recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2017

Hayır

El ele tutuştuk, anayasanın ikinci turunu oynuyoruz oyluyoruz

Hepimizin söyleyecek çok şeyi var. Ama üslubumuz pek bir gayriinsaniydi herhalde, söylemeyi bir türlü beceremedik. Dramatik söylevler, tiradlar çekerek konuşanların sözleri dinlendi, gönüllerde yankılandı ama aslında hakikate uyup uymadığı düşünülmedi. Yüreklerin içini titrettiği ölçüde kıymet buldular, olgulara karşılık gelmeleriyle değil.

Böyle olunca gerçeğin, haklının ve doğrunun önemi örselendi. Hepsi romantik heyecanlara, duygulu söylevlere trampa edildi. Bu takasın veren tarfının, takas karşılığında kazandığı takdiri, teveccühü ve itibarı güce tahvil etmesi, şurası bir gerçek ki, siyaset biliminin konusunun pek dışındadır. Bu kitlesel "nesne-özne uyuşmazlığı" sorununu incelemek için "bilişsel psikoloji" ya da "informatik" alanlarında disiplinlerarası çalışmalar yürütmek ve geniş halk kitlelerinin nasıl olup da bu oranda "idrak zaafiyeti" sorunu yaşadığını bilimsel olarak ortaya koymak gerekir.

Uzun lafın kısası, bacak ısırmalı, kürsü kırmalı, "ittat edip rahat etmeli" saçma sapan bir haftanın ardından, memleketin iktisadi, sınai, tedriasti ve hatta her türlü hayati faaliyetlerinin, milletler arası platformda hem "konvertiblite" hem de "kredibilite" anlamında onulmaz bir çöküşü tecrübe ettiği bir süreç yaşandı.

Ve henüz dip görülmedi! Daha da düşüyoruz. Önce kavramlarla eylemlerin uyumsuzluğu üzerinden idraki bir kuşatmaya uğramıştık, sonrasında kanaatlerimiz ve vicdanlarımız üzerinden tanklar ve savaş uçakları geçti. Son olarak da irademizi teslim ettiklerimiz, namuslarının bir parçası olarak korumaya ant içtikleri bu iradeyi gasp etmeye karar verdiler.

Görünüşe göre bunun sonu yok.

Hepimize geçmiş olsun. Sened-i İttifak'tan beri, epeyce yol da kat etmiştik halbuki...

Ne yapalım, buraya kadarmış...

13 Eylül 2015

Kokuşmuş insan

The moment I was born
It was time for him to die

Et çürüyor. Durup biraz düşünmeye kalksanız, berbat bir şey... Et çürüyor! Belki de, bu kadar berbat bir şey olduğu için, hiç durup düşünmeye uğraşmıyoruz. Çünkü, bir dursak, bir daha ayağa kalkamayacağımıza inanıyorum.

Ama, olur da, aramızda varsa düşünen, duran eden... Et çürüyor!!!

Nereden çıktı demeyin, bu gerçeğin reddi üzerine kurulmuş dünya. Bakın, "Tanrının doğum yeri insanın mezarıdır" ve mezarda çürüyen et var!

Evet, tam da oraya getireceğim lafı...

Nefret edilesi bir çağda yaşıyoruz... ya da, gerçekten öyle mi acaba? Evet, hayatların anlamsızlığı, ölümlerin anlamsızlığı, herşeyin ve herkesin anlamsızlığı; tarihin yazmadığı denli sofistike bir mahiyette ve hüviyyette tezahür ediyor. Orası öyle.

Ama bu sofistikeleşme (ki, aslında böyle bir kelimenin olmaması lazım, ama anladınız siz benim ne demek istediğimi...) acaba "anlamsızlığın artışı" ile mi açıklanmalı. Yani, anlamsızlaşmadaki artış, derecede olduğu kadar hüviyette ve mahiyette de bir karşılık buluyor mu? Yoksa bu bir yanılsamadan mı ibaret?

Daha önce yüzer yüzer ölüyorduk, geçen asırın başından beriyse biner biner ölmeye başladık. Bizim bu coğrafyanın payına, yirmibirinci asırda düşen ise; ölüm sayısındaki artış oldu: Son 10-15 yıldır milyonlar nispetinde ölüyoruz.

Ve hepsini, bir grup geri zekalının "gökdelene uçak sokma fantazisinin" başlattığına inanmamız bekleniyor bizden! Oysa, o hadise esnasında da biner biner ölünmüştü. Vahşetin kurbanlarının nerede olduğunun önemi var mı, hele de bu ölümlerden en çok silah tüccarlarının kazançlı çıktığını düşünürsek???

Siyaseten, son  15 yılda Ortadoğu'da izlenen politikaları bize "başarıymış" gibi yutturmaya çalışıyorlar, ama (okurlarım sık sık unutsa da, aralarında benim de olduğum) diplomalı / meslekten siyaset bilimciler, küresel politikaların ortadoğuya kan, nefret ve gözyaşından başka bir şey getirmediği üzerinde birleşiyor. 1,5 senedir geçici olarak başbakanlık yapan, evvelinde de hariciye bakanı olan devlet adamımızın bu konudaki "paradigma değişikliği" argümanlarının hiç birisini kabul etmediğimi, kendisi göreve ilk başladığı günlerde bu blogdan ifade etmiştim. 

Benim bu konudaki görüşlerimde değişiklik olmadı. Asıl "paradigma değişikliği" kamuoyuna yansıyan olgularda yaşanmışsa da, bu "dramatik" değişime rağmen seçmen profilinin önemli bölümünün görüşlerinde değişim olmadığı da ortada...

Hiç bir şeyin değişmediği bu ortamda, "ölümlerin değişmesini" ummak için çok büyük, tarifsiz ölçüde büyük bir akıl sağlığı sorunu yaşamak gerektiği kanaatindeyim. Her ne kadar, faturayı, kendisini BOP'un Türkiye Viceroy'u ilan etmiş olan "400'lük başgana" kesme konusunda, ben de sizler kadar istekli olsam da, Davutoğlu hocanın hayli "akademik" (!!!!!) bir biçimde ifade ettiği gibi, Ortadoğu'da eksen öyle onarılmaz biçimde kaydı ki, bu sefer yaşananlarda aslında bizim başgan da edilgen bir rol oynamaktan öteye gidemiyor.

İşte zaten, sırf onun için, ortadoğunun zehirli biyosferinden kaçan herkes, itikaden İslam olsa da Hristiyan ülkelere iltica etmenin yollarını arıyor. Ne yazık ki, Ortadoğu'da akıtılan müslümanların kanı oldukça, müslümanların mezarı Allah'ın doğum yeri olmayı başaramıyor.

17 Ocak 2015

Bakkal Dükkanı Cumhuriyeti ve Veresiye Defteri Anayasası

Kol mesafesi eriminde... Kısacık... Uygarlık, bir uçak bileti kadar uzak. Çekip gittiğinizde; hem evrenin, hem Tanrı'nın hakkını veren yerlere ulaşmak işten bile değil. Kaldığınızdaysa her şey ömür törpüsü... Musluktan akan su ömür törpüsü; şikayet edecek olsanız "Musluğun olduğuna dua et" diyesiler... Benzin para etmez olduğu halde, yine de pazardan alış veriş yaparken hıyarın, pırasanın fiyatında hala "mazot fiyatı" etkili olmaya devam ediyor; şikayet edecek olsan "Akaryakıt strateji planımız olduğuna dua et" diyesiler... Adı "Uygar" kendi köleci Avrupa'nın göbeğinde tekbirlerle insan patlattılar, dünya bir ateş yerine döndü çoktan, bizimkiler sadece yürümeye gelince varlar ama can güvenliğinden şikayet edecek olsan "Başımızda devletimiz olduğuna dua et" diyesiler...

Her şey için dua edeceksem, kapatalım memleketi, atalım anahtarlarını da çöpe... Bütün ülkeyi dev bir mescide çevirelim, lüzumlu lüzumsuz her şey için dua edelim... Nerede kaldı bunun töresi, örfü, yasası demeden... Adem babadan beri sürgit insan devinimini hiçe sayarak... Yüzlerce yıl karanlık çağlara hapsolmuşken bir asırda binlerce yıl ileri fırlayan, Avrupa icadı "eleştirel akıl" sahibi olmayı "İstemezükçü" diye yaftalayarak...

Kapatalım gidelim, bakkal dükkanı gibi yönetelim o zaman memleketi... Para tek bir kasadan toplansın, ekmeği sütü veresiye alalım... Haksızlık/usulsüzlük olursa açıverelim kargacık burgacık yazılmış bakkal defterini... Öyle bir defter olsun ki, bakkal önlüğünü kim giydiyse sadece onun okumasına izin verilsin, başka kimse bilmesin o kara kaplıda yazanları...

Ondan sonra da bu düzenin adına "Yeni Türkiye" diyelim, düzenin başındakini de "Siyasetin Büyük Ustası" diye alkışlayalım.

Bana göre hava hoş ama, sonunda eller aya biz yaya diye ağlamak için de Derviş Serhat Efendi'nin kapısında ünlemeyin; Kuran hakkı için söyleyim, kalbinizi kırarım!

27 Mart 2014

Para pulla ölçülmez aşkımız sana...

Bir sansür iflas, iki sansür iflas, üç sansür yerinde saymaktır. Muhafazakar partiyiz, vessellam. Twitter yasaklanınca Youtube, o da yasaklandıkça Facebook yasaklanır, bu yasaklar oldukça iktidarım da daim olur. Zaten haftasonuna kadar yasaklasak yeter. Hem sevgili arkadaşım Acun kardeşimin reytingleri de düşmüştü, millet biraz da onu izlesin artık...

Notlar:
[1] Başlık ve giriş cümlesi için ilhamı ntvmsnbc.com'dan aldım. Başbakan Çok Seven Acun için ilham falan almadım, ama milletçe birilerinin ahını çok aldığımız için Acun'un bize ceza olarak Allah tarafından gönderildiğini düşünüyorum.
[2] "Sırada facebook var" derken, bugün Van'da çekilen, aşağıdaki fotoğraftan ilham aldığımı da ayrıca söylemeliyim belki de...

Kapa kapa kapa kapa kapa kapa kapa

Elimizde olmayan sebeplerden ötürü
Twitter'dan sonra,
Youtube'a da
dns/vpn ile giriyoruz.

Allah razı olsun Tayyip Erdoğan'dan
bütün memleketi
bilgisayar uzmanı yaptı!

Her hafta
en az üç
dns ayarı değiştiriyoruz...

Notlar:
Görseldeki söz, Incubus'un Warning adlı şarkısından... Tabi bir video linki de vermek isterdim ama, Youtube ülkemizde karlı çektiğinden mütevellit... Bu arada şarkı sözünü de acizane tercüme etmeye çalışayım; "Bence/kendimizi sevmeyi/öğrenmeliyiz hepimiz/yasaklanmadan önce..."

18 Aralık 2013

Dili Kemikliler Cumhuriyeti'nde yeni bir gün

Haziran'daki olaylar esnasında CNN Türk'ün reklam aralarını geniş tutup, süresini iyice uzata uzata yayınladığı penguen belgeseli esnasında şamarı yüzümüzün orta yerine yedik aslında; birileri pervasızca yalan söylüyordu ve gerçeği örtbas etme yarışı içindeydiler... Polisin orantısız güç kullandığı ana akım medyada ima dahi edilemedi...

Gerçi kabahat onlarda değil, "Vesayetlerden kurtuluyoruz" gazıyla oy verdikleri siyasi tavrın, kökten getirdiği sultacı ve dayatmacı ideolojiyi görmekten aciz kaldıkları halde, 80-100 yıl önce Batı'daki akademik çevrelerin şöyle bir tartışıp rafa kaldırdığı meseleleri anlatan kitapları, 20-30 yıl önce üstün körü ve el yordamıyla Türkçe'ye tercüme etti diye kendilerini büyük entelektüeller/profesörler olarak bu ülkeye pazarlamaktan geri durmayan sözde Liberallerde... (Bilemeyenler için not: Liberaller genelde, monarşi rejimlerinin göbeğinde ortaya çıkan ve kelle koltukta fikir mücadelesi veren insanlardır. Başarı olanları sonradan lord olmuştur, orası tamam... Ama önce kendisine lord payesi biçip sonradan liberalcilik oynamaya heveslenene pek raslanmamıştır)

Kabahat kimde olursa olsun, sadece 10-20 yıldır değil, aşağı yukarı 2000 yıldır geniş halk kitlelerine yalanlar söylendiğinin, masallar okunduğunun ve bu masalcılık görevini en cansiperane biçimde üslenenlerin de aslında kendi hizmetlerini halka "dürüstlük perdesi altında gizleyerek" satmaya çalıştıklarının en açık ispatıydı penguenler...

Sonra hem siyasilerden, hem de bu "new age gölge oyunu" meddahlarından, öyle pervasız yalanlar ve "Bunların da hakkaten dilinin kemiği yokumş" dedirten demeçler işitik ki... Ağaçla yapılan röportajlar mı dersin, balık gözü kamerayla çoğaltılan kalabalıklar mı... En "dil-kemik" dumuru yaşatan durumsa, Suriye ve Mısır'daki kandan kendilerine oy devşirmeye çalışanların, "Adeviyye'de insanlar ölürken hayvan belgeseli yayınlayan batı medyası" diyerek Taksim'de ölen insanları görmezden gelmesi oldu...

Dün sabah başlayan ve kabine üyelerin de aralarında bulunduğu onlarca kişiyi hedef alan yolsuzluk soruşturmasından sonra, bugün sadece iktidar partisi değil; muhalefetten yandaş/candaş medyaya, meydanlara çıkanlardan kendini "kıl" ilan edenlere kadar herkes bir şeyler söyleyecek bugün... Her söylenen "Sizin dilinizin kemiğine..." diye sinkafa yol açacak benim cephemde...

05 Kasım 2010

Ahiret Sualleri Özel: Tartışmam bile

Tartışmaya değer yanı olmayan ama günümüzün uyduruk "çoksesli" dünyasında, vikisinden forumuna sürekli tartışılan ve nihayet gazeteler maarifetiyle insanlığın tamamına yayılan bayağılıklar üzerine benim de birkaç masum düşüncem var.

  • Hem laik hem müslüman olunur.
  • Ana/ata dahil hiç bir insan, "Zor günlerimde hep seni düşünerek huzur buldum" sözünü hak etmez.
  • Huzurdan büyük servet yoktur. Ama para olmadan huzur da olmaz. Kendinizi boşa kastırmayın, aysonu alacaklılar kapıya gelince "Ama ben kapitalist düzene eklemlenmeyi hazmedediğimden..." diyemezsiniz. Aslında dersiniz ama işe yaramaz.
  • Tutunamayanlar, Türkçe'deki en iyi roman değildir. Zor okunan bir roman da değildir. Eğer Tutunamayanlar'ı okurken zorlanıyorsan romanın ya da Oğuz Atay'ın kabahati yok. Senin kafan basmıyor demektir.
  • Küçük Prens'i üniversite eğitiminde, üstelik felsefe eğitiminde kullanmak iyi bir tercih değildir. Kitabın çocuk romanı olarak görülmemesi gerektiği muhakkak ama iyi bir tercih olmadığı da açık. Lütfen İoanna Hoca'm, bu duruma bir müdahale edin. (Beyaz Diş bile, en azından İnsan Felsefesi anlamında daha iyi bit kitaptır)
  • Martin Eden'in vermek istediği mesaj "İnsanlar sizi anlamıyosa intihar edin" değildir. Yazarının da Martin Eden gibi intihar etmesi hiç bir şeyi değiştirmez. (Eğer öyle olsaydı Jack London'ın toplu intihar tarikatı liderlerinden ne farkı kalırdı?)
  • Evlilik Öncesi Seks diye bir şey yoktur. Seks vardır. Bir de bunu "Evlilikten önce, evlilik sırasında, evlilikten sonra" diye sıralama gafletine düşmüş gerzekler vardır. Az daha unutuyordum, bir de doğum kontrol yöntemleri vardır. Bu üçünün yolunun kesiştiği bir atmosferde doya doya sevişebilirsiniz.
  • Televizyonda izlediğiniz, gazetelerde okuduğunuz hatta internette gördüğünüz her türlü bilgi kırınıtısı, sizin için rafine edilmiştir. Yani birileri size filtre edilmiş havadisleri sunar. Gördüğünüz arkasında her zaman daha fazlası vardır ama bunu bilmeniz birilerinin işine gelmediği için paylaşmazlar. Lütfen ama lütfen, hiç bir gazeteye, özellikle de sırf kağıdının boyu ve yazıtipi değişti diye, hak edeceğinden fazla önem/anlam yüklemeyin. Türkiye'deki gazetelerin ortalama satış fiyatı 30-40 kuruş civarındadır. Kimse 40 kuruşa adalet dağıtmaz ve gazeteciler de 40 kuruşluk insanlardır.
  • AKP'nin kömür dağıtarak oy satın aldığını söylemek kadar kolaycı bir yaklaşım yoktur. Seçmeni "Siyaseti olmayan" bireyler olarak görme kusurlu bir bakış açısıdır. Gerçekçi bir eleştiri değildir.
  • Asıl sorgulanması gereken, halkın 2-3 çuval kömüre muhtaç olacak kadar mağdur durumda olduğu bir ülkede iktidarın 8 senedir değişmemiş olduğudur. Daha bir 8 sene daha bu durum değişmeyecek gibidir.
  • Aziz Nesin'in tek bir öyküsünü okumadan referandum sonucuyla Aziz Nesin'in o malüm sözünü karşılaştıran insanlar düpedüz geri zekalıdır.
  • Sizi yıllardır futbolla uyutuyorlar. Siz de salak gibi bu oyuna geliyorsunuz. (Ama PC'de PES, PS3'te FIFA süper olmuş diyorlar)

12 Ekim 2010

Başıma bir iş gelmeyecekse futbolu sevmiyorum

Hidayet'in "Maddi manevi - lay lay" demeci çok konuşuldu. Şu bir gerçek ki bizi sevince boğan 12 dev adam aslında şampiyonayı kazanamadı. Yine de basket turnuvasını kazanamayanlara adam başı bir buçuk milyon dolar, güreş-halter-tenis turnuvasını kazananlaraysa "Baba" çifte standardını hazmetmeniz gerek: Siz de referandum zamanı ikinci olsaydınız siz de milyon dolar alırdınız.

Bununla birlikte şunu söylemeliyim, Dünya Kupası maçlarının hiçbirini canlı izlemedim. Şimdiye kadar hepsini izlemiştim, 7-9-12 gibi derecelerle neticelenmişti milli takımın macerası. Fena mı oldu izlemediğim... Bak ikinci olduk, totem tuttu.

Ama sonradan tatsızlık çıkacaksa şunu da araya katıştırmak istiyorum... Kankalarla PES oynamak, yalnızken Football Manager oynamak, bunlar ayrı. Ben futbolu sevmiyorum. Bu konuda son sözüm bu. 8 Ekim 2010 Almanya Türkiye maçını izlemedim mesela. Sabah twitter'dan öğrendim sonucu. Çok da umursamadım.

Bu durumdan şu sonuca vardım. RTE'nin propaganda malzemesi olmayı kabul edip milyonlara konsalar bile basket takımını izlemekten daha büyük keyif alıyordum. Kazanmalarını istemekten bahsetmiyorum; oyunu raconuna uygun biçimde oynamalarını da söylemiyorum. Oyunu seviyorum ben; kim basket oynarsa bakasım var sizin anlayacağınız...

Ama futbol için durum bu değil. Liverpool, Celtic, Livorno ve St. Pauli'ye saygımız sonsuz ama onlar da kusura bakmasın. Mal sporu futbol.

01 Ekim 2010

Korku Cumhuriyeti'nde yeni bir gün

Baskının her türlüsü kötüdür gibi bir önermeyi temellendirmeye uğraşmakla vakit kaybedecek kadar saf değilim. Sloganlarla konuşmanın aksayan taraflarını yıllardır yazıyorum. Yine de şu var, bir baskı aracı olarak sansür ve yasaklama, amacına ulaşan değil; aksine karşıtlık yaratan, etkin olmaktan uzak bir yöntem. Sadece bazı bireylere belli bazı eylemlerden el çektirebiliyorsunuz ama asla hiç bir şeyin yapılmasının önüne bütün bütün geçemiyorsunuz, sansürü kullanarak...

Dün Vimeo.com da kapanınca, uzun bir süredir sansür üzerine bir şeyler yazmamış olduğumu fark ettim. Kanıksadığımdan mı yoksa Google Public DNS sayesinde mi oldu bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum; iktidarın dünya görüşüne eklemlenmek isteyen bürokratların da "Yasanın etrafından dolaşarız" dediği, bürokrata gelene kadar Başbakan'ın kendisinin "Ben yasaklı sitelere giriyorum, siz de girin!" dediği bir ortamda, internet sansürünü engellemek için yasal olan DNS gibi seçeneklere yönelmenin "Olağan" karşılanması, Korku İmparatorluğu'nun (pardon, yeni anayasayla demokrasimiz pekişmişti sahi... Korku Cumhuriyeti'nin) çoktan muktedir olduğunu ilan ettiğini ispatladı bana...

Baksanıza, güçleri daha Fırat Haber Ajansı'nı kapamaya yetmiyor, ama Şırnak'ta "Terörü bitireceğiz" diyorlar... Vimeo kapatarak bitirecekler herhalde... (Allahım ben de yaptım... Yılmaz Özdil gibi, konuyu bağlamından çıkararak, alakasız konular aracılığıyla iktidarı eleştirdim... Hürriyet'te bir köşe de bana ehuaehuaheua)

14 Eylül 2010

Tabloları okumak

Yeni ve eskisine göre çok daha demokratik bir anayasaya sahibiz ya artık... Hani özgürlükler konusunda akıl almaz bir yol kat ettik ya birden yüzde 58'le... Diyelim ki bu muhteşem "Demokrasi zaferini" (!!!) kutlamak için Başbakan'ın yaptığı konuşmayı izlediniz, kamerayla kaydettiniz. Sizin kadar şanslı olmayan azınlıkla paylaşmak için de internete yüklemek istiyorsunuz.

Yükleyebiliyor musunuz? Hayır! Neden? Çünkü yasak! Kim yasakladı? Özgürlükçünün daniskası hükümet!

Referandumun sendikal hakları arttırdığını iddia ediyorlardı EVET kampanyası yürütenler. Onlara bir mesajımız var. Biraz dolaylı ve "köşeli" bir mesaj. Çokça "Tablo okuma beceresi" istiyor, hani cemaatin çaldığı KPSS soruları arasında önemli bir yekün teşkil eden beceri sorularından...


Kanada'da yapılan bir sosyolojik çalışma, son 15 yılın verilerini izleyerek gelecek 5 yıla ait bazı tahminlerde bulunuyor. Buna göre işgücüne dahil olanlar içinde lise ve daha az eğitime sahip olanların oranı azalırken, yüksek okul ya da üniversite eğitimi almış olanların oranı artıyor. Bununla beraber işe alınmak için lise eğitiminin yeterli görüldüğü yeni istihdam alanları artarken, en azından üniversite mezunlarının başvurabileceği işler neredeyse yarı yarıya azalıyor.

Dünya ekonomisi kendine niteliksiz ve eğitimsiz, gönüllü köleler yaratarak işgücü ihtiyacını kapatmayı başarmanın bir yolunu buldukça, eğitim alanların oranı artsa bile istihdam açısından bir avantaj görülemeyeceği için eğitime talebin azalması beklenebilir bir sonuç. "Lise mezunu olmak yetiyorsa ne diye okumaya o kadar para dökeyim" diye düşünen onbinler, hayatını devam ettirebilmek için bir iş bulmak umuduyla eğitimden ve akademik gelişimden geri kalıyor.

Hatırlıyorum, Başbakan "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir zorunluluk yok" demişti. İstihdam yaratma sorumluluğunu omuzlarında taşıyan hükümetin başı, topu "İş beğenmeyen" üniversitelere atmıştı. "Üniversiteliyim diye burnunuzu oraya buraya sokmayın" demeye getirmişti bir yerde...

Bunlara ek olarak, üniversite personeli olarak çalışanları da içine alan ve 50/d olarak bilinen statü de özellikle araştırma görevlisi kadrolarındakileri canından bezdirmiş durumda. Ancak hükümetimiz giderek daha çok "Haddinizi bilin" mesajı göndermeye devam ediyor. Yani çalışma yaşamında giderek koşullar ağırlaşırken, ağırlaşmanın önünde hız kesme değil de yapılan kıyımı arttırma rolünü oynuyor hükumetler. Sadece bizimkisi değil, bütün hükumetler bunu yapıyor gerçi. Ama sadece bizim hükumetimiz bunu yaparken tam aksini yaptığını iddia edebiliyor. Ve sadece bizim seçmenimiz bu aleni yalana inanıyor. Üniversite asistanlarına sendika yok, ama cemaatin şişirdiği üniversitelerdeki asistanlar ısrarla EVET-perverlik yapıyor.

Ne diyelim... Demokrasi bayramınız mübarek olsun...

12 Eylül 2010

Kabul edilen AKP anayasası değil ABD anayasasıdır

ABD'de Cumhuriyetçiler sağcıyken, bizde Cumhuriyetçi partinin solcu olduğunu iddia etmesine kim inanır? Barrack Obama! (O esprideki tandansı yakalayamadım ama idare edin artık)

AKP sempatizanı olduğunu bildiğim bazı arkadaşlarıma ve tandığım insanlara söylediğim şey, anayasa yapımının politize olmaması gerektiğiydi. Nitekim arkadaşlarıma söylediğim "AKP'ye oy vermekle referandumda evet demek arasında ciddi bir odak farkı var. Söz konusu metin ABD dayatmasıdır, AKP'nin tasarrufuyla yapılmamıştır" dedim.

Bunu söyledikçe sanki iktidar sahiplerine sövmüşüm gibi kızdılar bana. İleri karakol Türkiye'de, Beyaz Saray'ın onayı olmadan yellenmenin bile mümkün olmadığını düşünecek kadar safsanız eğer, asıl kızılması gereken sizsiniz demektir, ben değil...

Nitekim, Başbakan sonuç konuşmasında "Okyanus ötesi" dedi diye herkes "Cemaat, Fettullah Hoca" yakıştırması yaptı ama işin kokusu şu haberle çıktı: Obama'dan Erdoğan'a tebrik mesajı.

Seçim, genelinden yereline farketmez, söz konusu olsa bu tebrik mesajını anlarım. Ancak Obama'nın bu mesajının arkasında "Evet çıkmasaydı görürdünüz siz" anlamını aramak için kötü niyetli olmaya gerek yok.

Kısaca, sırf bu yüzden bile BOYKOT edilmeliydi ya bu referandum... HAYIR deseydiniz bile apışıp kalacaktı Coni'lerin beyin takımı. Hoş, Coni'lerin basket takımı da acımadı ya bize finalde, referandumda sokmuşlar çok mu?

11 Eylül 2010

Referandum öncesi monologlar


Şu saate kadar saçmaladıklarım:

  • Referandum iyi de çevresi kötü.
  • Partilerin "Hayır'lı olsun" ya da "Bir oy'un var" biçiminde kampanya yürütmesi; Fotomaç türü manşet kültürünün siyaset arenasında da egemen olduğunun kanıtı. Böyle yozlaşmış bir ortamda sandıktan oy yerine yılan çıksa ne işe yarar?!
  • "Bir laik hayır diyorsa o belki demektir. Belki diyorsa evet demektir. Evet diyorsa artık türbana girme vakti gelmiş demektir" - Başbakan son mitinginde wishfull thinking yaparken.
  • Aktif siyaset yaparken iyiydi de, referandum gibi siyaset kurumuna nazaran daha "meta-dil" olmuş bir kurum Kemal Kılıçdaroğlu'nda eğreti durdu.
  • Önce YÖK, sonra TSK son olarak da ÖSYM'nin itibarı düştü. Bu referandum vesilesiyle YSK'nın da bir skandal patlatıp siyasete kurumuna "ajite" olması an meselesidir gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?
  • Ben sana anayasa yap demiyorum, yine yap ama hobi olarak yap!
  • Nefesler tutuldu herkes yarın akşam 6'dan itibaren TV'de açıklanacak sonuçları bekliyor... Buna rağmen halkı en çok heyecana sevk eden haberin "Haluk Bilginer ve Kıvanç Tatlıtuğ Ezel'e geçti" olduğu bir ülkede yaşadığımızı unutmayalım.
  • Ben anayasa yapımından anlamadığımı söyledikten ve oy kullanmamamı bu konudaki yetersizliğimle açıkladıktan sonra, okuma yazma bilmeyen yaşlı teyzelerin koşa koşa sandığa gittiğini görünce "Halkın iradesini hazmedemeyen elitist" damgası yiyorum ya... Gel de inci sözlük'te küfretme buna!!!
  • Oy pusulasının üzerinde sadece EVET ve HAYIR yazacak... Bu yüzden pusulaya vuracağınız damganın üstünde de EVET yazmıyor olması gerek. Sandığa gittiğinizde üzerinde TERCİH yazan damgayı isteyin, yoksa oy kullanmayın. Evet oyu verecek olsanız bile yapın bunu. (Çünkü müşteri her zaman haklıdır...)
  • Referandum arifesinin seçme twitleri: (Penguen'de Muşmula köşesini yazan Faruk Kaya) Musmulapenguen: Bu akşam sabahlayıp çalışıcam, daha önce çıkmış sorular ve referandum notlarına ihtiyacım var // Denizkestane: @musmulapenguen yök el atlından çıkan referandum sorularını dağıtıyormuş

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası