duygu defteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
duygu defteri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2018

Duygu Defteri: Korkudan


İlginç, insan öğrenmeye benim kadar bağımlı olup da, belli alanlarda kendisini öğrenmekten sakınabilirmiş, varmış böyle bir şey... Bazı şeyleri anlamadığım zaman; arkalarında anlamaya değer başka şeyler olmadığına duyduğum -mesnetsiz- güven yüzünden anlamaya çalışmaktan vazgeçtiklerim yüzünden, öğrenmekten geri kaldığım şeyler da varmış...

Yani, elbette vardı da bunlar... Nasıl oluyor da unutuyor insan...

Demek ki "önyargılarla savaşmayı unutmak" da hep korkudan...

!!Artı!!

Korkulardan duvarlar öreriz
Kinle dolar yanımız yöremiz
Bu yüzden diğerlerini eleştiririz
Halbuki korkmasak dünyayı değiştiririz

Gerçekten bazen, size çok anlamlı gelmeyen mesajlar, başkalarının hayatlarını kurtarabilir... Onun için, ben bu mesajından da, bana değilse bile, ihtiyaç duyanlara dokunmasını gönülden arzuluyorum.

Okuma ödevi olarak da, Barış Özcan'ın sayfasında, yukarıdaki şarkıyla ilgili yazıya alıyorum sizi...

Not: Şu -guliicik- yazıyı yazarken o kadar çok yazım hatası yaptım ki... Klavye değiştirmem gerekiyor sanırım; önerilerinize açığım :)

24 Aralık 2009

Ya hayatta kalıyorsundur ya da ölüyorsundur


"Doğru, muhtemelen hayatın bir anlamı yok! Yine de hâlâ hayattayken, insanın kendisini adayacağı bir şeyler bulması mümkün. Tıpkı senin o çiçeği bulman gibi… Tıpkı, benim seni bulmam gibi…"

Başlık The Shawshank Redemption'dan. Yukarıdaki sözse Orochimaru'nun, Naruto'nun anime uyarlamasının 126'ıncı bölümünde, bütün kabilesi kılıçtan geçirilmiş ve hayatın anlamını yitirdiğine inanan genç Kimimarou'yu kendi safına davet etmek için söylediği söz.

Hayatta kalma mücadelesinin kendisi bazen o kadar yorucu olur ki, insanın kendisini sorgulamak için zamanı ya da isteği kalmaz. Bunun için belki de tarih boyunca çoğu insan, kısacık ömürlerinde yaşamaktan başka bir şey yapmamıştır.

Büyük insanların hayatlarını anlatan romanlar okumuş ya da filmler izlemişseniz görmüşsünüzdür, onlar hayatlarını adadıkları bir "Kavga" bulmuşlar ve bu kavganın içinde kendilerini var etmişlerdir. Gerçi şurası açık ki, kendisini gerçek bir kavgayla var eden biri bile, bence, aslında hayatı boyunca hiçbir şey yapmamıştır. Bir muzaffer komutanın var olduğunu kanıtlamaya zaferler yetmez!

Sanatçılar arkalarında abidevi eserler bırakırlar, devlet adamları arkalarında güçlü devletler, sanayiciler büyük şirketler… Bilim adamları keşifler, mucitler de aletler bırakır, evet; ama arkalarında bıraktıkları onca şey onları var etmeye yeter mi?



Henry Ford üretim bandını otomobil üretiminde kullanıp zengin oldu ve arkasında hanedan gibi bir dünya otomotiv devi bıraktı. İyi ama kendi, varlığını sürdürmeye yetti mi bu?

Bu soruların tamamının cevabı olumsuzdur. Yine de hayata olumlu tarafından bakmayı bilmek de apayrı bir beceri olsa gerek. (Bunu Orochimaru'dan öğrenmek de ilginç tabii…)

Yine de önemli olan, bir kere var olduktan sonra kişinin varlığını temize çekmesi, varlığının sağlamasını yapması, var olduğunu zamanına ve zamanının ötesine ispat etmesi değil; hâlâ varken kendisini adayacağı bir şeyler bulmasıdır.

Herkes kaçınılmaz sona ulaşınca, varlığını bir daha asla ispat edemeyecek hale gelecek. Ama inanın bana, hayatta kazandığı tüm kavgalardan
(ve hakkını yediği/emeğini çaldığı/üstüne basıp geçtiği tüm insanlardan) sonra, Henry Ford sanki rahmetli dedemden de, babamdan da daha çok yaşamış gibi geliyor bana.


21 Aralık 2009

Gururunuz nereden nereye kadar

Kar yağsa da azabın üstünü yorgan gibi örtse artık...

İsimler ya da eylemlerin niteliği önemli değil, son bir kaç günde daha önceki eylemlerinden 180 derece dönen bazı meşhurların marifetlerini okudum. Babadan gazeteciler, iade-i itibar peşinde siyasetçiler, kendini nimetten sanan artist müsveddeleri...

Eğilip bükülmemeyi, kimseye ayna ya da çanak olmamayı, el açmamayı fakat onurluca yardım istemeyi; ayrıca açılan ellerde örselenen onuru tamir etmeyi; insanların ahmakça değerlendirmelerinden azade ömür sürmeyi...

Uzatmayayım... Değer yargılarından uzakta durmayı, kendi gönlümce ve gururluca yaşamayı ilke saydım.

En iyi olabilmek adına kötüler arasına girmekten, üste çıkmak için birilerini aşağı çekmekten, kendimi görünür kılmak için başkalarının güneşini kapamaktan, saldırıya uğramamak için saldırmaktan, arıza yaşamamak için bozmaktan...

Yine uzatıyorum sanki... Kısır çelişkilere kapılmadan, bir arada var olmayı kıymet bildim.

Şimdi şimdi, ne büyük bir saf olduğumu iyice anlıyorum. Geçer akçe parke taşıysa, kaldırım olmanın cazibesi yadsınamazmış. Pareto'nun elitleri gibi, iyi bir bakkal olmakla iyi bir fahişe olmak arasında, toplum açısından hiç fark yokmuş!

Bilemedim, yavaş yavaş öğreniyorum.

Aykırı sorular, ezber bozma, toplumsal uzlaşı, akıl tutulması... Beylik ve içi boş laflarla adam olunuyormuş, 26 yaşında öğrendim.

Oysa daha önce bu beylik laflara ben nasıl gülüp geçiyrsam ve onları hafife alıyorsam, bu saçmalıklara maruz kalan herkesin aynı bilinçte olduğunu sanıyordum. Asıl akıl tutulması budur işte; yanlışta ısrar!

Değil mi ki birileri çanak suallerle ideolojilerin aynası oluyor, akabinde yirmi sene sonra rüzgar yön değiştirince çanağı tam ters yöne tutana ödüller veriyor... O zaman kendime itiraf ediyorum işte, pisliğin üstüne dikilen süsün de pisliğin parçası olduğunu ve boka batmaktan son anda kurtulmakla en akıllıca tercihi yaptığımı.

Yalnız şu da var, bir kere adamdan sayılmanın tadını alan birisi, haksız yere hafifsenmenin ve küçümsenmenin ızdırabını derinden hissediyor. Bu ızdırabı anlamaya kimselerin aklı yetmeyince de, ahmaklarla sarılmanın çilesi katmerleniyor.

10 Ekim 2009

Yüreklerin yükü...

"Kahve çekirdiklerinin dayanılmaz cazibesi" sloganından önce de "Kırk yıl hatırlı kahveler" yok muydu sanki... "Mad Men" haklı: Reklam en önemli şeydir

Yumurtalıklarını aldırdım kalbimin… Duymuyor artık yüreğimin kulağı. Sağır değil, gönlümde bir sızı duyuyorum ama belki kelimelerin kifayetsiz olduğunu aşk derdine düşmeden anladığımdandır konuşmayışım. Havada bir ağırlık var, ama bu gönlümüze saplanan hançerdendir.

Şöyle sanıyorum dünyayı: Dünya’nın bir taraflarından benim için bekleyen bir kader var da ben oraya ulaşmamak için, evet sırf bunun için, bir taraflarımı kırıyorum, hasta oluyorum, babam ölüyor, bir şey oluyor ve o kadere ulaşmayayım diye evde yatalak kalıyorum.

Havadaki o ağırlık yüreğimizin duymaz olmasından değil.

Değil işte, değil!

Senin maviye çalan gözlerinde bile bir kızıllık gören ve elinde kağıttan mızrağıyla Paris’in kalbini fethetmeye giden bir barbarım, gördüğüm kızıllık da kan değil, tan!

Güneş, zafer ve gözyaşının buluştuğu yerdir ufuk. İşte ufka kadar yürüyenlerden olduk biz de… Anla ve uyan!

Kurşuna diziliyor ruhum bir yerlerde, dere yataklarında öldüresiye çalıştırılan Afrika’nın maden işçisi köleleriyle ve Sudan’da silahlanan Araplar’ın katlettiği zenci bebeklerle, ve Kosova’da komşusunun kurşunuyla yere devrilen Fatma’da, ve 6-7 Eylül’de Yahudi aşığıyla basıldığı için lince kurban giden Fotika’da…

Ve o zaman duyuyorum Beyaz Adam’ın son bufaloyu vurduğunu, suçu da “Avlanmayı bilmeyen” kızılderiliye attığını. İlk kez o zaman işitiyorum oğlunun düğününe para harcamakla suçlanan Anadolu köylüsünün “Görgüsüzlüğünü”, ama hak vermiyor da değilim akılsızlıklarına: Sahip çık malına, sahip çık oğluna! Çünkü kuşatma altındasın, bin yıldır yaptığın düğünlerin hesabını soruyorlar sana, diyorlar ki “Hititlerden beri siz burada gönlünüzce düğünler yaparken ve senin baban, onun babası, onun babası… Oğullarınızı kutlamalarla evlendirirken… Onbin yıldır siz böylesine bir bollukta yaşarken bize kendi dünyamızın zenginliği yetiyordu. Şimdi zenginliğimiz fakirlik oldu, denizlerimiz kurudu, toprağımızı betona teslim ettik. Seninki lazım bana. O zaman al sana: Değişen dünyanın yeni üretim ilişkileri ve emeği savunmayan sendikalar, ve işleri güçleri iktidar mücadelesine taraf olmak olan siyasetçiler, ve kendi ustaları gibi olmak istemediklerini göğüslerini gere gere itiraf eden edebiyatılar…”

Ve bir ilave de benden sana: “Büyük hissediyorum ama aç dersen açarım…”

Kutunuzu açtırmayın artık, çünkü yüreğimizin yükü büyük artık!!!

24 Eylül 2009

Çift anlamlı sözcükler

Rukia Ichigo'yu sevdiğini hiç söyledi mi?
Konu sevgi olunca; Ichigo'nun Rukia'dan hazetmediğini söyleyebilir miyiz?
İyi ama, onları bir araya getirmeyen, hayatlarındaki çift anlamlılık değil mi?

Çift anlamlı sözcüklerle arası iyi olmayan bir çocuktu. Küçüklüğünden beri. Onun için rol yapmak sahnede olup biterdi, hayata rol yaparak tutunanlar ise yalancı olabilirlerdi ancak. Birileri hep riyadan, ikiyüzlülükten, maskeler takmaktan bahsederdi. Onun hayatında maskelere yer yoktu, mutsuz olduğunda mutsuzum derdi. Ve sık sık kaba şakalar yapardı, çünkü çok dürüst olmak gerekirdi kaba şakalar yapabilmek için.

Ve kaba şakalarda çift anlamlı sözcüklere yer yoktu.

Onun da kalbini kırarlardı ama o aldırmazdı. Sadece arkasını dönüp giderdi; gerçi kimi zaman giderken yine dürüstlüğünün tuttuğu olurdu.

Ona karşı dürüst olmanız yaralamazdı onu. “Tembel” diye suratına haykıramazdınız mesela, kendisi bilirdi ne kadar tembel olduğunu. O yüzden “Başkaları daha çok çalışıyor” dediğinizde ona tembel demeye çalıştığınızı anlamaz, sadece bir durum tespiti yaptığınızı zannederdi.

Eskiden mısralar değil, dörtlükler bile yetmezdi onun dürüstlüğünden damlayan satırları almaya. Şiirlerini gösterdiği arkadaşlarının ona “Neden şiir yazıyorsun ki?” diye sormaları üzerdi en çok onu. Oysa hayatında o kadar çift anlamı sözcük işitecek, o kadar çok maske takan insan görecekti ki, dörtlükler değil ikilikler yetecekti derdini anlatmaya:

Hayır, sizi sevmiyorum bayağılıkların fahişesi,
Siz de aşkıma layık değilsiniz, soyluluğun abidesi…

Gökten üç elma düşerse kafasını korumaya kalkardı. O ağacın altını, karınca yuvasını bozduğu için hatırlayıp anardı. Senede bir gün, Kabotaj Bayramı’ndaki yağlı direk yarışlarında buluşurdu çocukluğuyla. Kapılarını açardı birileri sonuna kadar, o cereyan yapmasın diye örterdi; annesi öyle tembihlemişti.

Onun hayatında çift anlamlı sözcüklere yer yoktu. Renklere, seslere, dokunmalara ve öpmelere belki.

Ama çift anlamlı sözlere, hayır…

10 Mart 2009

the way of ninja

- a true shinobi never takes back his word...
- and i don't intent to... that is my nindo!!!

23 Şubat 2009

starcraft evreninde mineral çıkarılmasını kısıtlayıcı önlemler ve türkiye'de bor mineralinin izdüşümü

bildiğiniz ya da şimdi öğreneceğiniz gibi bir aydır yerel gazete bizm sakarya'da çıraklık yapıyorum... kendi haberlerimi yaptım hatta köşe bile verdiler lan... yine de tam gazeteciliğe başladım falan yazamıyorum, bi yabancılaşma yaşamayım sonra diye.

neden yabancılaşma kim ki du?!

ilgi alanımlarının skimsonik şeylerle sınırlı olduğunu hepiniz biliyorsunuzdur. işte starcraft olur, ne bileyim diablo türü fantastiktir, narutodur bleachdir japondur, hentai falan o şekil... bildiğin skimsonik...

geçen umut sarıkaya da bi yabancılaşma yaşadı. "gelmişim kaç yaşına hala cingılbört falan ne iş" diye yazdı. 

ben de geldim 25 yaşıma, yaşadığım kültür şoku ve yabacılaşma hat safhada. sabahları yerel siyaset ve üçüncü sayfa haberleri... akşamları japon animeleri... haftasonu kültür sanat panelleri ve doğa etkinlikleri. go go go, bu haftasonu da düğüne gidicem.

aga, ben bu hayattan bıkarım. kaç ay empire aldım, ciner kapattı sana dergiyi iyi mi. mutfağına da girdim işin, bu matbuat aleminden tiksinirsin baksan... kimler ekmek yiyor ve kimlere yazık oluyor... adam bi yazı yazmış zerre noktalama işareti yok.

tabi aslında kendisi oğuz atay ile yarışıyor ama benim gerizekalı salak beynim çakmıyor mevzuyu... ah ben yok muyum ben...

sevgili blog, sana bu satırları iş yerimden yazıyorum. bir iş yerim var, bir aydır geliyorum, para veren olmadı... ikinci ayın sonunda daha da vermezlerse şapkamı alır çıkarım...

haskter, şapka yok lan... olm kim aldı şapkayı.

11 Kasım 2008

yalnızlık kader değil tercihtir

kış güneşi vurmuş salonda, kanepenin üzerinde sevgiliyle sarılarak öğlen uykusuna yatmak. vadiyi çınlatan öğlen ezanı sesiyle en ufacık şehvet duygusundan bile sıyrılarak, sadece derin bir sevgiyle sarılmak. sevmekten ve sarılmaktan lezzet duymak.

bir saatlik kısa uykudan sonra kalkıp iş başı yapmak. telefonlar, havadisler, haberler ve yazılar eşliğinde bir gün geçirmek. beraberce en büyük problemlerle yüzleşmek. birbirimize üçüncü kişi olmadan, ortak bir varlıkmışçasına yaşamak.

evimiz değil de yuvamızın olması, yuvayı kuşlarla ve köpeklerle, belki bir kaç da insanla paylaşmak.

ben değil biz olmak.

birbirimizin çıplak tenlerini okşarken şehvet değil de sevgiyi duymak, duyabilmek. hiç bir zorunluluğumuz olmadığı halde birbirimizi seçmek ve bu seçimi sevmek.

sonra, işler eksisi kadar lezzet vermemeye başlarsa, tüm bu anıları hiç yaşanmamış saymak ve ayrılıp kendi hayatlarımıza savrulmak...

işte bunu için aşık olmuyorum, olmuyorsam eğer.

10 Kasım 2008

insanlığı temize çekmek

köpekler havlıyor.

artık günde iki öğün yemeye alışmalıları. karınları ekmek ve yoğurt ile şişiyor olsa da, alışmalılar buna. üstelik yarın annecikleri geliyor, yanında vitaminli mamalar ve kürklerini parazit işgalinde koruyacak ilaçlarla...

içme suları azalmış, bahçeyi de darmadağın etmişler... nereden buluyorsunuz o çuval/örtü/bez/çaput parçalarını her zaman... balkon harp alanı, sanki miğfer dibi burası.

onları seviyorum. köpeklerimi. köpek milletinin mensubu olan komşularımı, köpek suretinde ev arkadaşlarımı, insan olmayan üvey kardeşlerimi.

evimi, bahçemi, yemeğimi, rızkımı ve yalnızlığımı paylaşıyorum bambaşka bir mahluk cinsiyle. insan olduğumu "temize çekiyorum" onları her okşayışımda.

onlarla 6 ay çabucak geçti ve bir köle gibi bağlandım onlara. merak ediyorum, ben mi onları sahiplendim yoksa onlar mı beni diye... onlar mı benim köpeğim yoksa ben mi onların insanıyım diye...

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası