. Tek yapmanız gereken yağlı bir patron bulmak ve (patronun kendi yağı yetmiyormuş gibi) yağlamaya devam etmekmiş.
Öğrendiğim iyi oldu. Ben de "Bir şey" olmak için mektep okumanın, mürekkep yalamanın, kütüphanelerde dirsek çürütmenin gerektiğini sanırdım. Meğer altın suyuna batmış teneke olup ışıldamak yeterliymiş.
* * *
Sitemim de var tabii, beni bu çamurun içine sokana. Ama en çok kızdığım, kendileri batarken beni de aralarına çekmek isteyenler... Haydi sen pisliğe battın kurutuşun yok.
Bırak da yanındakiler temiz kalsın.
Not: Bu yazı, 26 Mayıs 2009 tarihli Bizim Sakarya gazetesinde yayınlanan son yazımdır. Bu yazıdan sonra matbuatla ilgimi minimuma indirmiş bulunmaktayım. Beni okumak isteyenler için şimdilik tek adres bu blog olacak gibi görünüyor. Zaman ne gösterir bilinmez...
10 Aralık 2007
Sözlerini bilmediğim halde söylediğim şarkılar
Gece çöktükten sonra çaresizsiniz: Elinizde yalnızlıktan başka bir şey kalmaz. Bir iki ses daha duyulur, sonra bir bakmışsınız onlar da kesilmiş. İşte o an bir korku kaplar içinizi, o korku hiçlikten çıkan bir korku mudur, bırakalım bunu Heidegger konuşsun, ama çok iyi bilirsiniz ki, ne kadar basit ve yalın bir adam olursanız olun sizin de bir vasiyetiniz vardır öldükten sonraki dünyayı biçimlendirmek için. Ve her ne kadar yaşarken dünyayı değiştirmekten aciz olduğumuz halde birilerine bir vasiyet bırakıp arkamızdan bizim beceriksizliklerimizi kapatmalarını istiyorsak da, bu bizim kibirimiz değil kusurumuzdandır -- Değil mi ki faniyiz, insanız; o halde yerle bir etmeliyiz kendimizi. Neticede kimseye kendi cenaze törenine iştirak etmek nasip olmayacak, o zaman hayatın kendisini kabir azabına çevirerek başlayalım işe...
Ne dersiniz, hoş olmaz mı?
Yarın yada başka bir gün, sabah erkenden kalkıp işe / okula / sevgilinizin yanına gideceksiniz. Gittiğiniz yerdeki insanlar elbette sizin en az bir özelliğinizi beğenmeyecekler. Gül kokan ananız bile "yemek yedikten sonra bulaşıkları yıkamamazlık etme, e mi oğlum?" diye nasihat vermiyor mu size....
Kendinizde beğendiğiniz bir çok özelliği başkalarının beğenmediğini fark edeceksiniz. Prensipleri olan adama acıyan filozof gibi, ben de tercihler yapan adama acıyorum işte: Senin sokakta attığın adım bile, başkalarının adımlarının yanıda "sürünerek ilerlemek" gibi kalıyor.
Sen zavallı kaybeden, üstüne ne giysen, saçına hangi jöleyi sürsen, koltukaltına hangi parfümü sıkarsan sık, sen ezilmiş yitik, sen asla onların beğenisine nail olamazsın.
İşte bu idraktır bizi vasiyetlere sığınmaya iten.
Bu dünyada ne yaparsak yapalım, dünyanın inadı inattır, kıçı da iki kanattır. Seni asla sevmez. Sen günahkarsındır daha doğuşunda, gerçekten de dünyadaki insanların yarısına tekabül eden bir nüfus, günahlarından arınmak için daha doğduklarında meshedilerek yıkanıyorlar. Sen onların arasına karışıyorsun işte, dini akidende meshile vaftiz edilmek olmasa da kusurlu ve günahlı kabul ediliyorsun.
Toplumun ne dışına atılıyorsun bütün bütün, ne de istediğin adam olabiliyorsun.
Seni seven arkadaşlarına gerektiği gibi ilgi gösteremiyorsun. İstemeden onlardan uzaklaşıyorsun, kendini haklı çıkaracak bahaneler de buluyorsun bu ayrılıklar için. Ya da bazen arkadaşlarından birini biraz fazla sevdiğini sandığın için, onun sevme dediği birini sen de sevmiyorsun, ne büyük kişiliksizlik.
İtiraf et, ben de bunu yaptım, öyleyse sen de yapmışsındır. Ben, sevgi dolu benken, üç kuşaktır aile namı "hoşgör" olan benken bunu yaptıysam, sen kim bilir ne pisliklere batmışsındır. Günahkarsın, zavallısın, aşağsın, bayağısın !!!
Oysa senin sevmekten ödün verdiklerin kimi zaman seni gerçekten sevmiş de olabilirler. Bunu anladığında, bunu fark ettiğinde yıkılırsın işte --- ben yıkıldıysam sen de yıkılırsın.
Hayatta kimse seni olduğun gibi, bütünlüğünde sevmemişken, en çok onlar sana tahammül edebilmiş, en çok onlar seni gerçeğe en yakın nisbette sevmiştir. Sen tam hödük olduğun için anlayamazsın, anladığın zaman kendine itiraf edemezsin zaten. Sen onları görmezden gelirsin, sonun da terkedersin.
(Terk edişler kimi zaman sevgisizlikten, kimi zaman aşırı sevgiden olur. Benimkisi hiç birisiydi, ben başka insanları terk edebilmek için beni seven insanları da terk ettim. İşin kötü tarafı, asıl terk etmek istediklerimden ayırlabilmek için, beni sevenleri de rahatça bırakıp gidebilmem gerektiğinden, kendimi onların beni sevmiyor olabileceklerine inandırdım. Gerçi, ben bütün bu duygusal süreçlerden geçerken iyice ortaya çıktı ki, ben duyguları üstünde çok düşünen, çok kafa patlatan bir geri zekalayım, o adamlar da diskolarda meyve kokteyli içerek sarhoş oldukları eğlence gecelerinin fotoğraflarını facebook'a koyuyorlar. Ancak sonuç şu: Ben her şeyi kafamda kuruyor, sevmek yada sevmemek üstüne kesin sınırlar belirleyip ölesiye ve öldüresi katı pozisyonlar alırken, insanlar seviyor, sevişiyor, koklaşıyor, neticede ben herkese her zaman sevgi dolu olduğumu söylüyorum ancak bu sevgiyi yöneletecek bir sevgi nesnesi bulmaya geldiğinde iş, orada biraz kısa devre oluyorum. İşte benim sevgi dolu olduğum argümanı da bu yüzden koca bir palavra oluyor.)
Terk ettiklerin neticede seni severler yada sevmezler. Bunu asla bilemezsin. Yine de tek bildiğin şudur: Seni bu dünyada anan bile olduğun gibi sevmezken, dostların / sevgililerin bile aslında sana en çok tahammül edebilirken, seni olduğun gibi seven tek bir yer vardır. O da seni olduğun gibi yaratandır.
Yaradandır.
Seni bir tek Tanrı olduğun gibi sever. Günahları aslında ona karşı değil,, dünyaya karşı işlersin - Ve günahkar olmaktan başka alternatifin yok gibidir de. Sen seni asıl sevene dönebilmek, kusursuzca dönebilmek için uğraşır didinirsin, ve işte onun için bu kadar önemlidir öldükten sonra dünyanın ne halde olacağıyla ilgilenmek.
İşte bunun için önemlidir birilerine miras bırakmak.
Hayat boyu yaptığın bütün o şeyler, sadece hayatını sürdürebilmek içindir, çile içinde çiledir hepsi. Oysa bir tek mirasındır seni sen yapan ve milyonlarca yıl geçse bile yeni kuşaklara kendini anlatabileceğin yok.
Bugün bir kadının sevgisini ve güvenini kazanamazsın, hatta sana tahammül etmesini bile sağlayamazsın. Çok istediğin işi alamazsın. Yılda 2 hafta tatil hakkında dilediğin gibi dinlenemez, haftasonları arkadaşlarına vaad ettiğin kadar eğlenemezsin.
Ama ölünce öyle bir vasiyet bırakmalısındır ki, ne kadar eğilip bükülürse bükülsün seni anlatabilmelidir insanlara ve dünyaya.
İşte bunun içindir yaşamak, göğüs gerdiğimiz çileler, içinde sudan çıkmış balık gibi koşturduğumuz hayat mücadelesi bunun içindir: En büyük ve en anlamlı vasiyeyi bırakabilmek için. Çünkü ölünce zaten seni seven varlığa nihayet kavuşacaksındır. Ama arkada bıraktığın bu dünya da seni olduğun gibi bir zavallı saymamalıdır.
Benim dinden, kültürden, hayattan, aşktan, siyasetten, memleketten... Kısaca dünyadan anladığım da sadece budur. Belki de bu, şimdiye kadar ki en "elle tutulur" gündelik hayat teorimdir.
Doğruluğunu sınama şansı ise sizin elinizde.
03 Aralık 2007
Kaynak kodunu görüntüle: A-T-C-G
Söz konusu olan biyolojik yapı olduğunda, evimizi paylaştığımız börtü böcükten zerre farkımız yok. Ey ahali, daha akıllı ve yakışıklı kakalaklarız sadece biz. Bunu aklınızdan çıkarmayın.
Nedir o halde bu tantana? Neyin tantanası olacak, elbette şahsiyetlerin tantanası. Artık sıtkım sıyrıldı, allah biliyor ya... Televizyon'da dünyanın en yalan yarışmalarından birisi yayınlanıyor şu anda. Show TV'deki Acun Ilıcalı beyefendinin sancaktarlığında büyük bir dümen dönüyor, adı da "var mısın yok musun?"
Ben şöylece söyleyeyim, ben böyle bir rezilliğe yokum arkadaşım. Hadiseyi özetleyeyim, eski TV klasiği, rahmetli Cenk Koray'ın meşhur Kutu oyununda olduğu gibi bir kutu seçiyorsunuz, stüdyoda diğer katılımcıların da ellerinde başka kutular var... Kutuların içinde de 1 lirayla 250,000 lira arasında değişen miktarlarda para ödülleri var. Seçtiğiniz kutuda yazan neyse onu kazanmanız garanti. Ancak siz yine de kumar oynayarak stüdyodaki diğer kutuları açtırarak kendi kutunuzda hangi para ödülü olduğunua ilişkin ihtimalleri azaltıyorsunuz. Neticede kutu sayısı azaldıkça hangi para ödülünü kazanabileceğiniz garanti olmaya başlıyor. Bu aşamada, eğer açtırmadığınız kutulardaki ödüllerin düşük meblağlar olması riskinden endişe ediyorsanız, sunucu arkadaşımızın vermeyi taahüt ettiği bir para ödülünü alarak kutudaki ödülden vazgeçme şansınız var. Eğer kutunuzda büyük bir rakam varsa da aldığınız şey aslında para ödülü değil baba oluyor...
Buraya kadar, ne yapalım, böyle dandik bir oyun, diyebiliriz. Demesine deriz de, arkadaşım o stüdyodaki katılımcıların dümenden halleri, kolpa üzüntüler ve çakma sevinçler nedir öyle? Bir iki kere izleyip görmeniz gerek, anlatmakla olmaz... Yarışmacının seçtiği kutulardan birinden büyük meblağ çıktığında o kutuyu seçmiş olan katılımcıların üzüntüsü... Yani neden üzülüyorsunuz ki, ne diye bu kadar yıkılıyorsunuz ey arkadaşlar... Arkadaşın kutusundan 125,000 lira çıkıyor, eleman yarışmacıya o parayı kazandıramadığı için üzülüyor, ağlıyor, feryat figan, ağıtlar... Yahu içinde 125,000 olan kutuyu ona zorla sen seçtirmedin ya, eleman gitti kendisi senin önündeki kutuyu söyledi... Sana ne, sen sıran gelince şanslı olmaya bak.
Ha, bir süre aynı mekanı paylaştığın birisinin oyunda büyük ödülü kaybetmesine üzülürsün de, yani salya sümük ağlayıp "ben sebep oldum" dümenine yatmanın olayı ne?
Sahiden olayı ne? Ben cevabını biliyorum olayının ne olduğunu: Role Playing Game !!!
Katılımcıların ve yarışmacıların stüdyodaki aşırı rahat tavılarına bakın. Katılımcıların renkli kişiliklerine bir bakın, Türk toplumu için yadırganacak ilişkilerini inceleyin. Tıpkı bir amerikan yarışmasından yada amerikan aile dizisinden fırlamış gibi. Gerçi bunda yarışmanın konsept olarak amerikan kaynaklı olmasının payı var da, Türkiye gerçekten de rahmetli Özal'ın gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğine and içti de ne zaman küçük amerika oldu diye sorası geliyor insanın.
Kendi hesabıma, katılımcıların oyuncu yada en azından anlaşmalı çalışan elemanlar olduklarına eminim. Eğitimli, kültürlü ve karakter sahibi bir insan olarak ben stüdyoda bir yarışma programı esnasında alt tarafı önümdeki kutuları kaldırırken şakkadan konuyla ilgili bir atasözü yada veciz söz hatırlayıp bunu başarıyla, tonlamalara falan dikkat ederek paylaşabilecek biri değilim. Benim yapamayacağım şeyi oradaki o insanların yapabilceğine inanmamı beklemeyin lütfen (2000 kitap okudum, onların yarısı kadar mı aforizma bilemeyeceğim yani... come on maaaan diyesim gelir...)
Oradaki insanlarla biz, sokaktaki kediler, börtü böcük, hepimiz aynı protein çiftlerini paylaşıyoruz, kromozom sarmalları karman çorman oldukça ortaya daha karmaşık ve gelişmiş bir canlı çıkıyor sadece, hepsi bu. Ne Adnan Hoca'nın kitaplarındaki gibi, hamam böceğinin hayatından etkinelerek burada ilahi bir yan bulmak akıl karıdır, zira bu natüralist düşünce en ilkel şaman yada pagan dinlerinden bile önceyken, totemist bir argümanken bugün islamcı bir tarikat tarafından kullanılıyor olması bile yeteri kadar komiktir, eski Mısır'da böceklere ibadet edildiğini hatırlayalım... Ne de, ilkel yaşam formları yanında biz insanların başardığımızı iddia ettiğimiz insanca gelişmeleri övünç ve böbürlenme kaynağı yapmak akıl karıdır...
Unutmayın, belki piramitleri inşa eden de insandı ama bu Var mısın yok musun dümenini icad eden de öyle... Bir büyük mimari eser, bir dolandırıcılık ve yalancılık kumpanyası... Söyler misiniz bana, hangi hayvanın kendi türüne karşı bu kadar şarlatanca bir tutumu olmuştur?
Nedir o halde bu tantana? Neyin tantanası olacak, elbette şahsiyetlerin tantanası. Artık sıtkım sıyrıldı, allah biliyor ya... Televizyon'da dünyanın en yalan yarışmalarından birisi yayınlanıyor şu anda. Show TV'deki Acun Ilıcalı beyefendinin sancaktarlığında büyük bir dümen dönüyor, adı da "var mısın yok musun?"
Ben şöylece söyleyeyim, ben böyle bir rezilliğe yokum arkadaşım. Hadiseyi özetleyeyim, eski TV klasiği, rahmetli Cenk Koray'ın meşhur Kutu oyununda olduğu gibi bir kutu seçiyorsunuz, stüdyoda diğer katılımcıların da ellerinde başka kutular var... Kutuların içinde de 1 lirayla 250,000 lira arasında değişen miktarlarda para ödülleri var. Seçtiğiniz kutuda yazan neyse onu kazanmanız garanti. Ancak siz yine de kumar oynayarak stüdyodaki diğer kutuları açtırarak kendi kutunuzda hangi para ödülü olduğunua ilişkin ihtimalleri azaltıyorsunuz. Neticede kutu sayısı azaldıkça hangi para ödülünü kazanabileceğiniz garanti olmaya başlıyor. Bu aşamada, eğer açtırmadığınız kutulardaki ödüllerin düşük meblağlar olması riskinden endişe ediyorsanız, sunucu arkadaşımızın vermeyi taahüt ettiği bir para ödülünü alarak kutudaki ödülden vazgeçme şansınız var. Eğer kutunuzda büyük bir rakam varsa da aldığınız şey aslında para ödülü değil baba oluyor...
Buraya kadar, ne yapalım, böyle dandik bir oyun, diyebiliriz. Demesine deriz de, arkadaşım o stüdyodaki katılımcıların dümenden halleri, kolpa üzüntüler ve çakma sevinçler nedir öyle? Bir iki kere izleyip görmeniz gerek, anlatmakla olmaz... Yarışmacının seçtiği kutulardan birinden büyük meblağ çıktığında o kutuyu seçmiş olan katılımcıların üzüntüsü... Yani neden üzülüyorsunuz ki, ne diye bu kadar yıkılıyorsunuz ey arkadaşlar... Arkadaşın kutusundan 125,000 lira çıkıyor, eleman yarışmacıya o parayı kazandıramadığı için üzülüyor, ağlıyor, feryat figan, ağıtlar... Yahu içinde 125,000 olan kutuyu ona zorla sen seçtirmedin ya, eleman gitti kendisi senin önündeki kutuyu söyledi... Sana ne, sen sıran gelince şanslı olmaya bak.
Ha, bir süre aynı mekanı paylaştığın birisinin oyunda büyük ödülü kaybetmesine üzülürsün de, yani salya sümük ağlayıp "ben sebep oldum" dümenine yatmanın olayı ne?
Sahiden olayı ne? Ben cevabını biliyorum olayının ne olduğunu: Role Playing Game !!!
Katılımcıların ve yarışmacıların stüdyodaki aşırı rahat tavılarına bakın. Katılımcıların renkli kişiliklerine bir bakın, Türk toplumu için yadırganacak ilişkilerini inceleyin. Tıpkı bir amerikan yarışmasından yada amerikan aile dizisinden fırlamış gibi. Gerçi bunda yarışmanın konsept olarak amerikan kaynaklı olmasının payı var da, Türkiye gerçekten de rahmetli Özal'ın gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğine and içti de ne zaman küçük amerika oldu diye sorası geliyor insanın.
Kendi hesabıma, katılımcıların oyuncu yada en azından anlaşmalı çalışan elemanlar olduklarına eminim. Eğitimli, kültürlü ve karakter sahibi bir insan olarak ben stüdyoda bir yarışma programı esnasında alt tarafı önümdeki kutuları kaldırırken şakkadan konuyla ilgili bir atasözü yada veciz söz hatırlayıp bunu başarıyla, tonlamalara falan dikkat ederek paylaşabilecek biri değilim. Benim yapamayacağım şeyi oradaki o insanların yapabilceğine inanmamı beklemeyin lütfen (2000 kitap okudum, onların yarısı kadar mı aforizma bilemeyeceğim yani... come on maaaan diyesim gelir...)
Oradaki insanlarla biz, sokaktaki kediler, börtü böcük, hepimiz aynı protein çiftlerini paylaşıyoruz, kromozom sarmalları karman çorman oldukça ortaya daha karmaşık ve gelişmiş bir canlı çıkıyor sadece, hepsi bu. Ne Adnan Hoca'nın kitaplarındaki gibi, hamam böceğinin hayatından etkinelerek burada ilahi bir yan bulmak akıl karıdır, zira bu natüralist düşünce en ilkel şaman yada pagan dinlerinden bile önceyken, totemist bir argümanken bugün islamcı bir tarikat tarafından kullanılıyor olması bile yeteri kadar komiktir, eski Mısır'da böceklere ibadet edildiğini hatırlayalım... Ne de, ilkel yaşam formları yanında biz insanların başardığımızı iddia ettiğimiz insanca gelişmeleri övünç ve böbürlenme kaynağı yapmak akıl karıdır...
Unutmayın, belki piramitleri inşa eden de insandı ama bu Var mısın yok musun dümenini icad eden de öyle... Bir büyük mimari eser, bir dolandırıcılık ve yalancılık kumpanyası... Söyler misiniz bana, hangi hayvanın kendi türüne karşı bu kadar şarlatanca bir tutumu olmuştur?
23 Kasım 2007
Bir Varlık Sorunu olarak insan -- Bilim/Fantastik Kurgu türü edebiyattan öğrenebileceklerimiz
İnsan'da en az iki yön görüyorum. Bunlarda birisi, biyoloji biliminin konusu olarak insan, yani homo sapiens; öyle ki bu türden bir varlığın neliği hakkında şüpheye yer yoktur, onun sadece var kabul etmek ve bu gerçekliğe karşı, kaba bir deyimle, pozisyon alarak kendimizi savunmamuz icap eder.
Savunmak derken aşırıya kaçmıyorum: Evrende bir tür canlı gösterin ki varlığı yada yokluğuyla başka türden canlıların varlığı yada yokluğunu etkilemesin. Gerçi aynı durum söz konusu olan cansız varlıklar olduğundan da kimi zaman doğrulanabilir, ancak canlılara göre, hele de insana göre cansız varlıkların olumsallığı şüphe götürmez olduğundan bu kategoriyi ihmal edebiliriz.
Durum buyken, en basit bir yaşam formu bile daha karmaşık yaşam formlarının varlığı üzerinde tesire sahipken, bir çok yanıyla en karmaşık canlı olan insanın bu tesirde payına düşenin daha çok olduğunu söylemek kimseyi şaşırtmaz.
İşte bunun için, biyolojik bir varlık olarak insana karşı savunmalıyız kendimizi: O değil midir kendi yarattığı "hava sahası" kavramını ihlal ettiği için "düşman" uçaklarını düşürmekten çekinmeyen... Hayatta kalması söz konusu olunca biyolojik insanı herhangi bir yırtıcan ayırmaya yardımcı olacak olan şey nedir?
Burada devreye insandan diğer yön giriyor: İnsanın hiç bir bilimsel açıklamaya yer bırakmayacak kadar "bireysel özgünlüğü". Şu var ki biyolojik özellikleri karmaşıklaştıkça tüm canlılarda bireysel özgünlüğün belirginleştiğini, hatta en karmaşık seviyelerde bireysel olarak bile tutarlılık arz etmeyecek kadar raslantısal bir özgünlüğün görüldüğü iddia edilebilir. Bununla birlikte, tüm canlılar içinde en anlaşılmaz türü içi sosyalleşme örüntülerine sahip olan varlık insan olduğuna göre, ve henüz biyolojik açıklamalar bu duruma yeterli argümanlar sunmadığına göre, insanını ve sadece insanın bu yanını, bilim dışı bir yan, insana özgü bir yan, üstelik insan türüne genellesek bile tek tek insanlarda imaresini ancak silik olarak görebildiğimiz bir yan olarak kabul etmemiz gerekir.
Bu yan bir "bilim insan hakkında ne diyorsa, onun dışında kalan her şey" yanıdır insanın, insanın adeta bir corpus dei halidir, tüm varlıklar içinde tanrı kavramını bildiğine emin olduğumuz tek varlık insan olduğuna göre, en azından kavramsal düzeyde insan bunun yaratıcısı olarak onu vücuda getiren şey olmuştur ve belki böylece tanrı ancak bir vücut bulabilmiştir: Yine de akılda olmalı ki bu "tanrısal vücud" ne eski Yunan'daki Zeus itikatına, ne de Hristiyan düşüncesindeki "Tanrı'nın Oğlu İsa" itikatına göndermedir. Bu düşünceyi ortaya atarken ben hala insanın tanrıdan bağımsızlığını kabul ediyorum, ancak tam tersine Tanrı'nın insana bağlılığını ortaya atıyor gibiyim. Bu iddia ile varmak istediğim nokta şu: İnsan olmasaydı eğer, Tanrı diye bir varlığın var olduğundan söz etmek mümkün olacak mıydı?
Bu düşünce "ateistçe" midir? Kimilerine göre öyledir, yine de önyargılara ara vermenizi tavsiye ediyorum. Buradaki ilahi zorunluluk bir ilahi yasalılık fikrinden yola çıkmaz, yine tamamen, deyim yerindeyse, keyfidir; Tanrı'nın keyfine göredir. Gerçi böyle söyleyerek dini inancı biraz gayri ciddi bir havaya soktuğum muhakkak. Ancak çoğu zaman, özellikle Kur'an'da da gördüğümüz "Eğer Allah isteseydi her şeyi bambaşka yaratabilirdi" argümanına bütünüyle uygun. Yine de tanrıyı yaramaz bir çocuk olarak görmek isteyenler var olduğu sürece, insanın bu corpus dei yönünü ateistçe olarak görmek isteyenler de olacaktır.
Bunu düşünenlere şunu söylemeliyim, insanın Allah'a muhtaç olduğu kadar Allah'ın da insana muhtaç olduğu düşücesi yeni bir fikir olmadığı gibi, geride bıraktığımız yüzyılın insanlarını ateistliğe sürüklemek için icad edilmiş bir karşı misyonerlik tezi de değildir. Bunun da bir tür dini inanç olduğunu düşünerek hoşgörmek mümkün, bir Allah'a tapınma bunda da var ancak diğer dini itikatlara göre buradaki tanrı tek bir yönüyle biraz zayıf kalıyor.
Bizi bir açmaza sürükler bu durum, ve bu da tamamen insandaki bu iki farklı yönden çıkmaktadır. İnsanın homo sapiens yönüyle ilgili bilgi birikimimiz gün geçtikçe artıyor ancak yine de insanın kainattaki en büyük tüketici olarak yaşamasını ve kainatı sömürmesini engelleyemiyoruz. Öte yandan bazı bilgiler corpus dei yönünündeki gizleri açığa çıkardıkça, insanın ilahi yönündeki çıkmaz daha da karmaşık bir hal alıyor.
Edebiyat çağlar boyunca siyaset tarafından sakıncalı görülmüş, tarih boyunca edebiyatçılara, ozanlara muhalif damgası yapıştırılmış ve bir cadı avının nesnesi olmak zorunda bırakılmışlar. Ancak her çağın edebiyatında da, en az bir yönüyle çağının hakim düşüncesiyle münasebet görmemiz kaçınılmaz; kimi zaman onu yaratarak ve kimi zaman da yıkarak...
Bununla söylemek istediğim şey, yıllardır açıklığa kavuşması anlamında bir arpa boyundan daha fazla mesafe kat edilmemiş olan insandaki ilahi yön karmaşasına çözüm arayışı bilim ve felsefeden olduğu kadar edebiyattan da gelmiş -- en azından gelmiş gibi görünmüş. Ancak hiç sonuç alınamadığı da ortada. Edebiyatçılar genelde taraf tutmuşlar; onlardan yol göstermeleri ve tarafsız olmaları beklenirken.
Çağımızda ise edebiyat bir sektöre dönüştüğünden içimiz rahat. Bunun sebebi şu, artık sanat bir ticaret olduğu için, içinde tartışmalara doğrudan taraf olacak materyal sayısı ya çok azaldı yada değeri bakımından fakirleşti, ancak sanatın adeta günlük bir etkinliğe dönülmes (casual) ile onu dışarıdan bir gözlemci gibi izleyerek ondaki insan emarelerini bulma şansımız da arttı. Artık bir edebiyat eserinden, tıpkı gündelik bir kişi-kişi ilişkisini izlediğimizde faydalandığımız gibi faydalanmak mümkün. Edebiyatın değerini düşürürken çelişkiyi çözüme kavuşturmak adına olumlu bir gelişme olmuş kapitalizm. Hepimizi yıkıma götürmeden bir çözüm bulsak iyi olur.
Burada, bu noktada, hiç bir tarafı tutmayacak ve tutarmış görünse bile kurmaca bir tarafı tuttuğu için sahici sayılamayacak bir edebiyat türünden; Bilim/Fantastik kurgu türünden yeterli ölçüde faydalanılmadığı izlenimini taşıdığımı söylemem gerekiyor.
Bu eserlerde çoğu zaman sıkıcı derece tasvirler kullanılır, yada hiç bir şey detayıyla anlatılmayarak uydurma bir evrende, bu dünyada göremediğimiz gerçeklik koşullarındaki insan davranışları hızla birbiri ardına sıralanıverilerek bu koşulların gerçek olduklarına inanmamız amaçlanır: Büyü yapan insanlar, ışınlama cihazları, evrenin sınırlarına yapılan uzay seyahatleri, ruhlar ordusunun ülkeleri istila etmesi... Bunlar içinde bulunduğumuz evrende gerçekleşmesi söz konusu bile olmayan şeylerse de, bu eserleri okuduğumuzda bize inandırıcı gelirler, çünkü oradaki kahramanlarla yada olaylarla münasebetimizde aslında çok yakından tanıdığımız bir şeyi buluruz:
İnsanın insana özgü yönlerini, corpus dei yi.
Şimdiye kadar bu türden edebiyat, insanların zihinlerinde yada sinema perdesinde çok ışıltılı ve renkli izlenimleri bıraktığından, ticarete alet edilerek suistimal edildiyse de, derinlemesine ve amaçlı bir incelemeyle en kötü örneklerinden bilen istifade ederek çelişkimizi çözmeye çalışamız mümkün.
Dahası; tıpkı Schopenhauer'ın idealinde düşlediği gibi, tamamıyla bir trans halindeki sanatçının yarı bilinçsiz olarak kaleme alacağı bu türden eserlerin yardımıyla genişleyecek olan araştırma alanımız sayesinde çözüme ulaşmamız daha mümkün olacaktır.
Her halükarda, şimdiye kadar görmezden geldiğimiz ve çocukça bularak küçümsediğimiz fantastik/bilim kurgu türünün kurtuluş ümidimiz olduğunu, olabileceğini aklımızın bir köşesine yazmamızda fayda var.
Çok mu "wishfull-thinkin" yapıyorum? Belki, ama blog mesajıyla da olsa sesli düşünemeyeceksem, ne işe yarar ki düşünmek?
Savunmak derken aşırıya kaçmıyorum: Evrende bir tür canlı gösterin ki varlığı yada yokluğuyla başka türden canlıların varlığı yada yokluğunu etkilemesin. Gerçi aynı durum söz konusu olan cansız varlıklar olduğundan da kimi zaman doğrulanabilir, ancak canlılara göre, hele de insana göre cansız varlıkların olumsallığı şüphe götürmez olduğundan bu kategoriyi ihmal edebiliriz.
Durum buyken, en basit bir yaşam formu bile daha karmaşık yaşam formlarının varlığı üzerinde tesire sahipken, bir çok yanıyla en karmaşık canlı olan insanın bu tesirde payına düşenin daha çok olduğunu söylemek kimseyi şaşırtmaz.
İşte bunun için, biyolojik bir varlık olarak insana karşı savunmalıyız kendimizi: O değil midir kendi yarattığı "hava sahası" kavramını ihlal ettiği için "düşman" uçaklarını düşürmekten çekinmeyen... Hayatta kalması söz konusu olunca biyolojik insanı herhangi bir yırtıcan ayırmaya yardımcı olacak olan şey nedir?
Burada devreye insandan diğer yön giriyor: İnsanın hiç bir bilimsel açıklamaya yer bırakmayacak kadar "bireysel özgünlüğü". Şu var ki biyolojik özellikleri karmaşıklaştıkça tüm canlılarda bireysel özgünlüğün belirginleştiğini, hatta en karmaşık seviyelerde bireysel olarak bile tutarlılık arz etmeyecek kadar raslantısal bir özgünlüğün görüldüğü iddia edilebilir. Bununla birlikte, tüm canlılar içinde en anlaşılmaz türü içi sosyalleşme örüntülerine sahip olan varlık insan olduğuna göre, ve henüz biyolojik açıklamalar bu duruma yeterli argümanlar sunmadığına göre, insanını ve sadece insanın bu yanını, bilim dışı bir yan, insana özgü bir yan, üstelik insan türüne genellesek bile tek tek insanlarda imaresini ancak silik olarak görebildiğimiz bir yan olarak kabul etmemiz gerekir.
Bu yan bir "bilim insan hakkında ne diyorsa, onun dışında kalan her şey" yanıdır insanın, insanın adeta bir corpus dei halidir, tüm varlıklar içinde tanrı kavramını bildiğine emin olduğumuz tek varlık insan olduğuna göre, en azından kavramsal düzeyde insan bunun yaratıcısı olarak onu vücuda getiren şey olmuştur ve belki böylece tanrı ancak bir vücut bulabilmiştir: Yine de akılda olmalı ki bu "tanrısal vücud" ne eski Yunan'daki Zeus itikatına, ne de Hristiyan düşüncesindeki "Tanrı'nın Oğlu İsa" itikatına göndermedir. Bu düşünceyi ortaya atarken ben hala insanın tanrıdan bağımsızlığını kabul ediyorum, ancak tam tersine Tanrı'nın insana bağlılığını ortaya atıyor gibiyim. Bu iddia ile varmak istediğim nokta şu: İnsan olmasaydı eğer, Tanrı diye bir varlığın var olduğundan söz etmek mümkün olacak mıydı?
Bu düşünce "ateistçe" midir? Kimilerine göre öyledir, yine de önyargılara ara vermenizi tavsiye ediyorum. Buradaki ilahi zorunluluk bir ilahi yasalılık fikrinden yola çıkmaz, yine tamamen, deyim yerindeyse, keyfidir; Tanrı'nın keyfine göredir. Gerçi böyle söyleyerek dini inancı biraz gayri ciddi bir havaya soktuğum muhakkak. Ancak çoğu zaman, özellikle Kur'an'da da gördüğümüz "Eğer Allah isteseydi her şeyi bambaşka yaratabilirdi" argümanına bütünüyle uygun. Yine de tanrıyı yaramaz bir çocuk olarak görmek isteyenler var olduğu sürece, insanın bu corpus dei yönünü ateistçe olarak görmek isteyenler de olacaktır.
Bunu düşünenlere şunu söylemeliyim, insanın Allah'a muhtaç olduğu kadar Allah'ın da insana muhtaç olduğu düşücesi yeni bir fikir olmadığı gibi, geride bıraktığımız yüzyılın insanlarını ateistliğe sürüklemek için icad edilmiş bir karşı misyonerlik tezi de değildir. Bunun da bir tür dini inanç olduğunu düşünerek hoşgörmek mümkün, bir Allah'a tapınma bunda da var ancak diğer dini itikatlara göre buradaki tanrı tek bir yönüyle biraz zayıf kalıyor.
Bizi bir açmaza sürükler bu durum, ve bu da tamamen insandaki bu iki farklı yönden çıkmaktadır. İnsanın homo sapiens yönüyle ilgili bilgi birikimimiz gün geçtikçe artıyor ancak yine de insanın kainattaki en büyük tüketici olarak yaşamasını ve kainatı sömürmesini engelleyemiyoruz. Öte yandan bazı bilgiler corpus dei yönünündeki gizleri açığa çıkardıkça, insanın ilahi yönündeki çıkmaz daha da karmaşık bir hal alıyor.
Edebiyat çağlar boyunca siyaset tarafından sakıncalı görülmüş, tarih boyunca edebiyatçılara, ozanlara muhalif damgası yapıştırılmış ve bir cadı avının nesnesi olmak zorunda bırakılmışlar. Ancak her çağın edebiyatında da, en az bir yönüyle çağının hakim düşüncesiyle münasebet görmemiz kaçınılmaz; kimi zaman onu yaratarak ve kimi zaman da yıkarak...
Bununla söylemek istediğim şey, yıllardır açıklığa kavuşması anlamında bir arpa boyundan daha fazla mesafe kat edilmemiş olan insandaki ilahi yön karmaşasına çözüm arayışı bilim ve felsefeden olduğu kadar edebiyattan da gelmiş -- en azından gelmiş gibi görünmüş. Ancak hiç sonuç alınamadığı da ortada. Edebiyatçılar genelde taraf tutmuşlar; onlardan yol göstermeleri ve tarafsız olmaları beklenirken.
Çağımızda ise edebiyat bir sektöre dönüştüğünden içimiz rahat. Bunun sebebi şu, artık sanat bir ticaret olduğu için, içinde tartışmalara doğrudan taraf olacak materyal sayısı ya çok azaldı yada değeri bakımından fakirleşti, ancak sanatın adeta günlük bir etkinliğe dönülmes (casual) ile onu dışarıdan bir gözlemci gibi izleyerek ondaki insan emarelerini bulma şansımız da arttı. Artık bir edebiyat eserinden, tıpkı gündelik bir kişi-kişi ilişkisini izlediğimizde faydalandığımız gibi faydalanmak mümkün. Edebiyatın değerini düşürürken çelişkiyi çözüme kavuşturmak adına olumlu bir gelişme olmuş kapitalizm. Hepimizi yıkıma götürmeden bir çözüm bulsak iyi olur.
Burada, bu noktada, hiç bir tarafı tutmayacak ve tutarmış görünse bile kurmaca bir tarafı tuttuğu için sahici sayılamayacak bir edebiyat türünden; Bilim/Fantastik kurgu türünden yeterli ölçüde faydalanılmadığı izlenimini taşıdığımı söylemem gerekiyor.
Bu eserlerde çoğu zaman sıkıcı derece tasvirler kullanılır, yada hiç bir şey detayıyla anlatılmayarak uydurma bir evrende, bu dünyada göremediğimiz gerçeklik koşullarındaki insan davranışları hızla birbiri ardına sıralanıverilerek bu koşulların gerçek olduklarına inanmamız amaçlanır: Büyü yapan insanlar, ışınlama cihazları, evrenin sınırlarına yapılan uzay seyahatleri, ruhlar ordusunun ülkeleri istila etmesi... Bunlar içinde bulunduğumuz evrende gerçekleşmesi söz konusu bile olmayan şeylerse de, bu eserleri okuduğumuzda bize inandırıcı gelirler, çünkü oradaki kahramanlarla yada olaylarla münasebetimizde aslında çok yakından tanıdığımız bir şeyi buluruz:
İnsanın insana özgü yönlerini, corpus dei yi.
Şimdiye kadar bu türden edebiyat, insanların zihinlerinde yada sinema perdesinde çok ışıltılı ve renkli izlenimleri bıraktığından, ticarete alet edilerek suistimal edildiyse de, derinlemesine ve amaçlı bir incelemeyle en kötü örneklerinden bilen istifade ederek çelişkimizi çözmeye çalışamız mümkün.
Dahası; tıpkı Schopenhauer'ın idealinde düşlediği gibi, tamamıyla bir trans halindeki sanatçının yarı bilinçsiz olarak kaleme alacağı bu türden eserlerin yardımıyla genişleyecek olan araştırma alanımız sayesinde çözüme ulaşmamız daha mümkün olacaktır.
Her halükarda, şimdiye kadar görmezden geldiğimiz ve çocukça bularak küçümsediğimiz fantastik/bilim kurgu türünün kurtuluş ümidimiz olduğunu, olabileceğini aklımızın bir köşesine yazmamızda fayda var.
Çok mu "wishfull-thinkin" yapıyorum? Belki, ama blog mesajıyla da olsa sesli düşünemeyeceksem, ne işe yarar ki düşünmek?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunu Okumadan Geçmeyin
Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...
Blogun Kare Ası
-
D-Smart hafta içi her akşam House M.D. 'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. U...
-
Kadınların paylaşacak daha çok materyali var. Popodur, efenime söyliyim genital bölgedir, herkeste var. Bir çift meme de Allah'a şükür b...
-
Bu ne sıcak lan? Olm bak adamın akılını başından alır, mübalasız söylüyorum götümden ter akıyor. Evet götümden! Arkama yaslanıp film seyrede...
-
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...













