blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blog etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2017

DontReadMe.txt

Bilgisayarın masaüstünde bir txt dosyası var, her türlü günlük notumu ona yazıyorum. Tek bir txt için biraz fazla yazı var içinde. Daha önce de megabyte'lar büyüklüğünde txt dosyaları gördüm elbette ama gerçekten sadece, isminin çağrıştırdığı gibi "Not defteri" olarak kullanılan bir dosyanın o seviyelere yaklaşması hayli tuhaf. Üstelik öyle karman çorman bir hal de almış ki dosya; içindekileri bir uzman görse şizofreni tanısı koyar. Her şeyi, ama her şeyi aynı dosyaya yazmışım, bildiğiniz gibi değil: Darbeye adı karışanların ya da doğrudan dahil olanların isimlerinden alabalık marine etmek için kullanılacak baharat karışımlarına kadar :)

Şüpheli biçimde ölürsem delil aramak için o dosyaya bakmayın, delil bulamadığınız gibi akıl sağlınızı da kaybedebilirsiniz.

17 Mart 2015

Manyak kardeşlerim benim!

“Dünya kötü değil, insan zayıf.” Basit bir laf. Bir çırpıda söyleniveriyor, o yönden de basit. Bu lafı bulması yahut uydurması da çok zor olmasa gerek. Elli bin senelik kollektif bilinçten akıp geliyor. Bir kadim felsefe ki; derinliği olduğunu sorgulamak için Huxley’nin LSD’li kafasına [1] da sahip olmak gerekmiyor. Basitliğinden bahsederken, şunu da belirtelim, yalın ve sadeliği kadar, dolaşıksızlığı ve “primitifliği” de kastediyorum. Ama çoğu zaman olduğunun aksine, olumsuz anıştırmaları akla getirmeksizin...

Dün akşam, bir süredir her Pazartesi akşamı olduğu gibi, televizyon izledim. Sıcağı sıcağına blog’un başına oturuverdim hemen. Çünkü, bir çok okurun bilemeyeceği bir şey yaraladı beni: İlk prova!

İlk prova derken, gazetedeki ilk prova... “Bilgisayara çıkmayacak bu gazete, kağıt üstünde bir görelim hele” demek, A3’e sayfanın siyah beyaz ilk provasını basıp karşısına geçmek... Bunlar, gazetede/dergide/yayınevinde çalışmamış kimseleri ne kadar etkiler, orasını bilmem. Koca koca adamların “kağıt üzerinde görmeden karar veremedikleri halde” yine de kendilerine “gazeteci” demeleri de ironiktir zaten ama...

Yaraladı beni. Bilhassa da Nâzım’ın “... bana layık patron da bu ülkede yok...” demesi çok yaraladı. Birilerinin kendi vasatlıklarını meşru kılabilmek için, seri bir biçimde vasatlık ürettiği; vasat satanın iyi satıcı, vasat alanın da bilinçli tüketici olarak kıymet gördüğü bir çağda; yani bu çağda... Vasat editörlerin, beni olduğu gibi belki sizi de, kendinizden şüphe etmeye sevk ettiği olmuştur, bilinmez.

Olduysa da olmadıysa da... “Dünya kötü değil, insan zayıf” dedikten sonra, bilemedim ki ben, kendi emeğinden şüphe etmeyen Nâzım’ın ayırdına vardığı “bana layık patron yok” önermesinin de mi, acaba içi boş?! Çünkü; bana oldu. Kendimden şüphe ettirdiler. Düzenli olarak da ettirmeye devam ediyorlar zaten. Ama böyle sudan sebeplerle hatırlıyorum bazen, şüphe edilmesi gereken şeyin, “Vasatlık Üretim A.Ş.” adına çalışanlar olduğunu. Onların hakikatinin şüpheye değer ve onların erdeminin müphem olduğu, onların sadakatlarinin kaypak ve onların dürüstlüklerinin çok “ucuz” olduğunu...

O zaman, Nâzım’ın bana da bir cevap borcu yok mu? Neresi kötü değil bu dünyanın; ve nerede, bu tekasürün deveranına gark olmamaya karar veren, benim zayıflığım. Allah aşkına söyle Nâzım Burak!

Notlar:
[1] Huxley ve dumanlı kafa yakıştırması, okuyucumu rahatsız etmesin diye kısa bir açıklama yazdım, bir zahmet onu da okursanız memnun olurum...

15 Şubat 2015

Blog haftasonu tefekkürü

Bloglar Cumhuriyeti'nde yeni bir gün. İfade özgürlüğünün damarlarımızdan taştığı, rögar kapaklarını çatlatıp telefon hatlarını kilitlediği bir çağda yaşıyoruz (!!!) Bütün organizasyonlar, artık her türlü sosyal medya mecrasında olmak adına birer blog/tumble açmışlar... NBA'den idefix.com'a kadar herkesin bir blogu var. Bunu kendime (ve size de) not olarak yazıyorum: Blog artık meşru bir mecra olma konusunda rüştünü ispatlamak üzere.

Ama herşeye rağmen kişisel bir alan olmaktan öteye henüz gidemedi blog. Belki de görüşlerin birikimli çoğalmasını kolaylaştırdığı içindir; günümüzde "kolektif" mecralar daha çok iş görmeye devam ediyor. Türkçe'de çok kuvvetli bir "ekşisözlük ve klonları" hareketi var, İngilizce'de bunun en sofistike örneğiyse (benim bildiğim kadarıyla) reddit.com. Ayrıca Web 2.0'ın en etkili iki mecrası hala "forum" ve "wiki" olmaya devam ediyor; bununla birlikte wikilerin ülkemizdeki bilinirliği Wikipedia ile sınırlı ve Türkçe Viki sayfası (her türlü iyi niyetli çabaya rağmen) aşırı cılız.

21. asrın ikinci onyılının ilk yarısını arkamızda bırakırken varıp geldiğimiz noktanın, internet medyası açısından ilk ayağı kısaca bu. Geniş kullanıcı havuzuna rağmen "elegant" bir içeriğin üretilemediği sosyal medya sitelerini zaten konu dışı bırakıyorum zira twitter ve facebook dediğimiz şeyler "menemen fotoğrafı paylaşma ağı" olmaktan öteye gitme çabasında değil.

Bu özeti takiben; blogun ne kadar yetersiz kaldığını anlatmak için kılı kırk yaran analizler, detaylara boğulmuş tahliller yapmaya gerek yok. Blogun güdüklüğüne bir neden, yukarıda değindiğim kişisellikse, diğer neden (bence) odak eksikliği, ya da blog odağının yönetilmesi konusundaki profesyonel yönlendirmenin yetersizliği. Günümüzde; bir kaç başarılı blog haricinde; sadece kişisel bloglar değil tematik ve kolektif hazırlananlar da dahil olmak üzere; Türkçe bloglar arasında nitelikli bir içerik üretebilen, devamlılk arzeden ve ufuk açıcı bir üslubu benimsemiş örneğe rastlamak kolay değil. Başarılı olanların ortak noktasınıysa, ben, basın ve yayın dünyasındaki profesyonellerin elinden çıkmış editöryel tutum olarak görüyorum (Tabiidir ki bu kanaatimi pekiştirecek nitel ve nicel gözlemler falan yapmış değilim, sadece bir zândır bu ve bir övgü olduğunu da düşündüğüm için "hüsnüzândır" aynı zamanda).

Tek tek blogları inceleyecek yerimiz ve zamanımız yok hiç birimizin sanırım; blog denizi okyanuslardan daha büyük. Yalnız, kimin elinden çıkıyor olursa olsun blogların tamamında görülen öznel üslup ve gayriresmi lisan özelliklerini, asrımızın "entelektüel biyopsikososyal çevresinin" bir ayırt edici özelliği olarak kabul etmekte fayda olacağına inanıyorum. Sadece bugünün değil geleceğin araştırmacıları da blogları okurken bu düşünceyi zihinlerinin arkaplanında tutarsa, bazı şeyleri gözden kaçırmamak adına temkinli bir tavır takınmış olurlar diye düşünüyorum.

Bu çok kısa, hatta özet bile olamayacak kadar kısa değerlendirmeden hareketle asıl varmak istediğim noktayı da (el yordamıyla bile olsa) seçebilir hale geldiğimize inanıyorum. Sanırım, her ne kadar yeni nesil medya mecralarına her gün bir yenisi ekleniyor olsa da, henüz blog yazarlığının sınırlarını tam olarak görebilmiş ve anlayabilmiş değiliz. En mükellef blogların bile güdük kaldıkları, içeriklerini tatminkar bir hale getirmek için geleneksel/konvansiyonel medya tekniklerine sıklıkla başvurdukları, ayrıca deneysel çalışmalarda bulunanların bile mevcut yazın tarzlarına karşı devrimci bir tutumdan çok reformcu bir sempatiyle yaklaştıkları da düşünülecek olursa, bu sınırları tespit etmek konusunda çok da yol alamadığımızı iddia etmek de mümkündür. Bana göre "blog ölmedi, daha yeni başlıyor" diyecek olursak, çok da yüksek perdeden eleştiri almayız.

Okuyuculara yönelik bir ricayla bu yazıyı (şimdilik) noktalamak istiyorum. İçine girdik ama çıkıp bitirdiğimiz sanılmasın diye belki de... Bu konuda görüş bildirmekten lütfen çekinmeyin! Daha önce açıkladığım üzere, kendi blog'umdan etkileşimli seçenekleri kaldırmıştım; yani görüşlerinizi blog altına yorum olarak yazmanız mümkün değil. Bunun için; ve konumuzun da hususiyetle bloglar olması sebebiyle; düşüncelerinizi kendi blogunuzda yazarak paylaşır, bu yazının link'ini kendi yazınıza ekler ve kendi yazınızın linkini de bir e-posta aracılığıyla bana bildirseniz, bloglar hakkında bloglar aracılığıyla görüş alışverişi yapmış olmamız da mümkün olur.

İlk bakışta çok entel/derin/feylesofik...miş gibi görünen ama okudukça feylesofik değil de "sikimsonik" olduğunu anladığınız halde sonuna kadar yılmadan okuyarak geldiğiniz bu tuhaf yazıyı da böylece bitiriyorum. Ama dediğim gibi, konuyu da kapanmamış sayarak...

22 Nisan 2013

Bana kazık atanlar kervanına RSS Grafiti ve Facebook da katıldı

Biliyorsunuz, insan içine çıkmaktan vazgeçeli epey oluyor. Gerçi bu aralar, ekonomik durumum yine kötüye gittiğinden, yine iş arama gibi bazı heveslere kapıldım. Ama inanın "Ah bir işe girsem de adam olsam, sekizbeş çalışsam, evlensem, televizyon karşısında uyusam" gibi bir niyetim yok. Sadece Bağ-Kur pirimlerimi ödemek gibi bir beklentim var. (Ha, bir de Diablo III'ü ultra ayarlarda oynatabilecek bir bilgisayar almak istiyorum, evet. Ama Allah beni nefsimle sınamasın inşaallah. Yoksa bin liralık bilgisayarla tüketim toplumuna eklemlenmiş olmam)

Yine uzatıyorum, her zamanki gibi, bu insan içine çıkmama kararımın bir tezahürü olarak, biliyorsunuz Facebook ve Twitter gibi vakit katili ortamlardan uzak duruyorum. Facebook üniversiteden arkadaşlar için, Twitter da yurt dışındaki arkadaşlar için harika bir iletişim platformuydu. Ama insan içine çıkmayınca, arkadaşlara da ulaşmıyorsunuz haliyle... Hayatınızdan çıkıyor bu "Sosyal Medya" ortamları.

Her nasılsa, zamanında Facebook'a bir application yüklemişim. Blog olsun, Google Feed olsun, bütün RSS değişimlerimi anında Facebook sayfama "gammazlayan" bu uygulamayı etkinleştirdiğimi unutup, hayatımı yaşamaya devam etmişim. Geçen hafta, annemin isteğiyle Facebook'a girince, benim sayfamın muntazam olarak güncellendiğini farkettim. Üstelik bazı yanlış RSS kayıtlarını sayfamda görüntüleyerek, doğru olmayan bilgileri de paylaşmış yazılım...

Bu yanlış anlaşılmalar nedeniyle, RSS Grafiti ve Facebook'u kınıyor, arkadaşlarımın yanlış biçimde çeşitli işler yapıp da kendilerine haber vermediğim gibi bir izlenime kapılmalarına sebep olmalarından ötürü isyanımı dile getiriyorum. Evet, budur.

28 Mart 2013

Gündemden ne kaldı ki dünden?




Benimki gibi, sık güncellenmeyen blog’ların ortak özelliği: Yazarlarının şu ya da bu şekilde “Yahs ne zamandır yazmıyorum ama aklıma bişiy gelmiyo, öptm kib bye” temasının çok da uzağına düşmeyen zihin tembelliği blogpostları yazmalarıdır. Toyluğumda ben de bunlardan yazdım çok. Bir süre sonra blogdaki postların çoğunluğu bu tembellik yazıları haline gelir.

Bir blogger neden yazacak konu bulamaz? Üç temel cevabımız var. İlki, yazarların önünde sonunda tıkanmasıdır. Bu konuda eğlenceli bazı postlar yazmıştım (O yazıları da, bu yazıyla birlikte yazar tıkanması etiketinin altına kaydediyorum, bu vesileyle yeni bir etiketimiz daha oldu). Doğrusu sık rastlanan bir fenomen olsa da aslında yazar tıkanması bir meslek hastalığı değil, editörleri oyalamak için icat edilmiş hayli sofistike bir palavradır bence.


İkinci cevabımız, bloggerların önemli kısmının profesyonel ya da yarı-profesyonel yazarlar olmamasıdır. Bu bahaneden kendimi kurtaramam; çünkü ben, evet bu aralar yazarlık işim yok ama, yazarım! Ancak tembel yazarların çoğunun, arkadaşlarıyla düşüncelerini paylaşmak maksadıyla bloga heves etmiş, ilköğretimdeki “cümlenin öğeleri” dersinin hakkını vermekten başka yazarlıkla başı hoş olmayan (ve olması da gerekmeyen) insanlar olduklarını göreceksiniz. Sanırım üç bahanenin en temizi ve en geçerlisi bu.


Üçüncü cevap ise şu olacak: Yazacak konuların giderek vasatlaşması. Vasatlık ortak paydasında kıvanıyoruz, evet ama bu kendi kabahatimiz değil mi yoksa?



Liyakat kriterleri edimsellikten varoluşsallığa doğru çekiliyor kültürümüzde: İnsanlar yapıp ettikleri ve becerebildikleriyle değil, cemiyet hayatındaki itibarlı konumlu kişilerle olan ilişkileri nispetinde yaşıyorlar. Eski tarikat düzenindeki gibi… Bir şeyhe biat edenler o şeyhin mahiyetine girerdi. Günümüzde şeyhler bitti, onların yerini toplumsal etiketler aldı. Falancı-filancı olmanın cemiyette revaçta olmak için fayda sağlaması, sürekli devinim halinde olması gereken kültür ortamımızı durağanlaştırdı. Bunun sonucu olarak yazılarımıza konu olabilecek her türlü hadise yavanlaştı, vasatlaştı.

Türkiye gibi, gündemin 2,5 günde değişip unutulduğu bir ülkede, bir de alt-kültür, alternatif gündem meseleleri hakkında yazan bir bloggersanız, kaçınılmaz olarak yazmaktan aldığınız keyfin azaldığını hissedecek ve keyif almadıkça yazmaya daha az zaman ayırır olacaksınız.


Yazılı blogların çaptan düşmesinin altında, videoblogların (kısaca vlog) yaygınlaşması ve blog olarak çoğunlukla Twitter gibi sosyal imleme hizmetlerinin kullanılması da var. Ancak ilgilerimiz ve zihinsel etkinliğimiz o kadar çabuk ve o kadar hızlı olarak yeni nesnelere maruz bırakılıyor ki, bir konu üzerinde uzun uzun düşünüp blog yazmak yerine, duvar yazısı ya da miting sloganı şeklinde twitler yazmak daha cazip geliyor.


Oysa ben, twitterda bir konu üzerindeki düşüncemi ancak 4-5 twite sığdırabiliyorum. Bunun için sanırım bana blog da twitter da haram, ne dersiniz?

06 Ekim 2010

Süsten azade olmalıyız, belki kestane şekeri gibi

Çok söyledim, bir kez daha söylemekten çekinmem.

Toplumsal kabul görmüş "Yazarlık" mecralarını kullanarak yazmak isteseydim onu da yapardım. Yaptım da zaten. Sadece ağzımın tadı bozuldu. Bu konuda neler hissettiğimi daha önce kaleme almıştım. Tekrar etmeyi gereksiz görüyorum.

Hayatımın süsten ve cakadan azade olmasını sağladığım gibi (örneğin inatla rahmetli babamın hatırası 94 model Toyota'yı kullanmaya devam etmem gibi... Reklamı ters çevirerek söyleyelim, "...benim toyota'm babam gibi araba!") blog'un da süsten ve cakadan kurtulması gerekiyordu. Kararı verdim, tasarımı sildim, sadece yazılar var. Şablonlar tablolar, köşeler menüler yok... Bir çok eğlenceli blog, mikroblog ce tumbleblog okuduktan sonra, yeni Blogger araçlarının bizim emektarı da adam edebileceğini fark etmemle, tüm bu blog ıvır zıvırını kaldırdım.

"İhtiyaç fazlası haramdır" diyen ayet gibi (1), gereksiz parçaları atıp kurtardım hayatımı. 4 milyarlık masrafla balkonu yok etmek yerine, evin temellerini sağlam bırakmak şartıyla, bütün duvarları yıktım. 1000 yıllın en soğuk kışı olacakmış. Ne gam, askerde olacağım ben... Üşürseniz inşaat artığı molozu yakıp ısınırsınız...

Hem bu resimdeki kestane şekeri, güzelce paketlenmemiş olsa bile, ağzınızı daha mı az sulandırıyor yani?


Notlar
1. Bakara Suresi, 219; "... Sana neyi infak edeceğini soranlara; helal kazancın kendine ve bakacaklarına yeten kısmından artan kalanı, diye cevap ver." Söz konusu ayeti İhsan Eliaçık kendi blogundaki yazısında tefsir etmeye çalışmıştır, referansım orasıdır.

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası