youtube etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
youtube etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2016

My Music klasörü 1TB olanlar, birleşin...

...iPod'larınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok!

Evet, Marx'ın da kemiklerini sızlattığımıza göre, meramımıza geçebiliriz.

Bilgisayardan bilgisayara, hard diskten hard diske, flash drivedan flash drive taşına taşına bîhal olan her vatan evladı gibi, bendeniz de "Ulan şu duplikeytlerden bi kurtulamadım, rahat 200 cigabayt dublikeyt vardır omunyum" diyerek bir bahar temizliğine giriştim... Yine... Belki de 69. kere...

Tabii şu var... Şimdiye kadar belki, yani bu 68 bahar temizliğinin tamamında, sildiğim dosya boyutu belki gerçekten 200 GB seviyelerine gelmiştir gelmesine de... İmkanı yok tabi bir seferde 200 GB duplicate bulmanın.

Ama şu da var... Dosya yönetimine yardımcı olan tonla programı detayıyla incelediğimde ulaştığım sonuç şu oldu dün akşam, yaklaşık saat 23:55 civarında; çünkü 40 yaşında (34) Diferansiyel Denklemler sınavı kötü geçmiş bir insanım (sorular kolaydı) ve benim durumumdaki her insan evladı gibi ben de hard disk'lerimdeki arşiv boyutunu azaltmanın çok sağlıklı bir tepki olduğuna inandım!

Evet, uzatıyorum, cümlenin de denetimini yitirmişim, kısa kesmeliyim.

Vakîa, gece gece ulaştığım sonuç şu oldu, "My Music" klasörü kabara kabara 1TB olmuş dostlar... Hayli büyük olacağını sandığım, ama araştırmaya korktuğum "Dublicate cehennemi" ilavesiyle birlikte elbette... Üstelik, 2-3 kezden fazla dinlemediğim albümlerden oluşan devcileyin bir arşiv meydana getirerek...

Ne bu MP3 şımarıklığı?! 

Aslında şu, burada hayli onulmaz bir kuşak farkı var.

Genç nesilin böyle bir MP3 arşivi olacağını sanmıyorum. Yaşı 20-22'den falan küçük olan hayli kalabalık bir insan topluluğunun, MP3'ün tam olarak ne olduğunu bilmediğini bile iddia edebilirim ya... Dijital müzik "arşivlerinin" de büyüklüğü sanıyorum bir kaç GB seviyesinin üstüne de çıkmıyordur.

MP3'ler üzerinden yapılabilecek bir tespit var. Yaşı 27-28 üstü olanlar gayet iyi bilirler, memlekette internet "var ama yokumturak" bir seviyedeyken, "hekır programları varmış, beleşe internetten şarkı indiriyorlarmış bebeler!" söylentisiyle başlamıştı her şey bizim için. Ortaokullarda, liselerde, grup grup ayrılmış; müzik türlerine, sanatsal akımlara, albüm yıllarına göre sınıflandırılmış MP3'leri buldukça indiriyor, kendimiz dinlemeyeceksek bile, dinlemek isteyen bir arkadaşımıza "Diskete" ya da yeterince zengin olanlarımız için, CD'ye çekip paylaşıyorduk.

Çünkü, her istediğimiz zaman, her istediğimiz şarkıyı bulma lüksümüz yoktu...

iTunes'lar, YouTube'lar bizim için fanteziydi. Yokluktan hepimiz istifçilere dönüşmüştük, çöp ev haline gelen evler gibi, bilgisayarlarımız da mp3 çöplüğü haline gelmişti.

Bir diğer tespit de, sanatın ve özelinde de müziğin karakteristiğindeki değişimden yapılabilir. Müziğin bu kadar kolay ulaşılabilir kılınması, acaba gerçekten de ana-akım dışında kalan sanatçılar için de bir fırsat eşitliği yarattı mı? Çünkü, belli bir dönemden sonra, bu yeni nesil "indie" hercümerci öyle bir şiddetlendi ki, kısa sürede bağımsızın nerede başladığı, eğlence sektörünün nerede bittiği belli olamaz hale geldi.

Müziğe aşırı doymuş bir müzik piyasası, kendi başını yiyen Şahmeran misali, yarattığı erişilebilirlik yanılgısı arkasında kayboldu gitti. Öte yandan, bu erişilirlikle işe olmayıp, müzik beğenilerini tatmin etmek için biraz "araştırma" yapmaya alışık olanlarımız, sürekli elde edemeyecekleri müzik eserlerine bir kez ulaşınca, gelecekte de ulaşabilmek adına, eskiden kalma bir refleks ile, arşivci yeteneklerini sergilediler ve yığının üzerine yeni MP3'ler atmaya devam ettiler...

Bugün gerçekten kimsenin MP3 indirmesine, arşivlemesine gerek yok gibi görünebilir... Öte yandan benim dinlemek istediğim "Uncored Fussion Indie Rock" gruplarını öyle Fizzy'de falan bulmanın da imkanı yok. Bazıları, bazen, ve sandığınızdan daha nadir bir biçimde, konvansiyonel anlamda bir albüm sözleşmesi imzalar da, bilinirliği düşük bile olsa, bir dağıtımcıyla bu albümlerini pazarlamanın bir yolunu bulurlarsa, belki o zaman şarkıları müzik paylaşım uygulamalarına kadar gelebiliyor.

Ama "unaffiliated" sanatçıları dinleyen, azıcık "şahsına münhasır" bir dinleyici kitlesi var ki, onlar favori müziklerine hala forumlarda link paylaşarak ulaşmaya çalışıyorlar. Ve bu yüzden müzik arşivleri "kilo kilo bayt bayt, tera tera bayt bayt" oluyor.

Hmmm, "lafı uzatmayım" dedikten sonra 490589458930 satır daha yazmışım, gevurun "wall of text" dediği naneye döndürmüşüm blog'u...

Potato!

27 Mart 2014

Para pulla ölçülmez aşkımız sana...

Bir sansür iflas, iki sansür iflas, üç sansür yerinde saymaktır. Muhafazakar partiyiz, vessellam. Twitter yasaklanınca Youtube, o da yasaklandıkça Facebook yasaklanır, bu yasaklar oldukça iktidarım da daim olur. Zaten haftasonuna kadar yasaklasak yeter. Hem sevgili arkadaşım Acun kardeşimin reytingleri de düşmüştü, millet biraz da onu izlesin artık...

Notlar:
[1] Başlık ve giriş cümlesi için ilhamı ntvmsnbc.com'dan aldım. Başbakan Çok Seven Acun için ilham falan almadım, ama milletçe birilerinin ahını çok aldığımız için Acun'un bize ceza olarak Allah tarafından gönderildiğini düşünüyorum.
[2] "Sırada facebook var" derken, bugün Van'da çekilen, aşağıdaki fotoğraftan ilham aldığımı da ayrıca söylemeliyim belki de...

Kapa kapa kapa kapa kapa kapa kapa

Elimizde olmayan sebeplerden ötürü
Twitter'dan sonra,
Youtube'a da
dns/vpn ile giriyoruz.

Allah razı olsun Tayyip Erdoğan'dan
bütün memleketi
bilgisayar uzmanı yaptı!

Her hafta
en az üç
dns ayarı değiştiriyoruz...

Notlar:
Görseldeki söz, Incubus'un Warning adlı şarkısından... Tabi bir video linki de vermek isterdim ama, Youtube ülkemizde karlı çektiğinden mütevellit... Bu arada şarkı sözünü de acizane tercüme etmeye çalışayım; "Bence/kendimizi sevmeyi/öğrenmeliyiz hepimiz/yasaklanmadan önce..."

14 Mayıs 2013

Yaran okuyucu yorumları

D-Smart hafta içi her akşam House M.D.'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. Utanmadan bölüm aralarında "Doyamadınız mı, bir bölüm daha House, az sonra" türünden bir reklam da yapıyor. Biz de doyamıyoruz, hafta içi türlü işimiz olduğundan olsa gerek, haftasonları yükleniyoruz House'a...

Bir de internet diye bir şey var, yeni icat edilmiş sayılmaz ama hayatımıza etkilerini yeni yeni kanıksadık. Viral reklamlardan komik kedi videolarına kadar internet hayatımızın bir parçası oldu. Unutmadan, bir de herkesin internet içeriğine katkı yapması, izleidği/okuduğu şeylere yorum yapması gibi bir seçenek de var. Ben blogdan kaldırdım ama özellikle sayfa trafiğine önem verenler her şeyin yorumlanmasına izin veriyor.

Yorumlar çoğu zaman... Nasıl desem... İçeriğin kendisinden daha "içerikli" oluyor. Bir netizen söz konusu içeriği 2-3 kelimeyle çok iyi özetleyebiliyor, ya da bir başkası uzuuuun bir yorumla içerikteki her şeyi itin götüne sokabiliyor. Mesela meşhur "Keşkülden müminler" fenomeninde, iki durumundan da tek yorumda birleştiği, üstelik komiklikten yaran bir yorumla karşılaşmıtık.

Youtube kadar popüler olmayan portalların yorumları çoğu zaman, ne kadar "yarıcı" olsalar da popülerliğe kavuşamıyorlar... Ama benim içimden geldi, gerçekten yaran, üstelik de yardığı yerden ses getiren şu yorumu sizlerle paylaşmadan edemedim...

House'ı tanıtım metininde hata var "En iyi hastane dizilerinden biri" diyor, "En iyi hastane dizisidir" diye düzeltirseniz sevinirim. Annem öksürdüğünde ona tip tip bakıp teşhis koymaya çalışıyorum, Doktorlar'ı izleseydim öksürmesini umursamaz gider bir hemşireye aşık olurdum. 
Televizyon izlemeyi sevseniz de sevmeseniz de, televizyonun ve dramaların varlığına karşı kayıtsız kalamazsınız. İzlemişken iyi bir drama izleyim bari diyenler için House M.D. iyi bir alternatif. D-Smart 15. kanalda... (oha resmen reklam yaptım xdxd)

28 Eylül 2011

Ben sevmiyorum ama sen seviyor musun sanki

Sözü fazla uzatmayım. Daha önce belirttiğim üzere futboldan hazetmiyorum. { via Adıyla Müsemma } Bu durumu tekrar tekrar kafanıza kakacak değilim. Zaten güreş, basketbol ve snooker { via Yahoo } haricinde hiç bir spordan da çok keyif almıyorum. Ama taraftarlığım bakidir. Liverpool taraftarıyım, çok aykırı durumlar haricinde Türk takımlarının her birinin ve hepsinin üzerinde destekliyorum Liverpool'u. Ayrıca Sakaryaspor'u da gazetecilikten kalma alışkanlıktan çok tuhaf bir hemşehrilik bağıyla destekliyorum. Örneğin şu an TRT Spor'daki Akhisar - Sakarya maçını seyrediyorum. (Ders çalışmaya ara verdim)

Ama futbolla ilişkili diğer yazımda değinmediğim bir konunun farkına vardım bu maçı seyrederken. Taraftarlar sporsever değil, futbolsever hiç değil. Aslında maça gidenlerin hiç biri sevmiyor futbolu. Benim kadar bile sevmediklerine yüzde yüz eminim. Onlar sadece çocuksu bir taraftarlık hissiyle stadyuma gidip bağırıp çağırıyorlar; ya da futbolun toplumun şuuruna kanırtıla kanırtıla sokulan öneminden ötürü, istemsizce futbola ilgi duyduklarını sanıyorlar. Yani o maçı izlemezlerse önemli bir toplumsal olay hakkında fikir sahibi olamamaktan korkuyorlar. Olduğundan daha mühim sandıkları için ilgileniyorlar futbolla...

Nereden mi anladım bunu. Dinleyin: İzlediğim maçta, dakika 30. Akhisar içerde 1-0 öne geçmiş. Cılız ataklarla rölantiye almış, idare ediyor. Deplasmanda oynayan Sakarya, ortadan delemediği zaman kanattan, o da olmazsa doldur boşaltla ne yapıp edip kaleye gitmek istiyor. Derken bir korner oluyor. Altıpasın hemen dışında kafalardan seken top, Sakarya'nın ileri uç oyuncularından birine kaleye sırtı dönükken ulaşıyor. Oyuncu gerçekten harika bir refleks ve koordinasyonla, heyecan verici bir rövaşata şut çekiyor. Yakın direği yalıyarak kaçıyor gol! Girse Youtube'de milyonlarca tık alacak bir pozisyon yani...

Ben bile evde izlerken ana avrat küfretmekten alamadım kendimi...

Ama sahadaki taraftarların hiç ilgisini çekmedi bu pozisyon. Akhisarlıların da Sakaryalıların da... Maçın başından beri davullar çalınarak ve hayvanca bir coşkuyla böğürerek takımlarını sözde destekliyorlar. Ama davul ritmleri ve bağırışlar hiç değişmiyor. Toplu bir uğultudan başka bir şey değil. Sahada ne olursa olsun hem de. Bu harika pozisyon ve kaçan golde ne Sakaryalılar ah vah edip hayıflanıyor, ne de Akhisarlıların "yüreği ağızlarına geliyor." Davul gümbürtüsü hiç değişmeden devam ediyor. Sanki sahada hiç bir şey olmamış gibi.

Demem o ki, futboldan hazzetmemek konusunda yalnız değilim. Bir ikinci lig maçına gidecek kadar, hem de 500 kilometre deplasmana gidecek kadar "fanatik" taraftar olduğunu iddia eden bir çok insan da sevmiyor futbolu. Sadece stada gidip bağırmayı seviyorlar. Durum budur.

01 Ekim 2010

Korku Cumhuriyeti'nde yeni bir gün

Baskının her türlüsü kötüdür gibi bir önermeyi temellendirmeye uğraşmakla vakit kaybedecek kadar saf değilim. Sloganlarla konuşmanın aksayan taraflarını yıllardır yazıyorum. Yine de şu var, bir baskı aracı olarak sansür ve yasaklama, amacına ulaşan değil; aksine karşıtlık yaratan, etkin olmaktan uzak bir yöntem. Sadece bazı bireylere belli bazı eylemlerden el çektirebiliyorsunuz ama asla hiç bir şeyin yapılmasının önüne bütün bütün geçemiyorsunuz, sansürü kullanarak...

Dün Vimeo.com da kapanınca, uzun bir süredir sansür üzerine bir şeyler yazmamış olduğumu fark ettim. Kanıksadığımdan mı yoksa Google Public DNS sayesinde mi oldu bilmiyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum; iktidarın dünya görüşüne eklemlenmek isteyen bürokratların da "Yasanın etrafından dolaşarız" dediği, bürokrata gelene kadar Başbakan'ın kendisinin "Ben yasaklı sitelere giriyorum, siz de girin!" dediği bir ortamda, internet sansürünü engellemek için yasal olan DNS gibi seçeneklere yönelmenin "Olağan" karşılanması, Korku İmparatorluğu'nun (pardon, yeni anayasayla demokrasimiz pekişmişti sahi... Korku Cumhuriyeti'nin) çoktan muktedir olduğunu ilan ettiğini ispatladı bana...

Baksanıza, güçleri daha Fırat Haber Ajansı'nı kapamaya yetmiyor, ama Şırnak'ta "Terörü bitireceğiz" diyorlar... Vimeo kapatarak bitirecekler herhalde... (Allahım ben de yaptım... Yılmaz Özdil gibi, konuyu bağlamından çıkararak, alakasız konular aracılığıyla iktidarı eleştirdim... Hürriyet'te bir köşe de bana ehuaehuaheua)

14 Eylül 2010

Tabloları okumak

Yeni ve eskisine göre çok daha demokratik bir anayasaya sahibiz ya artık... Hani özgürlükler konusunda akıl almaz bir yol kat ettik ya birden yüzde 58'le... Diyelim ki bu muhteşem "Demokrasi zaferini" (!!!) kutlamak için Başbakan'ın yaptığı konuşmayı izlediniz, kamerayla kaydettiniz. Sizin kadar şanslı olmayan azınlıkla paylaşmak için de internete yüklemek istiyorsunuz.

Yükleyebiliyor musunuz? Hayır! Neden? Çünkü yasak! Kim yasakladı? Özgürlükçünün daniskası hükümet!

Referandumun sendikal hakları arttırdığını iddia ediyorlardı EVET kampanyası yürütenler. Onlara bir mesajımız var. Biraz dolaylı ve "köşeli" bir mesaj. Çokça "Tablo okuma beceresi" istiyor, hani cemaatin çaldığı KPSS soruları arasında önemli bir yekün teşkil eden beceri sorularından...


Kanada'da yapılan bir sosyolojik çalışma, son 15 yılın verilerini izleyerek gelecek 5 yıla ait bazı tahminlerde bulunuyor. Buna göre işgücüne dahil olanlar içinde lise ve daha az eğitime sahip olanların oranı azalırken, yüksek okul ya da üniversite eğitimi almış olanların oranı artıyor. Bununla beraber işe alınmak için lise eğitiminin yeterli görüldüğü yeni istihdam alanları artarken, en azından üniversite mezunlarının başvurabileceği işler neredeyse yarı yarıya azalıyor.

Dünya ekonomisi kendine niteliksiz ve eğitimsiz, gönüllü köleler yaratarak işgücü ihtiyacını kapatmayı başarmanın bir yolunu buldukça, eğitim alanların oranı artsa bile istihdam açısından bir avantaj görülemeyeceği için eğitime talebin azalması beklenebilir bir sonuç. "Lise mezunu olmak yetiyorsa ne diye okumaya o kadar para dökeyim" diye düşünen onbinler, hayatını devam ettirebilmek için bir iş bulmak umuduyla eğitimden ve akademik gelişimden geri kalıyor.

Hatırlıyorum, Başbakan "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir zorunluluk yok" demişti. İstihdam yaratma sorumluluğunu omuzlarında taşıyan hükümetin başı, topu "İş beğenmeyen" üniversitelere atmıştı. "Üniversiteliyim diye burnunuzu oraya buraya sokmayın" demeye getirmişti bir yerde...

Bunlara ek olarak, üniversite personeli olarak çalışanları da içine alan ve 50/d olarak bilinen statü de özellikle araştırma görevlisi kadrolarındakileri canından bezdirmiş durumda. Ancak hükümetimiz giderek daha çok "Haddinizi bilin" mesajı göndermeye devam ediyor. Yani çalışma yaşamında giderek koşullar ağırlaşırken, ağırlaşmanın önünde hız kesme değil de yapılan kıyımı arttırma rolünü oynuyor hükumetler. Sadece bizimkisi değil, bütün hükumetler bunu yapıyor gerçi. Ama sadece bizim hükumetimiz bunu yaparken tam aksini yaptığını iddia edebiliyor. Ve sadece bizim seçmenimiz bu aleni yalana inanıyor. Üniversite asistanlarına sendika yok, ama cemaatin şişirdiği üniversitelerdeki asistanlar ısrarla EVET-perverlik yapıyor.

Ne diyelim... Demokrasi bayramınız mübarek olsun...

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası