kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2018

Resmi (gibi) Duyuru (gibi)

Bazı kafa karışıklıkları yaşanabilir diye, aslında çok önceden yapmam gereken bir duyuruyu/açıklamayı şimdi yapıyorum; neden şimdi; çünkü mail geldi; ben de dedim ki kendime... "Ben bunu blog'a bi yazam bakam bi..." dedim kendime...

Efendim olay şu; blogda da defaten yazdığım ve yüzyüze ilişkiler de sık sık dile getirdiğim gibi; internet/sosyal medya ile ilişkim ilk günden beri temiz olmadı. Isınamadık birbirimize. Bunda benim karakterimin ya da mizacımın pek sosyal olmamasının da payı var elbette ama kabahatin daha çok, sosyal medyanın iddia ettiği gibi "İnsanları birbirine yakınklaştırmak" için değil, kısıtlı insan "etkileşimini" işgal ederek, bu alanı propoganda (sadece siyasi da değil, her türlü reklam vs. için de) kullanılmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

TLDR; sosyal medya yepisyeni bir reklam alanı ve bu blogun sınırılarını aşan bir verimlilikte ve sofistikelikte kullanılıyor... Ve ben kendimi buna dahil etmemeyi daha uygun buldum.

Örneğin uzun zaman önce Facebook hesabımı kapattım ve hayatım bu kararın ilk saniyesinden itibaren daha iyiye gitti. Twitter hesabını kapatmamıştım ama son 1,5-2 senedir, özellikle seçim dönemlerinde haber alabilmek için biraz sık kullanmaya başladım ve haber alamadığım gibi sosyal medyanın isnanı esir eden kuyusunun içine yeniden düştüğümü hissettim; bir iki tivit bile attım geçen haftaya kadar ama artık twitter hesabını da beklemeye alıyorum.

Bir de instagram meselesi var... Bu senenin Ekim ayına kadar instagram hesabım yoktu. Ne yazık ki bir adet instagram hesabı açtım. Orada da aktif falan değilim. Açma sebebim şu; düzenli olarak maçlarına gittiğim  Sakarya Basket  takımının kombine biletini almak istiyordum ama resmi sitede duyurulardan kombine satış haberlerine erişemedim. Mail ile ulaşınca da kulübün resmi instagram sayfasını aktif olarak kullandığını öğrendim. Yani sadece ve sadece @SBBBasket'i takip etmek için instagram hesabı açtım. (Bir de Toyota ve Fiat'ı takip ediyorum; çünkü iki arabamdan birisi Corolla diğeriyse Doblo... Bu kadar da sığ bir adamım) İnstagramda aktif değilim, "tanıyor olabilecekleriniz" listesinde tanıdık birisini görürsem ekliyorum ama hepsi o kadar. Haftada 2 kereden fazla girmiyorum; SBBB maç bilet satışlarını falan takip etmek için o da...

Bu yüzden "Abi sana [random sosyal medya] hesabından DM attık ama dönmedin" diye gelen mesajlar için tek söyleyebileceğim; cep numaramı bilen SMS atsın, mailimi bilen mail atsın; yoksa bana ulaşamazsınız...

TLDR2; Face / Twitter  / LinkedIn / Reddit / StumbleUpon / Discord / AboutMe

30 Mayıs 2018

Köpeği hastalanana öğütler

Annemin geçen hafta el bileği kırıldı. Sadece blogda değil, sosyal medyada da daha önce annemin geçirdiği kazaları ve kronik hastalıkları bir kaç kez yazmıştım. Konuya vakıf olmayanlar için kısa bir özet geçeyim.

Annemin hobileri arasında müzik, bahçecilik/çiçekçilik, bulmaca çözmek ve düşmek vardır. Gerçekten! Annem normal sayılamayacak bir sıklıkta düşer. Biz ailesi ve sevenleri olarak, annemin bunu hobi olarak yaptığına artık eminiz. Annem düştüğünde hiç şaşırmıyoruz.

Annem düşmeyi bir sanata çevirmiştir ayrıca. Düşülmeyecek yerlerden, düşülmeyecek şekillerde, ölüme uçarcasına düşer. Hayatıma ilişkin ilk anım, balkonda ablamla oynarken annemin kanlar içerisinde yanımıza gelip "Kafama bir şey olmuş mu?" diye sormasıdır örneğin. Ya da geçen sefer kafasını yararak düştüğünde "Ben bu sefer bayılıyorum galiba, beni oyala da bayılmayayım" diyecek kadar da soğuk kanlıdır ayrıca.

Başkaları için korku dolu olabilecek şeyleri annem bize eğlence amaçlı yaşatıyor gibidir. Örneğin br keresinde, karşıdan karşıya geçerken kaldırıma takılıp düşmüştü. (Evet kaldırıma takılıp düşebilir benim annem). Sonra da kaldırımın sonundaki apartman parmaklıklarına çarparak durabilmişti. Parmaklıklara çarpmasaydı yaklaşık 7-8 metre aşağıya, beton zemine kafa üstü çakılabilirdi. Ama annem kalkıp işine devam etti. Sonuç: Kaburga kırığı.

Dedim ya, artık şaşırmıyoruz diye... Sondan bir önceki düşmesi de mesela oturduğu yataktan düşme şeklindeydi! Hem de burnunun üstüne gelecek şekilde! Ve de bu düşme sonrası burnunun şekli değişti! Bunu da hiç birimiz yadırgamadık aslında. Toplamda 28- 30 kere bir yerlerini kıracak ya da çatlatacak şekilde düşmüş birinden bahsediyoruz. Kırmadan burun kemiğini yamultacak birisi varsa o da annemdir.

Pekiyi, son düşmesi nasıl oldu? Efendim, Zeytin'in tasma zinciri bileğine takılı biçimde bahçeye çıktığında, Zeytin'in hırsla tasmaya asılması sonunda düştü bu sefer de... Üstelik de "Yapılamaz" denileni de yaptı yine: Bileğini hem kırdı hem de şeklini bozdu. Hayaldi, gerçek oldu anlayacağınız. Yetmezmiş gibi, şekil bozulduğu için normal şekilde de kaynamıyor kemik, eklemine baskı yapıyor. Bu da ağrılara ve bilek hareketlerinin kısıtlanmasına sebep oluyor.

Her şey bir tarafa, 20 küsür gündür kolunun alçıda olduğunu düşünürsek, hayatını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu bazı temel şeyleri de kendi başına yapamıyor haliyle; sadece yemek içmek de değil, örneğin çorabını giymek ya da duş almak için bizim yardımımıza ihtiyacı var.

Yani, 65 yaşından sonra kocaman bir bebeğe dönüştü annem (Allahtan mızmız ve ağlak bir bebeğe dönüşmedi). Ve işin garibi düşmesine sebep olan olayın da, ailemizin bir başka bireyinin, 10 yaşındaki "ihtiyar" köpeğimiz Zeytin'in hastalığı sebebiyle bir bebeğe dönüşmesi ve bakıma ihtiyaç duyar hale gelmesi. Bundan dolayı da annemin, tuvalet ihtiyacını gidermesi için onu bahçeye, biraz da aceleyle ve dikkatsizce, tasmasını tam kavrayamadan dolaştırırması.

Neden bu hale geldi Zeytincik? Aslında ilk cevap: Yaşlılıktan! Gerçi 10 yaş, tuvaletini bile kendisi yapamaycak kadar hastalanmasına sebep olmuyor. Ancak kış başında ağır bir enfeksiyon geçirmesi ve 20 gün kadar ciğerlerini yırtarcasına ve zaman zaman da kan kusarak öksürmesi, sonrasında da kullandığı ilaçlar yüzünde yemk borusunda acid-reflux {bildiğimiz reflü} sıkıntısı yaşaması sonucu hem güçten kuvveten kesilmesi hem de kas ve eklemlerinde romatizmal ağrılar yaşadığı için doğru dürüst yürüyememesi.

Doğrusu Zeytin'in hastalığı, başta annemi olmak üzere hepimizi çok yıprattı. Hatta ben de kısa bir süre için Zeytin'de umudu kesmiştim; aslına bakarsanız sürekli dile getirdiğim "Duygular çok gereksiz panpa, artık duygularla işim bitti, kendi irademle sosyopat oldum" şeklindeki iddiamın da "Kaideyi bozmayan istisnasının" Zeytin olduğu ortaya çıktı. Zeytin'in hastalığı beni çok hazırlıksız yakaladı. Özellikle de bahçede koşarken bir anda düşüvermesi, olduğu yere yığılıp kalması ve yalvaran gözlerle bana bakıp, sürünerek eve girmeye çalışması çok yıprattı beni.

Tabii 4,5 ayın sonunda Zeytin kuvvetinin büyük kısmını geri kazandı. Elbette bunda, doktorumuzun tavsiyesiyle kullandığımız Glukozamin içeren gıda takviyesi haplarının etkisi büyük. Hatta bu glukozamin denen hadiseye ben de sıcak bakmaya başladım, köpeğin değişimini görünce kendimde de aynı faydayı görebileceğimi sanıyorum.

Zeytin kuvvetini kazanınca, annemin de tasmasını biraz "tereddütlü" tuttuğunu sezince, ve dahi bahçenin hemen dışında otlayan yabancı inekleri görüp sinirlenince; hızla ve zıplamalar eşliğinde koşarak, beraberinde de annemi düşürerek bu kazanın ortaya çıkmasına neden oldu. Aslında, düşününce, Zeytin'in kabahati yok. Üstelik bu annemi ilk düşürmesi de değil. Daha önce de annemi düşürmüş, yine sol kolunu çatlatmıştı. Burada annemin Zeytin'i yönetmekteki bariz başarısızlığını "alkışlamamak" elde değil.

Yalnız, vakıa, şu anda hanemizde vaziyet şu şekil: Bebekliğinden beri sahip olduğu psikolojik sorunlardan ötürü sürekli kendisini kaşıyarak vücudunun dört bir yanında yaralar açan Karamel, 4,5 aydır uğraştığı hastalık sürecini yeni yeni aşıp aeta kefeni yırtan ama bu sefer de yaşlılıkla boğuştuğu için bütün günü uyuklayıp ilaçlarını sindirmekle harcayan Zeytin, evdeki diğer üç köpeğin saltanatını 3 yıldır kabullenemeyen, iktidarı ele geçiremedikçe de kendisine yeni hezeyanlar ve fobiler geliştererek, mesela her yağmur yağdığında "Gökgürültüsünü" bahane ederek, mahalleyi ayağa kaldırırcasına havlyayarak ilgi isteyen Fıstık üç ayrı tarafa dağılmışken... Bir yandan da bileğini kırmış annemin acısını dindirmeye ve hastalığını iyi etmeye uğraşıyoruz.

Yine de, her şeye rağmen, acılar içerisindeki annem dahil, hiçbirimiz hâlâ önceliği köpeklere vermekten kendimizi alabilmiş değiliz. Bize soracak olursan, önce "Köpekler hasta" sonra "İlhan bileğini kırdı." Öncelik sıramız bu.

Ve bu çok saçma.

Bakın, olay sadece "Her ne koşulda olursa olsun, bir insan bir köpekten daha önemlidir" biçiminde basitleştirilebilecek gibi değil. Evet, ona ne şüphe! Herhangi bir insanın sağlığı ve güvenliği yanında bir köpeğin sağlığı ve güvenliği önemin yitiriyor. Hele de söz konusu insan annem olunca, benim olaya kişisel yaklaşmamamı beklemek bana haksızlık olur. Önem sırasında annem, kainattaki herhangi başka bir olgudan yukarıdadır; net söyleyim, ilk sıradadır. Bu benim öznel görüşüm ama annem sağlıklı ve mutlu olmadıktan sonra "Bana faydası dokunmayan köyün muhtarını sikeyim" yani, nedir ki...

Hal böyleyken... Neden ama... Anlayamıyorum, izah edemiyorum... Fakat... Her şeye rağmen... Bizim evin hastası Zeytin gibi geliyor bana.

Burada bir yanlışlık var. Böyle olmamamlı. Özellikle de artık iyileşmeye başlamışken Zeytin önemini iyice yitirmeli. O önemini yitirmese bile annemin her zaman tercih sebebi olarak öne çıkması gerekir.

Pekiyi ama neden? Neden köpeğe karşı olan acıma hissimiz, annemize olanın üstüne çkıyor? Köpek nasıl "Yaşayan zavallı şey" olmanın ötesine geçiyor ve "Arkadaşlar ve yoldaşlar" arasına dahil oluyor. Onun öyle bir talebi olmadığı halde neden köpeğe "Trajedin benim trajedimdir" diye yaklaşıyoruz.

Raimond Gaita, "Filozofun Köpeği" adlı kitabında bir anektoda yer veriyor. İki hafta önce yaşlı bir kadının kaza geçirip öldüğü bir caddede köpeği Gypsy de talihsiz bir kaza geçiriyor. Izdıraplı, yıpratıcı ve pahalı bir tedavi sürecinin sonunda Gypsy'nin bütünüyle iyileşeceği de şüphelidir. "Normalde yalnızca insanlara verilen değeri yanlış bir şekilde bir köpeğe atfetmek" olarak tanımladığı durumlarla ilgili tesiptleri ayrıca ilginçtir. İki hafta önceki kazada yaşlı kadına çok az kişi yardım etmiştir. Oysa "bir sızlanma ya da ciyaklama denemeyecek kadar güçlü ve tasarlanmamış" bir biçimde haykıran Gypsy'nin yardımına o an caddede olan bir çok insan koşmuştur.

İlginç; aynı yerde 2 hafta önceki kadına yardımcı olmayan {muhtemelen aynı} insanlar, bütünüyle yabancı bir köpeğe cansiparene yardıma koşuyor. Oysa köpeğin sahibi Gaita, babasının kendi yaşlı köpeğini doktorların tavsiyelerine rağmen uyutmamayı seçen babasıyla kendisini kıyaslıyor, "onu  öldürmenin onun için bir lütuf olacağı düşüncesi, köpeğin durumundan çok sanırım, insanoğlunun bir hayvan için ne kadarını yapmaya hazır olduğuyla ilgiliydi" diyerek, bu ahlaki soruyu bir başka soruyla karşılıyordu: "Çocuklarımın sağlık masraflarını karşılamak için her şeyimi satar ve gerekirse mezara kadar çalışırdım. Peki ya bir köpek için? {...} Çocuklarımız için yapmamız gereken fedekarlığı Gypsy için de yapmamız gerektiğini düşünmek saçmaysa eğer, bu ayrım ikisi arasında ahlaki açıdan dikkatimizi çeken başka nesnel farklılıklardan dolayı olmalı."

Bu soruna Gaita kitabında doğrudan bir cevap vermiyor. Ama bu soruyu çok da sofistike ve entelektüel biçimde avucumuzun içine bırakıveriyor. Öte yandan söz konusu bir köpek olduğunda Saramago'dan da alıntı yapabileceğimiz bir pasaj var:

Biz böyle bir hayvanın bize baktığı zaman ulaştığı derinlikleri hayal bile edemeyiz, bize öylesine salak salak bakıyor sanırız, dünyanın orasına burasına gerekli gereksiz yakıştırmalar, açıklamalar yapıştırırız. Köpeğin sessizliği ve daha önce çeşitli dini göndermelerd bulunduğumuz evrenin ünlü sessizliği, başta aralarındaki maddi ve manevi boyut farkından ötürü karşılaştırılamaz gibi gelir, ancak bu iki sessizliğin özgül ağırlıkları ve yoğunlukları iki damla gözyaşınınkine eşittir; aradaki tek fark gözlerin dalmasına, gözaşının kabarmasına ve damlamasına yol açan acıdır.

Jose Saramago, Mağara, s121-122

Doğrusu Saramago'nun sanatsal yanıtı Gaita'nın kısmi yanıtı karşısında biraz daha kışkırtıcı. "Herhangi bir şeyi ele alalım" diyor Gaita; "bu şeyin eğer insanlara yönelik davranışlarımızla ahlaksal açıdan bağlantılı özelliklere ve yeteneklere sahip olduğunu düüşnüyorsak, o zaman ona da bu özelliklere ve yeteneklere sahip insanlara davrandığımız gibi davranmamız gerekir."

Üstünde düşündükçe kışkırtıcılığı artsa da bu yanıtın...

Hayır bir köpek bir insan değildir. Ve hiç bir insan da, anneler gününden 4 gün sonra kolunu kıran annem kadar kıymetli olamaz...

Benim cevabım pragmatist ve kişisel çıkarımı gözeten bir cevap oldu. Sizin cevabınız ne?

16 Mayıs 2018

İlk aşkım

Bana "Bu şaşı kızın nesini beğeniyosun?" diye sordular...

Ben de onlara dedim ki; "Ne kızı lan, kız mız yok, nası kız, bi dakka, kim kız var dedi, kim dedi, hangi kız, hangi kız abi, hangi kız, hem kim kız dedi, kim dedi bi söylesene, kim dedi kız diye, ne kızı ya, yok kız mız, kim dedi abi?!"

Not: Söz konusu şaşı kız Zeytinmiş :)

14 Mayıs 2018

Var mı cadılar...

Yıllar önce gittiğim Blind Guardian konserinde, seyyar satıcı abi "Haydiiee, var mı cadılar, cadılar, cadılaaaar..." diyerek; sivri uçlu şapka satmaya çalışıyordu... Antin-kuntin Blind Guardian bebelerini (yani bizi :p) görünce fırsatı ganimeti çevirmeye karar vermiş zaar... Sattığı o cadı şapkalarından birisini de kafasına takmış, ama şapka öyle eğreti, öyle emanet duruyordu ki; anlatamam. Gerçi çok kalitesiz bir üründü, büyük ihtimalle herkesin kafasında eğreti duracak bir şapkaydı :)

Şu yukarıdaki fotoğrafta, "Bazı şeyleri de çok kafaya takmamak lazım" mealine gelen gevrek gülümsememi göz ardı edecek olursak... Açıklayamacağım, açıklamak istemeyeceğim o kadar çok detay var ki...

Böyle bir eğlencelik olsun bu da işte size...

28 Ocak 2017

DontReadMe.txt

Bilgisayarın masaüstünde bir txt dosyası var, her türlü günlük notumu ona yazıyorum. Tek bir txt için biraz fazla yazı var içinde. Daha önce de megabyte'lar büyüklüğünde txt dosyaları gördüm elbette ama gerçekten sadece, isminin çağrıştırdığı gibi "Not defteri" olarak kullanılan bir dosyanın o seviyelere yaklaşması hayli tuhaf. Üstelik öyle karman çorman bir hal de almış ki dosya; içindekileri bir uzman görse şizofreni tanısı koyar. Her şeyi, ama her şeyi aynı dosyaya yazmışım, bildiğiniz gibi değil: Darbeye adı karışanların ya da doğrudan dahil olanların isimlerinden alabalık marine etmek için kullanılacak baharat karışımlarına kadar :)

Şüpheli biçimde ölürsem delil aramak için o dosyaya bakmayın, delil bulamadığınız gibi akıl sağlınızı da kaybedebilirsiniz.

26 Eylül 2011

Kitap aldığımda çocuk gibi seviniyorum

Fazla uzun uzadıya yazmayacağım bunu: Geçen hafta sipariş ettiğim kitapların ilk partisi elime geçti. Kargo şirketinin sanki ilelebet açılmaması için özenle paketlediği kutuyu açarken büyük bir heyecan ve mutluluk duydum. 28 yaşında bir adam olarak, hala bu tarz çocukça bir neşeye gark olabildiğimi görmek iki sonuca varmamı sağladı. (1) Gri ve tozlu bir dünyada kalesine kapanmış boya kalemi reklamı prensi olmayacağım garanti; çünkü içimdeki çocuk hala yaşıyor ve (2) kitap aldığımda çocuk gibi seviniyorum.

12 Ağustos 2011

Tatil ne güzel... olur, eğer yapabilsen...

Yapamadım dersem Allah hesap sorar, bu sene de tatil yaptım arkadaşlar. Düşmanlarım çatlasın, hergün 5 kilometre yüzdüm yine... Ama şu var, askerden yeni gelmiş ve bolca zamanı olan bünye şöyle aralıksız bir 3 ay tatil yapmak istiyor ama bu fırsatı iş-güç, master başvurusu, annenin göz ameliyatının 2 kere ertelenmesi, eve giren hırsız (evet, bu sene de böyle bir atraksiyonum oldu) gibi sebeplerle ıskalıyor. Tatilde miyim, mesaide mi? İnanın dün gece uyumadan önce kendime bu soruyu sordum, cevap veremedim...

Ancak siz bu satırları okurken ben yaz için yaptığım planlanmış tüm işlerimi bitirmiş ve eylül ortasına kadar, en azından şöyle bir 3 hafta kesintisiz Ayvalık'a gitmiş olacağım. "Nihayet!!!" dediğimi duyar gibi misiniz? Diyorum aslında, duymanız lazım...

26 Haziran 2011

Kendimden Alıntılar #2: Hayat telaşından ıskaladıklarımız

Bu ıslığı çalamıyorum! O topa giremiyorum artık! Zevkle tırmanıp çıktım camdan tahtıma. Nereden bilirdim kırılmasın diye inmeye bile cesaret edemeyeceğimi.

Hayatın sıkıntı veren yanlarıyla mutluluk veren yanlarını farklı kefelere koysak (ve tabi üçüncü kefeyi görmezden gelirsek) {via Adıyla müsemma} gayet huzurlu bir "dengesizlik" kurduğumun farkındayım. Dünyada bir yerlerde, kendilerine nasihat verilmeden doğru yolu bulamayacak bir yığın insan olduğunu gayet iyi biliyordum, mesele onlarla muhatap olmak istememekti. Şimdi nedense, twit yaza yaza fil dişi kuleden nasihatler dağıtan iki yüzlü amcalar gibi oldum. Ama eğer iki yüzüm olsaydı, şu da bir gerçek ki, neden ikincisini kullanmayacakmışım?!

Hayat telaşına kapılmışlığım falan yok! Hiç bir şeyi ıskalamıyorum. Öte yandan siz belki de yeğeninizin üniversite sınavı heyecanını, komşunuzun bebeğinin ilk adımlarını, bahçede yumurtlayan serçeleri; karşı dağa yağan bahar yağmurlarını, rüzgarda savrulan meyve ağacı dallarını falan ıskalamış olabilirsiniz. Ama şunu bilin; her sabah belediye işçileri güne ortalık aydınlanmadan başlıyor ve siz ıskalayın diye gerçek hayatın ta kendisi olan kurumuş yaprakları, kaldırım kenarındaki çöpleri, yolda arabanın altında kalmış kedi leşlerini itinayla toplayıp yok ediyorlar.

Kendi hayatınızı kaybettiğinizde çok şey kaybeceğinizi sanmanız da bundan işte. Çürüyüp toprağa karıştığınızda oysa, aslında hiç bir şeye sahip olmadığınızı anlayacaksınız. Dingin hayatımı görüp "Şimdi seni daha iyi anlıyorum" diyen arkadaşlarım gibi.

Ne yani!! Buraları bırakıp insan içine mi çıkayım?! Yok canım, daha neler :)

03 Haziran 2011

Kendimden alıntılar #1: Askerlik biterken

- MicroBlog sıkıntısı çekiyorum. Kepin emdiğini söylemiş miydim? Farklı okazyonlar vasıtasıyla farklı kişilere muhakkak söylemişimdir de, blogda da bir kez daha yinelemek lazım, kep emiyor. (Hatta bunu bir blogpost ile sabitlemek lazım! Lazım!!!) Neyse, kep emdiği için az yazıyorum diye blogspotu bıraksam mı dedim. Ama microblog olarak Twitter çok mikro kalıyor, wordpress de aşırı blog olduğuna göre... (ve blogspot da iyiden iyiye ağırlaştığından) "Acaba thumblr mı denesem?" dedim. Sonra da boşverdim. (Bu konuyu da kepin etkisi geçtiğinde ayrıca irdelerim ama) Microblog nedir arkadaş? Tamam thumblr çok güzel bir görsellik sunuyor da, internette gördüğün fotoğrafları paylaşmaktan ibaret bir mecra halini aldı. Facebook duvarı gibi. Bilgi çöplüğü Version 7.0!

- Kafamı toplayıp okuyamadığımı fark ettim. Evi hafif polisiyelerle doldurdum. Yeniden toparlanana ve kepin etkisi geçene kadar onlarla idare ederim. (Nereden baksan 20 polisiye... 2 ay desen, ayda 10 kitaptan haftada 2,5 eder. Eski okuma hızımın yarısından fazla. Demek ki bu antremandan sonra eski hızımı ikiye katlarsam eder mi sana 40!)

- Razer'ın Starcraft 2 faresi Spectre'den istiyorum. (via Razerzone) Bunun için bağış kabul etmeye bile hazırım. Parasını çıkarmak için bir promosyon projesi falan yürütebilirim sanırım. Yaratıcılık sonsuz nasıl olsa... Kafamdaki öykülerden birini, üşenmeyip yazıp, e-book yaparım. İndirenlerden de "gönlünüzden ne koparsa" diyerek para toplarsam... 2-3 ayda toplarım farenin parasını. O zaman görün siz APM'yi. (via TeamLiquid)

27 Mayıs 2011

Civitas ve Civilization

Keşke kimse özlemese beni... Ama durduğunuz yerde duramıyorsunuz! Yine özlemişsiniz işte. Ben de geldim!

Darılmaca gücenmece olmasın. Kimseyi özlemedim. Hiç bir şeyi. Sadece kendimi özledim. Sivil ve özgür olan halimi özledim. Kendimi "kendim" olarak bildiğim tek halim o çünkü. Ona duyduğum özlemden size yer kalmadı. Aralık'ın 12'sinden itibaren özledim kendimi, daha ilk saatlerden itibaren. Ve özlemim hâlâ yatışmadı...

"Başka bir ben" oldum mu? Başkalaştım mı? Bir sabah uyandığımda kendimi Gregor Samsa'ya mı dönüşmüş bulmalıydım! Dönüşmeli miydim? Onu bilmiyorum ama şunu biliyorum: Döndüm... Dönüşmediysem bile, döndüm. Baş aşağı salkım olup sallanan çiçekler gibi döndüm. Bahar gelince de yeşillendim herkesle beraber. Bu kadarı bana yeter, size de yetsin.

12 Şubat 2011

Asker mektubu, görülmemiştir!

Paylaşacak çok da bir şey yok... Kalemler ve kılıçlar, yerini G3'ler ve M1'lere bıraktı.

Uzun uzun anlatacak ve yazacak kelimeler var ama uzun uzun anlatmaya yetecek zaman yok. Bitinceyse uğruna savaşılacak, savaşmaya değer mücadeleler var. Kurulması zorunlu bir barış var. Uygar olmakla yetinemeyecek, uygarlığa yol göstermeze kendisi de var olamayacak bir düşünce var!

O gün gelene kadar... "Dirsek temas aralığı, hizaya gel! Önündekinin ensesinde kaybol! İleri... BAK!!! Sağ baştan say...."

25 Kasım 2010

Dangling man

Ben de yazmak isterim ama anlayın beni... 17 gün sonra silah altına alınacak birisinin eli kaleme gitmiyor. Gazeteyi bile zor okuyorum... Macera romanları, polisiyelerle idare ediyorum aylardır.

Ben de, hazır durum kendi kendisini "Boşlukta sallamaya" başlamışkeni blogu tatile çıkarayım dedim... Terhise kadar blog tatilde arkadaşlar... Bu süre içinde dijital haberleşme için 45 senelik teknoloji olan e-mail'i kullanabiliriz. Kullanmazsak da olur, dert etmem...

Mülakat sonucuna göre askerlik yerim sınıfımı filan eklerim bu blog-post'a, güncelleme olarak...

Ben kaçtım gözüm...

09 Kasım 2010

Bir çok mevzu oldu, olmasalar da olurdu

Bilmiyorum, blog yazılarımı kâğıda bastırıp buzdolabına ya da çalışma odasındaki mantar panoya falan asan var mı? Aslında ‘eli kalem tutan adam’dan daha fazlası olmak için uğraşmadın değil; sadece bazılarının hikâyesi daha şanslı giderken ben “Müstakilliğimin” yetersizliği nedeniyle kendi kendimin kurbanı oldum. Aile böyle bir şey işte; başkalarına (kimi zaman artık hayatta olmayanlara bile) verdiğiniz sözler yüzünden kendinizi öyle biçimde kuruyorsunuz, sonunda sözler yüzünden bağlanan kolunuzdaki zincirler kişiliğinizin ayrılmaz bir parçası oluyor. Bir an o sözleri sadece bahane olarak kullandığınızı kabul etme aşamasına geliyorsunuz ama iş işten geçmiş oluyor.

Bunu söyledikte; bu nispette kişisel yazılarla ‘blogroll’da dolaşırken buralara gelmiş okuru da sıkmamam gerektiğinin bilincinde olarak, mevcudiyetimin şekli ve şartlarıyla barışık olduğumu bir kez daha yinelemek isterim. Rastgele okuyucu yanlış anlamasın: Burada “I Hate You” ergenliği yapıp kendimize acımıyoruz. Ama bazen itiraf etmek, günah çıkarmak, göğsünüzdeki sözleri çıkartıp ortaya fırlatmak istiyorsunuz. İşte o gibi durumlarda blog çoğu zaman içine girilmeyecek kadar kişiselleşebiliyor.

Ama buzdolabı yüzü görmesine bile razı gelinmeyen yazılar yazdığımı düşünmek de üzüyor beni. Daha iyi ve tanınmış bir yazar olmam gayet mümkündü oysa. Buzdolabından çok öteye adımı yazabilirdim. Bazen elinizi kirletmeniz gereken an geldiğinde tereddüt etmemeniz gerekir. Benim seçtiğim yoldaysa elimin tertemiz olmasından başka hal çaresi yok! İşte kendime ettiğim en büyük kötülük de budur.
Bırakın ekmeğini kaleminden kazanan bir yazar olmayı, 27 yaşına gelip girdiği işlerde 2-3 aydan fazla tutunamamış bir insan olmamın sebebini çokluk başkalarında aradım. İşler kötüydü, çalışanlar kötüydü, şartlar kötüydü, zaman ve insanlar kötüydü. Velhasıl; dünya kötüydü! Zaman zaman kifayetsizliği kendimde aradığımda böyle bir vicdan muhasebesine girmem bundandır.

Ama rastgele okuru sıkmak pahasına ve sözü uzatmayı göze alarak anlatmak istediğim şeyi “Özet geç lan piç” ekolüne uydurmam gerekirse: Bu dünyada bir yazar fazla olmuş, eksik olmuş kime ne? Ben de aralarına katılmayıvereyim. Ama bunu katılmamayı bilinçli bir tercihle mi yaptığım yoksa yetersizliğimden ötürü yaşadığım bir başarısızlığı kamufle etmek için mi uydurduğum konusuna gelince… Onu ben de bilmiyorum işte!

29 Ekim 2010

Serhat Abi ile şaşırtıcı diyaloglar

Sıradışı bazı cümlelere kulak misafiri olmuşsunuzdur muhakkak. Benim duyduğum en süfersel cümle, ortaokul arkadaşım İlker'in başka birisiyle konuşurken kurduğu "Duydun mu lan n'olmuş?! Güven'in ayağını kırmışlar, Abdulkadir'in de amına koymuşlar" cümlesi oldu. İşin komik tarafı, Güven'in gerçekten ayağı kırılmıştı. Yıllardır "Acaba Abdulkadir'in başına ne geldi" diye merak etmiyor değilim.

Ben de kulak misafiri olanlar için sıradışı gelebilecek bazı cümleler kurdum mu diye düşündüm. Çoluğuma çocuğuma anlatacak anılarımı hatırlamaya gayret ettim ve bu listeyi yazabildim. Hatırladıkça yenilerini eklerim. Kurduğum tuhaf cümlelere kulak misafiri olanlar da lütfen bana haber etsin, listeye o cümleleri de ekleyim.

- Serhat, bu kitapların hepsini okudun mu?
- Hayır, kıvırıp götüme soktum!

- Yüzüme bakar mısın Serhatcığım, bir şey var sanki...
- Var tabii, kaşın var gözün var...

- (Tabaktaki makarnayı göstererek) Bunun adı ne?
- (3 saniyelik duraklamanın ardından) Osman!

- Hangi sırada bekliyorsunuz?
- Sıra yok hanımefendi, boşalan gişe olduğunda oraya geçebilirsiniz.
- Ama öyle olur mu bık bık... (uzattı mevzuyu bu)
- Şimdi efendim şöyle oluyor... (anlatmaya çalıştım ama anlamaz ki kafa yok)
- Ne saçma. Hiç de böyle şey duymadım.
- Saçma değil, matematik. Onu da hiç duymadınız galiba.
- Cık cık, bu gençlik de bık bık bık...
- Genç olmayanı da görüyoruz, eksik olmayın.

Ve taaa liseden bir anı

- Sen anladın mı bakalım delikanlı.
- Anladım hocam!
- İyi, kalk bakalım tahtaya.
(kalktım tahtaya gidiyorum)
- Pek analayacak bir tipin yok da...
- ...

Sonrası yok.

- Kalemin var mı?
- (Elimdeki kaleme bakarak) Yok!

- Pekii.. Niye hiç sevgilin yok.
- Başkalarının a*la yapabildiğini ben elimle yapabiliyorum, param da cebimde kalıyor.

06 Ekim 2010

Süsten azade olmalıyız, belki kestane şekeri gibi

Çok söyledim, bir kez daha söylemekten çekinmem.

Toplumsal kabul görmüş "Yazarlık" mecralarını kullanarak yazmak isteseydim onu da yapardım. Yaptım da zaten. Sadece ağzımın tadı bozuldu. Bu konuda neler hissettiğimi daha önce kaleme almıştım. Tekrar etmeyi gereksiz görüyorum.

Hayatımın süsten ve cakadan azade olmasını sağladığım gibi (örneğin inatla rahmetli babamın hatırası 94 model Toyota'yı kullanmaya devam etmem gibi... Reklamı ters çevirerek söyleyelim, "...benim toyota'm babam gibi araba!") blog'un da süsten ve cakadan kurtulması gerekiyordu. Kararı verdim, tasarımı sildim, sadece yazılar var. Şablonlar tablolar, köşeler menüler yok... Bir çok eğlenceli blog, mikroblog ce tumbleblog okuduktan sonra, yeni Blogger araçlarının bizim emektarı da adam edebileceğini fark etmemle, tüm bu blog ıvır zıvırını kaldırdım.

"İhtiyaç fazlası haramdır" diyen ayet gibi (1), gereksiz parçaları atıp kurtardım hayatımı. 4 milyarlık masrafla balkonu yok etmek yerine, evin temellerini sağlam bırakmak şartıyla, bütün duvarları yıktım. 1000 yıllın en soğuk kışı olacakmış. Ne gam, askerde olacağım ben... Üşürseniz inşaat artığı molozu yakıp ısınırsınız...

Hem bu resimdeki kestane şekeri, güzelce paketlenmemiş olsa bile, ağzınızı daha mı az sulandırıyor yani?


Notlar
1. Bakara Suresi, 219; "... Sana neyi infak edeceğini soranlara; helal kazancın kendine ve bakacaklarına yeten kısmından artan kalanı, diye cevap ver." Söz konusu ayeti İhsan Eliaçık kendi blogundaki yazısında tefsir etmeye çalışmıştır, referansım orasıdır.

18 Eylül 2010

Bu blogu RSS'den silin!

Bazı kararlar aldım. Sık sık yaptığım bir şey. Gel git akıllı olduğumdan zırt pırt fikir değiştiririm. "Not defterine gerek yok, not edilecek kadar önemliyse zaten unutmazsın" veczine sadığım. Yani defter de hak getire... Aklıma gelenleri derli toplu yazmak gibi bir alışkanlık yok. Karne notu buradan zayıf. O yüzden sürekli fikir değiştiriyorum.

Miniblog, tumble falan değişik hadiseler ama... Yani Oray Eğin bile life style yazmaya karar verdi. Gerçi ben de referandumdan, ama EVET sonucundan değil de referandumun kendisinden, biraz bir sersemlik yaşıyorum. Oy veren koyunlar... Oy vermek... Oy sandığı... Ama sonucu beğenmediği için memleket değiştiren yazarla ortak noktam da olsun istemiyorum. Life-Style, kurtuldun benden.

Benim tadımı kaçıran Akil Adamlar oldu, ki bu konuda ısrar da etseniz bir daha kalem oynatmam. Tek bir cümle: Kürt ayrımcılığını çözmek, Yugoslavya'yı bölme projesinin teorisyenlerine kaldıysa, bizdeki meczupların hepsi bayram edebilir demektir; çünkü bu ülke bitmiştir!

Hepinize sevgiler, sevgi kelebekleri. Yokluğumda doğayı koruyun, askerden gelene kadar gün sayın!

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası