twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
twitter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2018

Resmi (gibi) Duyuru (gibi)

Bazı kafa karışıklıkları yaşanabilir diye, aslında çok önceden yapmam gereken bir duyuruyu/açıklamayı şimdi yapıyorum; neden şimdi; çünkü mail geldi; ben de dedim ki kendime... "Ben bunu blog'a bi yazam bakam bi..." dedim kendime...

Efendim olay şu; blogda da defaten yazdığım ve yüzyüze ilişkiler de sık sık dile getirdiğim gibi; internet/sosyal medya ile ilişkim ilk günden beri temiz olmadı. Isınamadık birbirimize. Bunda benim karakterimin ya da mizacımın pek sosyal olmamasının da payı var elbette ama kabahatin daha çok, sosyal medyanın iddia ettiği gibi "İnsanları birbirine yakınklaştırmak" için değil, kısıtlı insan "etkileşimini" işgal ederek, bu alanı propoganda (sadece siyasi da değil, her türlü reklam vs. için de) kullanılmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

TLDR; sosyal medya yepisyeni bir reklam alanı ve bu blogun sınırılarını aşan bir verimlilikte ve sofistikelikte kullanılıyor... Ve ben kendimi buna dahil etmemeyi daha uygun buldum.

Örneğin uzun zaman önce Facebook hesabımı kapattım ve hayatım bu kararın ilk saniyesinden itibaren daha iyiye gitti. Twitter hesabını kapatmamıştım ama son 1,5-2 senedir, özellikle seçim dönemlerinde haber alabilmek için biraz sık kullanmaya başladım ve haber alamadığım gibi sosyal medyanın isnanı esir eden kuyusunun içine yeniden düştüğümü hissettim; bir iki tivit bile attım geçen haftaya kadar ama artık twitter hesabını da beklemeye alıyorum.

Bir de instagram meselesi var... Bu senenin Ekim ayına kadar instagram hesabım yoktu. Ne yazık ki bir adet instagram hesabı açtım. Orada da aktif falan değilim. Açma sebebim şu; düzenli olarak maçlarına gittiğim  Sakarya Basket  takımının kombine biletini almak istiyordum ama resmi sitede duyurulardan kombine satış haberlerine erişemedim. Mail ile ulaşınca da kulübün resmi instagram sayfasını aktif olarak kullandığını öğrendim. Yani sadece ve sadece @SBBBasket'i takip etmek için instagram hesabı açtım. (Bir de Toyota ve Fiat'ı takip ediyorum; çünkü iki arabamdan birisi Corolla diğeriyse Doblo... Bu kadar da sığ bir adamım) İnstagramda aktif değilim, "tanıyor olabilecekleriniz" listesinde tanıdık birisini görürsem ekliyorum ama hepsi o kadar. Haftada 2 kereden fazla girmiyorum; SBBB maç bilet satışlarını falan takip etmek için o da...

Bu yüzden "Abi sana [random sosyal medya] hesabından DM attık ama dönmedin" diye gelen mesajlar için tek söyleyebileceğim; cep numaramı bilen SMS atsın, mailimi bilen mail atsın; yoksa bana ulaşamazsınız...

TLDR2; Face / Twitter  / LinkedIn / Reddit / StumbleUpon / Discord / AboutMe

28 Mart 2017

İnternet or it didn't happen?!

İnternete fotoğraflarını koymadım diye Aliya İzzetbegovic'in mezarında Fatiha okumadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye dalgayla sürüklenen ufak çocuğu kurtarmadım mı (cennette dubleks yerim hazır kanka)
İnternete fotoğraflarını koymadım diye Malmsteen'in konserine gitmedim mi?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye askerde 9'da9 isabetle atış yapmadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye karda Doblo'yu zincirsiz kullanmadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye 100 metre kelebeği 2 dakikada yüzmedim mi? (nerden baksan iyi derece)
İnternete fotoğraflarını koymadım diye bu hafta çimleri biçmedim mi?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye Kimya 101 finalinden 100 almadım mı? (çan eğrisi mi? peehh!)

Sahi, interneti ne ara hacı annemin fotoğraf albümüne dönüştürmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdik insanlar olarak?! O toplantıyı ne ara kaçırdım ben?

Bu zırvalığa ortak olmadığım için kusura bakmayın... Benim facebook/twitter sayfalarımda beklediğiniz yoğunluk yok diye de bana kızmayın... {Ki zaten instagramım hatta whatsapp'ım falan zaten hiç yok!}

Oh! İçimde kalmadı, söyledim! Rahatladım.

Şimdi kimyasal bileşimi değiştirmeden termal mukavemeti arttırılan metallerle ilgili makalelerime geri dönebilirim!

Evet, instagramım yok ama ResearchGate hesabım var, oradan haberleşelim...

17 Kasım 2016

Çünkü sen her şeyin en iyisini biliyorsun Türkiye

Kitabı okumayan (sanırım) turuncu kıyafetli olan... Diğerlerine yüklenmeyin bari...

kabir ölüyle dolu
kadeh rakıyla
"biz de doluyuz" derler
bes doludurlar
ağızlarına kadar lakırdıyla
- nazım

Biliyorum, güncelliğini yitirdi ama... Ben de meşguldüm, zamanında giremedim.

Yazıyı oldukça ileri bir tarihte okuyacak olanlar için biraz özet geçeyim... Geçen ay, işi magazin haberlerini sunmak ve yorumlamak olan bir kadıncağız, detayını da bilmiyorum ya, bilmek ve öğrenmek de istemiyorum ayrıca, nereden icap ettiği önemsiz ama, Kürk Mantolu Madonna ile ilgili bir yorum yapmaya çalıştı. Ancak romanın, amerikan dansözü Madonna olduğunu zannettiğinden büyük bir gaf yaptı.

Ve yer yerinden oynadı.

O günden beri kadına yüklenen yüklenene... Hatta, ilk günler ben de azıcık saydırmıştım, yalan yok. Ama olay kıas sürede çığırından çıktı. Ciddi bir linç kampanyasına dönüştü. Bir ara Twitter'da World Trend listesine kadar girdi.

Sabahattin Âli'nin adını, ölümünden 80 sene sonra yeniden meşhur eden ve nereden bu 2010'lar popülerliğini kazandığını bilmediğim, incecik ve şahsi kanaatimce Sabahattin Âli'nin en iyi işleri arasında da yer almayan (lütfen taşlamayın) Kürk Mantolu Madonna, Starbucks'ta fotoğraf çekilmelik bir kitap seviyesine indirileli 2-3 sene oluyor.

Yani şunun şurasında 2-3 senedir varlığı bilinen, öğrenilen ya da yeniden hatırlanan bir kitap...

Yani... Aslında 2-3 sene öncesine kadar, sadece dar bir zümrenin, edebiyatla ilgili, sanat ve felsefeyle ilgili dar bir çevrenin varlığından haberdar olduğu... Ama yeninden popüler olunca aninden herkesin sahiplendiği bir kitap...

Bu kadıncağız, belli ki bu trene yetişememiş... Duymamış işte kitabı. Komik değil, üzücü değil, gayet normal bir durum.

Keyifli bir okuma, evet, ama Türkçe'nin köşe taşlarından birisi de değil ki bu uzun öykü... Âli'nin yazdığı milyonlarca satır varken, onu belki de en az temsil eden bu kitap üzerinden bir edebiyat eleştirisi inşaa etmek bana mümkün görünmüyor...

Ama, vay sen misin benim bildiğim bir şeyi bilmeyen! Yüklenen yüklenene! Vurun abalıya, tarzı bir linçe dönüştü olay adeta...

"Sen nasıl olur da bu önemli ve güpgüzel romanı bilmezsin, aşağlıklar insanı" şeklinde, öfkesini kustu herkes kadıncağıza... Zavallı kadın enetelektüel kifayetsizliğimizin bütün hıncını tek bir gafla taşımak zorunda kaldı.

Linç trenine herkes katıldı, en insaflı olmasını umduklarınız bile...

İyi de...

Bir de benim durumumu düşünün, vicdansızlar...

Kütüphanemde 5000 kitap tozlanıyor, dönüp dolaşıp kendimi yine bir kitapçıda buluyorum, sık kullanılanlarda instagram falnn değil düpedüz idefix var bende..

Sanırsın bütün ülke James Joyce'u bitirdi de Milan Kundera'ya mı geçsek acaba derdinde... Kahveyle instagram resmi çektirmek için haspel kader okuduğu kitapla artizlik yaptı herkes...

Ama beni de düşünün ya, azıcık beni de düşünün...

Ben ne yapam? Benim, herkesten, sizin bu Funda hanımdan nefret ettiğiniz kadar nefret etmem lazım. Size bir okuma listesi çıkarsam, yüzde 40, yok ya, yüzde 10 kadarını okumuş olanlardan bir halı saha takımı oluşturacak adam toplayamam...

Ben ne yapayım... Hepinizin adını tek tek verip rencide etmek için twitter yetmez, 140 karakter sınırı var neticede...

Sizin bu çakma entelliğinizin seline kapılsam, benim cinayet işlemeye başlamam lazım...

Velhasıl, zavallı insanlara yüklenmeden önce, size de birilerinin yüklenebileceğini unutmayın...

"Ben de çok şey değilim ama bu kadar da şey değilim yaaaneee" diye düşünüyorsunuz ya...

Aslında o kadar da şeysiniz...

15 Şubat 2015

Blog haftasonu tefekkürü

Bloglar Cumhuriyeti'nde yeni bir gün. İfade özgürlüğünün damarlarımızdan taştığı, rögar kapaklarını çatlatıp telefon hatlarını kilitlediği bir çağda yaşıyoruz (!!!) Bütün organizasyonlar, artık her türlü sosyal medya mecrasında olmak adına birer blog/tumble açmışlar... NBA'den idefix.com'a kadar herkesin bir blogu var. Bunu kendime (ve size de) not olarak yazıyorum: Blog artık meşru bir mecra olma konusunda rüştünü ispatlamak üzere.

Ama herşeye rağmen kişisel bir alan olmaktan öteye henüz gidemedi blog. Belki de görüşlerin birikimli çoğalmasını kolaylaştırdığı içindir; günümüzde "kolektif" mecralar daha çok iş görmeye devam ediyor. Türkçe'de çok kuvvetli bir "ekşisözlük ve klonları" hareketi var, İngilizce'de bunun en sofistike örneğiyse (benim bildiğim kadarıyla) reddit.com. Ayrıca Web 2.0'ın en etkili iki mecrası hala "forum" ve "wiki" olmaya devam ediyor; bununla birlikte wikilerin ülkemizdeki bilinirliği Wikipedia ile sınırlı ve Türkçe Viki sayfası (her türlü iyi niyetli çabaya rağmen) aşırı cılız.

21. asrın ikinci onyılının ilk yarısını arkamızda bırakırken varıp geldiğimiz noktanın, internet medyası açısından ilk ayağı kısaca bu. Geniş kullanıcı havuzuna rağmen "elegant" bir içeriğin üretilemediği sosyal medya sitelerini zaten konu dışı bırakıyorum zira twitter ve facebook dediğimiz şeyler "menemen fotoğrafı paylaşma ağı" olmaktan öteye gitme çabasında değil.

Bu özeti takiben; blogun ne kadar yetersiz kaldığını anlatmak için kılı kırk yaran analizler, detaylara boğulmuş tahliller yapmaya gerek yok. Blogun güdüklüğüne bir neden, yukarıda değindiğim kişisellikse, diğer neden (bence) odak eksikliği, ya da blog odağının yönetilmesi konusundaki profesyonel yönlendirmenin yetersizliği. Günümüzde; bir kaç başarılı blog haricinde; sadece kişisel bloglar değil tematik ve kolektif hazırlananlar da dahil olmak üzere; Türkçe bloglar arasında nitelikli bir içerik üretebilen, devamlılk arzeden ve ufuk açıcı bir üslubu benimsemiş örneğe rastlamak kolay değil. Başarılı olanların ortak noktasınıysa, ben, basın ve yayın dünyasındaki profesyonellerin elinden çıkmış editöryel tutum olarak görüyorum (Tabiidir ki bu kanaatimi pekiştirecek nitel ve nicel gözlemler falan yapmış değilim, sadece bir zândır bu ve bir övgü olduğunu da düşündüğüm için "hüsnüzândır" aynı zamanda).

Tek tek blogları inceleyecek yerimiz ve zamanımız yok hiç birimizin sanırım; blog denizi okyanuslardan daha büyük. Yalnız, kimin elinden çıkıyor olursa olsun blogların tamamında görülen öznel üslup ve gayriresmi lisan özelliklerini, asrımızın "entelektüel biyopsikososyal çevresinin" bir ayırt edici özelliği olarak kabul etmekte fayda olacağına inanıyorum. Sadece bugünün değil geleceğin araştırmacıları da blogları okurken bu düşünceyi zihinlerinin arkaplanında tutarsa, bazı şeyleri gözden kaçırmamak adına temkinli bir tavır takınmış olurlar diye düşünüyorum.

Bu çok kısa, hatta özet bile olamayacak kadar kısa değerlendirmeden hareketle asıl varmak istediğim noktayı da (el yordamıyla bile olsa) seçebilir hale geldiğimize inanıyorum. Sanırım, her ne kadar yeni nesil medya mecralarına her gün bir yenisi ekleniyor olsa da, henüz blog yazarlığının sınırlarını tam olarak görebilmiş ve anlayabilmiş değiliz. En mükellef blogların bile güdük kaldıkları, içeriklerini tatminkar bir hale getirmek için geleneksel/konvansiyonel medya tekniklerine sıklıkla başvurdukları, ayrıca deneysel çalışmalarda bulunanların bile mevcut yazın tarzlarına karşı devrimci bir tutumdan çok reformcu bir sempatiyle yaklaştıkları da düşünülecek olursa, bu sınırları tespit etmek konusunda çok da yol alamadığımızı iddia etmek de mümkündür. Bana göre "blog ölmedi, daha yeni başlıyor" diyecek olursak, çok da yüksek perdeden eleştiri almayız.

Okuyuculara yönelik bir ricayla bu yazıyı (şimdilik) noktalamak istiyorum. İçine girdik ama çıkıp bitirdiğimiz sanılmasın diye belki de... Bu konuda görüş bildirmekten lütfen çekinmeyin! Daha önce açıkladığım üzere, kendi blog'umdan etkileşimli seçenekleri kaldırmıştım; yani görüşlerinizi blog altına yorum olarak yazmanız mümkün değil. Bunun için; ve konumuzun da hususiyetle bloglar olması sebebiyle; düşüncelerinizi kendi blogunuzda yazarak paylaşır, bu yazının link'ini kendi yazınıza ekler ve kendi yazınızın linkini de bir e-posta aracılığıyla bana bildirseniz, bloglar hakkında bloglar aracılığıyla görüş alışverişi yapmış olmamız da mümkün olur.

İlk bakışta çok entel/derin/feylesofik...miş gibi görünen ama okudukça feylesofik değil de "sikimsonik" olduğunu anladığınız halde sonuna kadar yılmadan okuyarak geldiğiniz bu tuhaf yazıyı da böylece bitiriyorum. Ama dediğim gibi, konuyu da kapanmamış sayarak...

27 Mart 2014

Para pulla ölçülmez aşkımız sana...

Bir sansür iflas, iki sansür iflas, üç sansür yerinde saymaktır. Muhafazakar partiyiz, vessellam. Twitter yasaklanınca Youtube, o da yasaklandıkça Facebook yasaklanır, bu yasaklar oldukça iktidarım da daim olur. Zaten haftasonuna kadar yasaklasak yeter. Hem sevgili arkadaşım Acun kardeşimin reytingleri de düşmüştü, millet biraz da onu izlesin artık...

Notlar:
[1] Başlık ve giriş cümlesi için ilhamı ntvmsnbc.com'dan aldım. Başbakan Çok Seven Acun için ilham falan almadım, ama milletçe birilerinin ahını çok aldığımız için Acun'un bize ceza olarak Allah tarafından gönderildiğini düşünüyorum.
[2] "Sırada facebook var" derken, bugün Van'da çekilen, aşağıdaki fotoğraftan ilham aldığımı da ayrıca söylemeliyim belki de...

22 Nisan 2013

Bana kazık atanlar kervanına RSS Grafiti ve Facebook da katıldı

Biliyorsunuz, insan içine çıkmaktan vazgeçeli epey oluyor. Gerçi bu aralar, ekonomik durumum yine kötüye gittiğinden, yine iş arama gibi bazı heveslere kapıldım. Ama inanın "Ah bir işe girsem de adam olsam, sekizbeş çalışsam, evlensem, televizyon karşısında uyusam" gibi bir niyetim yok. Sadece Bağ-Kur pirimlerimi ödemek gibi bir beklentim var. (Ha, bir de Diablo III'ü ultra ayarlarda oynatabilecek bir bilgisayar almak istiyorum, evet. Ama Allah beni nefsimle sınamasın inşaallah. Yoksa bin liralık bilgisayarla tüketim toplumuna eklemlenmiş olmam)

Yine uzatıyorum, her zamanki gibi, bu insan içine çıkmama kararımın bir tezahürü olarak, biliyorsunuz Facebook ve Twitter gibi vakit katili ortamlardan uzak duruyorum. Facebook üniversiteden arkadaşlar için, Twitter da yurt dışındaki arkadaşlar için harika bir iletişim platformuydu. Ama insan içine çıkmayınca, arkadaşlara da ulaşmıyorsunuz haliyle... Hayatınızdan çıkıyor bu "Sosyal Medya" ortamları.

Her nasılsa, zamanında Facebook'a bir application yüklemişim. Blog olsun, Google Feed olsun, bütün RSS değişimlerimi anında Facebook sayfama "gammazlayan" bu uygulamayı etkinleştirdiğimi unutup, hayatımı yaşamaya devam etmişim. Geçen hafta, annemin isteğiyle Facebook'a girince, benim sayfamın muntazam olarak güncellendiğini farkettim. Üstelik bazı yanlış RSS kayıtlarını sayfamda görüntüleyerek, doğru olmayan bilgileri de paylaşmış yazılım...

Bu yanlış anlaşılmalar nedeniyle, RSS Grafiti ve Facebook'u kınıyor, arkadaşlarımın yanlış biçimde çeşitli işler yapıp da kendilerine haber vermediğim gibi bir izlenime kapılmalarına sebep olmalarından ötürü isyanımı dile getiriyorum. Evet, budur.

28 Mart 2013

Gündemden ne kaldı ki dünden?




Benimki gibi, sık güncellenmeyen blog’ların ortak özelliği: Yazarlarının şu ya da bu şekilde “Yahs ne zamandır yazmıyorum ama aklıma bişiy gelmiyo, öptm kib bye” temasının çok da uzağına düşmeyen zihin tembelliği blogpostları yazmalarıdır. Toyluğumda ben de bunlardan yazdım çok. Bir süre sonra blogdaki postların çoğunluğu bu tembellik yazıları haline gelir.

Bir blogger neden yazacak konu bulamaz? Üç temel cevabımız var. İlki, yazarların önünde sonunda tıkanmasıdır. Bu konuda eğlenceli bazı postlar yazmıştım (O yazıları da, bu yazıyla birlikte yazar tıkanması etiketinin altına kaydediyorum, bu vesileyle yeni bir etiketimiz daha oldu). Doğrusu sık rastlanan bir fenomen olsa da aslında yazar tıkanması bir meslek hastalığı değil, editörleri oyalamak için icat edilmiş hayli sofistike bir palavradır bence.


İkinci cevabımız, bloggerların önemli kısmının profesyonel ya da yarı-profesyonel yazarlar olmamasıdır. Bu bahaneden kendimi kurtaramam; çünkü ben, evet bu aralar yazarlık işim yok ama, yazarım! Ancak tembel yazarların çoğunun, arkadaşlarıyla düşüncelerini paylaşmak maksadıyla bloga heves etmiş, ilköğretimdeki “cümlenin öğeleri” dersinin hakkını vermekten başka yazarlıkla başı hoş olmayan (ve olması da gerekmeyen) insanlar olduklarını göreceksiniz. Sanırım üç bahanenin en temizi ve en geçerlisi bu.


Üçüncü cevap ise şu olacak: Yazacak konuların giderek vasatlaşması. Vasatlık ortak paydasında kıvanıyoruz, evet ama bu kendi kabahatimiz değil mi yoksa?



Liyakat kriterleri edimsellikten varoluşsallığa doğru çekiliyor kültürümüzde: İnsanlar yapıp ettikleri ve becerebildikleriyle değil, cemiyet hayatındaki itibarlı konumlu kişilerle olan ilişkileri nispetinde yaşıyorlar. Eski tarikat düzenindeki gibi… Bir şeyhe biat edenler o şeyhin mahiyetine girerdi. Günümüzde şeyhler bitti, onların yerini toplumsal etiketler aldı. Falancı-filancı olmanın cemiyette revaçta olmak için fayda sağlaması, sürekli devinim halinde olması gereken kültür ortamımızı durağanlaştırdı. Bunun sonucu olarak yazılarımıza konu olabilecek her türlü hadise yavanlaştı, vasatlaştı.

Türkiye gibi, gündemin 2,5 günde değişip unutulduğu bir ülkede, bir de alt-kültür, alternatif gündem meseleleri hakkında yazan bir bloggersanız, kaçınılmaz olarak yazmaktan aldığınız keyfin azaldığını hissedecek ve keyif almadıkça yazmaya daha az zaman ayırır olacaksınız.


Yazılı blogların çaptan düşmesinin altında, videoblogların (kısaca vlog) yaygınlaşması ve blog olarak çoğunlukla Twitter gibi sosyal imleme hizmetlerinin kullanılması da var. Ancak ilgilerimiz ve zihinsel etkinliğimiz o kadar çabuk ve o kadar hızlı olarak yeni nesnelere maruz bırakılıyor ki, bir konu üzerinde uzun uzun düşünüp blog yazmak yerine, duvar yazısı ya da miting sloganı şeklinde twitler yazmak daha cazip geliyor.


Oysa ben, twitterda bir konu üzerindeki düşüncemi ancak 4-5 twite sığdırabiliyorum. Bunun için sanırım bana blog da twitter da haram, ne dersiniz?

06 Ağustos 2012

Ben karşı mitolojinin tanrısıyım ağabey

TRT'nin içine ettiği olimpiyat yayınlarıyla ilgili de iki üç kelime etmek isterdim ama... Önceliği ülkedeki ana akım medyanın "galibiyet fetişizmine" vermenin doğru olduğu kanaatindeyim.

Rekor sayıda sporcuyla katıldığımız Londra oyunlarında, bugünün tarihi itibariyle henüz madalya almamış olmak bir hayli "kızgınlığa" yol açtı. Hayal kırıklığı demiyorum, birileri epeyce öfkelenmişe benziyor. Şimdiye kadar olimpiyatlarda katılmadığımız branşlara giden sporcular ön elemelerde elenince "Falanca sporcu varlık gösteremedi" biçiminde manşet ve haberler yapılmasından belli kızgınlık.

Bir defa yaklaşım semantik olarak yanlış. Söz konusu sporcu, haberin iddia ettiğinin aksine pekala varlık gösterdi. Onun için Londra'ya gitti, ön elemede yarıştı ve elendi. Olimpiyat bu, yarışmak, varlık göstermek önemli. Asıl varlık gösteremeyen 80 senedir o branşa olimpik sporcu yetiştiremeyen ülkenin spor yönetimiymiş gibi geliyordu bana.

Bunun üstüne "madalya umudu" olarak görülen branşlarda da beklediğimiz madalyalar gelmeyince, ağzı olanın konuştuğu internet mecraları "Ezik Türk Sporcular" konulu yazılarla, hatta yazıların mahiyeti incelenecek olursa "konulu pornolarla" doldu taştı.

Bir kaç dakika önce Tribün Dergi, twitterda güzel bir yorum paylaştı. Bazı branşlara oldum olası mesafeli olunmasının, söz konusu branşların reklam kampanyalarıyla desteklenmemesi olduğuna ben de katılıyorum. Reklam denilen kavram hakkında neler hissettiğim de malum... Beğendim @tribundergi'nin mesajını: "Adları 'Pistlerin Tazıları' ya da 'Minderin Kaplanları' olmadığı için atletizim ve güreşte yarışan sporculara ilgi yok. 'Şekil' önemli."

Twitter'da epeyce ses getiren bu mesajın devamıysa çorap söküğü gibi geldi:

@ladderpain arkadaşlar, minderin meleklerine yeterince ilgi göstermiyorsunuz gibime geliyor

@kaansezyum halterin dwarfları...
@kaansezyum güllenin gnome'ları
@kaansezyum boksun yeti'leri
@kaansezyum okçuluğun elf'leri

sonra da Sezyum'un follower'ları sazı aldılar ellerine:

@memurkafasi küreğin fırıncıları
@hsnyutku havuzun poseidonları
@onurcaglar çekicin "thor"ları
@muratgumus atıcılığın politikacıları
@kornagroove kulplu beygirin pegasusları
@ozmen_burak koşunun işportacıları

Tabii Thor tweet'indeki mantık hatası belli: Olimpiyatlar Yunan Mitolojisi'nden esinleniyor, Thor ise İskandinav :)

08 Ekim 2010

Netizen olmak ne zormuş

Bilmeyenlere kısa brifing verelim: İngilizce iki kelimenin, net ya da internet ile citizen (yurttaş) hibritleşmesiyle ortaya çıkan netizen tam olarak; internet ortamındaki varlığına, varoluşuna, internet kimliğine ve gerçek kimliğinin internetteki izdüşümünün tutarlılık arzetmesine önem gösteren kişidir. Yani kimdir netizen? Kendi adına Facebook sayfası olan, adını ya da işini temel aldığı, kolay hatırlanır bir e-mail adresi hatta internet sitesine sahip olan, mümkünse blog yazan ya da sosyal ağlara katılan kimsedir.

Ama netizenlere hizmet veren kuruluşlar sürekli değişen trendleri takip ederek değişime ayak uydurmazlarsa pazar paylarını kaybedip iflas etmek durumunda olan şirketler oldukları için, kimi zaman aynı amacın peşinde koşan milyonlarca insanı bir araya getiren netizen projelerinin dönüşüm geçirdiğini görmek kaçınılmaz oluyor.

12 sene önce günlük olayları tanımlayarak hayli değişik bir bilgi arşivi oluşturmak amacıyla hizmete giren ekşi sözlük bunlara iyi bir örnek. Büyük internet portallarının ziyaretçilerinin görüş ve düşüncelerini paylaşmları için kullanılan forumlar da kendiliğinden sitelere dönüştüler, bazı internet portallarında sadece forum yazılımı var! İşte, uluslar arası projelerle farklı üniversitelerde eğitim gören ya da çalışmalara katılan öğrencilerin haberleşmesi için kurulan Facebook'un hali...

Bağlamından çıkan son hizmet de twitter oldu. Ne kadar eleştirsek az, 140 karakterle SMS'ten ya da Wi-Fi/3G'den etkinlik güncellemesi yapabileceğiniz mikroblog servisi olarak işe başlayan twitter da değişmek zorunda kaldı ve embeded video oynatmadan link paylaşmaya, interneti öldüren "like" seçeneğine kadar (twitter'da onun adı ReTweet oldu... eskiden doğrudan RT yazarak kullandığımız seçeneği yazılıma entegre ettiler ama bu RT'nin bir nevi "Like" olduğunu değiştirmiyor) her şeyi eklediler twitter'a.

Asıl soru şu: Twitter'ın bunlara ihtiyacı var mıydı? Bence hayır.

Bu seçenekleri zaten sunan 923492 tane site varken; insanlar bir farklılık aradığı için twitter'a girmeye başlamıştı. Popülerliğinin artmasıyla, zamanla twitter'ın sunduğu mikrobloging hizmetine gereksinim duymayanlar da sisteme üye oldu. Sayıları giderek artınca, twitter yönetimi üye çoğunluğunun isteklerine kayıtsız kalamadı ve sistemi baştan ayağı yeniledi.

Twitter'ı yenileyerek kötü bir Facebook, işlevsiz bir StumbleUpon, hantal bir FriendFeed haline getirenler de yeni çağın dahileri olarak tanımlanmıyor mu, illet oluyorum illet!

24 Ocak 2010

Ne twitter yaptı bu sene arkadaş!?

Yukarıdaki resim inandırıcı görünüyor değil mi?

Türkiye saatiyle biraz sapa bir zamana denk geldiği için fırtına yaratmadıysa da sabah twitter'larını açanlar "Johnny Depp meftaa" haberleriyle şoke oldu. Habere konu olan bağlantı da, en azından görüntü de, bir CNN.com sayfasından alınmış gibi görünüyordu. Yukarıdaki onun resmi işte...

Lakin kazın ayağı pek öyle değildi. Twitter kıyametindeki parçaları birleştiren gather.com verilen ekran görüntüsünün izini sürüp hileyi ortaya çıkardı. Haberin kaynağı olarak verilen resimdeki adresi takip edenler, angelfire.com'da host edilen el yapımı bir haberle karşılaşıyordu. Üstelik söz konusu sayfada Depp haberinden sonra Britanya Kraliyet Donanması ile ilgili haberler yer alıyordu. Yani Depp haberi, CNN.com'daki gerçek bir habere giydirilmiş; el yapımı haber angelfire.com'da host edilmiş, ekran görüntüsü de CNN'denmiş gibi gösterilerek yutturulmuştu.

Hatırlarsanız, geçen hafta da Türkiye'de bir Nejat Uygur yası başlamıştı, sonradan durumun Vikipedi destekli bir Twitter RickRoll'd olduğu anlaşılmıştı. (peşinen edit: Vikipedi desteği dediysek, şakayı yapanlar durumu kurtarmak için Vikipedi'yi değiştirmişler... Vikiciler böyle şaka yapmaz herhalde. Tamam, viki suya yazmak gibidir ama şaka da aynı derecede kaypak olmaz mı?)

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası