03 Ocak 2008

Her şeyin sorumlusu sensin Wikipedia (!!!)

İnternetteki Türkçe içerik o kadar kısıtlı ki, çoğu zaman anadili İngilizce olanları çok kıskanıyorum. Belki de biraz da bu yüzden internet projelerine bulaşıyorumdur, kim bilir? Kanımca internet büyük bir "köy çeşmesi" gibi işliyor, üstelik bunu daha da taçlandıran Web 2.0 denen konseptle hazırlanan internet siteleri de bilgi paylaşma işini imeceye çeviriyor.

Siz de, hepiniz, her biriniz, bu dev imece etkinliğine katılabilirsiniz. Şimdi yazmaya başlayarak hem de...

Daha önce bir çok internet projesinde yer aldım, buradan isim vermeme gerek yok, yan taraftaki menüde çoğunun linki mevcut. Bilgi paylaşımı için insanlık hiç bu kadar büyük bir olanağa sahip olmamıştı ancak daha önce hiç bir insan da bu kadar büyük bir teknolojik gelişmeyi gerksiz yere israf ederek suistimal etmemişti herhalde. Düşünsenize, Asur ve Babil kralları kim kimin vassalı olacak diye savaşa tutuşmuşken, Hitit kralı elindeki çok kıymetli demir rezervlerini israf ediyor... Savaşın yönü değişiverirdi herhalde.



Yalnız bir de şu boyutu var işin. Köy çeşmesinde haberler taşınırken dedikodu da taşınabilir. İmece işini yaparken bunu da göz önünde bulundurmakta fayda var. Bunun sorumlusu kimse değil aslında, sadece dedikoduyu yapandır. Ve özgür olduğu söylenen bir dünyada dedikodu yapmak da özgür olmalıdır.

Gerçi ben herkesle her ortamda özgürlük nedir tarışmaya hazırım, haydi televizyona çıkalım. Ama işi o boyuta dökmeye gerek yok, bloglarımız var değil mi... O şekilde de tartışabiliriz. Bir tartışma başlarsa ne güzel olur...


Asıl varmak istediğim nokta şu. Kimi yabancı kökenli bilgi paylaşım sitelerinde zaman zaman taraflı/yanlı yada kastılı olarak çarpıtılmış haberlerin yayınlandığını görmeniz olası. Örneğin uluslarası bir ortak ansiklopedi projesi olan Wikipedia'da Ermeni Soykırımı İddialarına ilişkin, ülkemizi tedirgin edecek bazı maddeler yazılıyor.

Şuraya varmak istiyorum: Yazılabilir. Bunun kimseye zararı yoktur. Bugün onlar oraya öyle yazar, sonra başka türlü de yazarlar... Bu alt tarafı bir internet sitesi içeriğidir, bilimsel referans yada resmi bir siyasi yorum değil. Bu yazılı olanlara kızıp köpürmek çok gereksiz. Dahası, bunlardan dolayı internet sitelerine erişimi yasaklamak, yada bu tür içerikler barındıran siteleri boykot etmek de sonuçsuz kalacak eylemlerdir.


Neyse, istediğim dinamiklikte bir yazı yazamadım ama bu aralarda fiziksel olarak çok yorgun ve duygusal anlamda da fazlasıyla ölü olduğum için, sizin benim neyi anlatmak isteiğimi anladığınıza olan güvenimle yazıma burada son veriyorum. Verdim.

Not: Yorum yazın lan yazılarıma... götüm çıkıyo size yazı yazıcam diye.. hırbolar....

10 Aralık 2007

Sözlerini bilmediğim halde söylediğim şarkılar

Sessizlik bazen şarkı söylememekten olur bazen de yeni doğan güne söylenecek şarkının olmamasından

Gece çöktükten sonra çaresizsiniz: Elinizde yalnızlıktan başka bir şey kalmaz. Bir iki ses daha duyulur, sonra bir bakmışsınız onlar da kesilmiş. İşte o an bir korku kaplar içinizi, o korku hiçlikten çıkan bir korku mudur, bırakalım bunu Heidegger konuşsun, ama çok iyi bilirsiniz ki, ne kadar basit ve yalın bir adam olursanız olun sizin de bir vasiyetiniz vardır öldükten sonraki dünyayı biçimlendirmek için. Ve her ne kadar yaşarken dünyayı değiştirmekten aciz olduğumuz halde birilerine bir vasiyet bırakıp arkamızdan bizim beceriksizliklerimizi kapatmalarını istiyorsak da, bu bizim kibirimiz değil kusurumuzdandır -- Değil mi ki faniyiz, insanız; o halde yerle bir etmeliyiz kendimizi. Neticede kimseye kendi cenaze törenine iştirak etmek nasip olmayacak, o zaman hayatın kendisini kabir azabına çevirerek başlayalım işe...

Ne dersiniz, hoş olmaz mı?

Yarın yada başka bir gün, sabah erkenden kalkıp işe / okula / sevgilinizin yanına gideceksiniz. Gittiğiniz yerdeki insanlar elbette sizin en az bir özelliğinizi beğenmeyecekler. Gül kokan ananız bile "yemek yedikten sonra bulaşıkları yıkamamazlık etme, e mi oğlum?" diye nasihat vermiyor mu size....

Kendinizde beğendiğiniz bir çok özelliği başkalarının beğenmediğini fark edeceksiniz. Prensipleri olan adama acıyan filozof gibi, ben de tercihler yapan adama acıyorum işte: Senin sokakta attığın adım bile, başkalarının adımlarının yanıda "sürünerek ilerlemek" gibi kalıyor.

Sen zavallı kaybeden, üstüne ne giysen, saçına hangi jöleyi sürsen, koltukaltına hangi parfümü sıkarsan sık, sen ezilmiş yitik, sen asla onların beğenisine nail olamazsın.

İşte bu idraktır bizi vasiyetlere sığınmaya iten.

Bu dünyada ne yaparsak yapalım, dünyanın inadı inattır, kıçı da iki kanattır. Seni asla sevmez. Sen günahkarsındır daha doğuşunda, gerçekten de dünyadaki insanların yarısına tekabül eden bir nüfus, günahlarından arınmak için daha doğduklarında meshedilerek yıkanıyorlar. Sen onların arasına karışıyorsun işte, dini akidende meshile vaftiz edilmek olmasa da kusurlu ve günahlı kabul ediliyorsun.

Toplumun ne dışına atılıyorsun bütün bütün, ne de istediğin adam olabiliyorsun.

Seni seven arkadaşlarına gerektiği gibi ilgi gösteremiyorsun. İstemeden onlardan uzaklaşıyorsun, kendini haklı çıkaracak bahaneler de buluyorsun bu ayrılıklar için. Ya da bazen arkadaşlarından birini biraz fazla sevdiğini sandığın için, onun sevme dediği birini sen de sevmiyorsun, ne büyük kişiliksizlik.

İtiraf et, ben de bunu yaptım, öyleyse sen de yapmışsındır. Ben, sevgi dolu benken, üç kuşaktır aile namı "hoşgör" olan benken bunu yaptıysam, sen kim bilir ne pisliklere batmışsındır. Günahkarsın, zavallısın, aşağsın, bayağısın !!!

Oysa senin sevmekten ödün verdiklerin kimi zaman seni gerçekten sevmiş de olabilirler. Bunu anladığında, bunu fark ettiğinde yıkılırsın işte --- ben yıkıldıysam sen de yıkılırsın.

Hayatta kimse seni olduğun gibi, bütünlüğünde sevmemişken, en çok onlar sana tahammül edebilmiş, en çok onlar seni gerçeğe en yakın nisbette sevmiştir. Sen tam hödük olduğun için anlayamazsın, anladığın zaman kendine itiraf edemezsin zaten. Sen onları görmezden gelirsin, sonun da terkedersin.

(Terk edişler kimi zaman sevgisizlikten, kimi zaman aşırı sevgiden olur. Benimkisi hiç birisiydi, ben başka insanları terk edebilmek için beni seven insanları da terk ettim. İşin kötü tarafı, asıl terk etmek istediklerimden ayırlabilmek için, beni sevenleri de rahatça bırakıp gidebilmem gerektiğinden, kendimi onların beni sevmiyor olabileceklerine inandırdım. Gerçi, ben bütün bu duygusal süreçlerden geçerken iyice ortaya çıktı ki, ben duyguları üstünde çok düşünen, çok kafa patlatan bir geri zekalayım, o adamlar da diskolarda meyve kokteyli içerek sarhoş oldukları eğlence gecelerinin fotoğraflarını facebook'a koyuyorlar. Ancak sonuç şu: Ben her şeyi kafamda kuruyor, sevmek yada sevmemek üstüne kesin sınırlar belirleyip ölesiye ve öldüresi katı pozisyonlar alırken, insanlar seviyor, sevişiyor, koklaşıyor, neticede ben herkese her zaman sevgi dolu olduğumu söylüyorum ancak bu sevgiyi yöneletecek bir sevgi nesnesi bulmaya geldiğinde iş, orada biraz kısa devre oluyorum. İşte benim sevgi dolu olduğum argümanı da bu yüzden koca bir palavra oluyor.)

Terk ettiklerin neticede seni severler yada sevmezler. Bunu asla bilemezsin. Yine de tek bildiğin şudur: Seni bu dünyada anan bile olduğun gibi sevmezken, dostların / sevgililerin bile aslında sana en çok tahammül edebilirken, seni olduğun gibi seven tek bir yer vardır. O da seni olduğun gibi yaratandır.

Yaradandır.

Seni bir tek Tanrı olduğun gibi sever. Günahları aslında ona karşı değil,, dünyaya karşı işlersin - Ve günahkar olmaktan başka alternatifin yok gibidir de. Sen seni asıl sevene dönebilmek, kusursuzca dönebilmek için uğraşır didinirsin, ve işte onun için bu kadar önemlidir öldükten sonra dünyanın ne halde olacağıyla ilgilenmek.

İşte bunun için önemlidir birilerine miras bırakmak.

Hayat boyu yaptığın bütün o şeyler, sadece hayatını sürdürebilmek içindir, çile içinde çiledir hepsi. Oysa bir tek mirasındır seni sen yapan ve milyonlarca yıl geçse bile yeni kuşaklara kendini anlatabileceğin yok.

Bugün bir kadının sevgisini ve güvenini kazanamazsın, hatta sana tahammül etmesini bile sağlayamazsın. Çok istediğin işi alamazsın. Yılda 2 hafta tatil hakkında dilediğin gibi dinlenemez, haftasonları arkadaşlarına vaad ettiğin kadar eğlenemezsin.

Ama ölünce öyle bir vasiyet bırakmalısındır ki, ne kadar eğilip bükülürse bükülsün seni anlatabilmelidir insanlara ve dünyaya.

İşte bunun içindir yaşamak, göğüs gerdiğimiz çileler, içinde sudan çıkmış balık gibi koşturduğumuz hayat mücadelesi bunun içindir: En büyük ve en anlamlı vasiyeyi bırakabilmek için. Çünkü ölünce zaten seni seven varlığa nihayet kavuşacaksındır. Ama arkada bıraktığın bu dünya da seni olduğun gibi bir zavallı saymamalıdır.

Benim dinden, kültürden, hayattan, aşktan, siyasetten, memleketten... Kısaca dünyadan anladığım da sadece budur. Belki de bu, şimdiye kadar ki en "elle tutulur" gündelik hayat teorimdir.

Doğruluğunu sınama şansı ise sizin elinizde.

03 Aralık 2007

Kaynak kodunu görüntüle: A-T-C-G

Söz konusu olan biyolojik yapı olduğunda, evimizi paylaştığımız börtü böcükten zerre farkımız yok. Ey ahali, daha akıllı ve yakışıklı kakalaklarız sadece biz. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

Nedir o halde bu tantana? Neyin tantanası olacak, elbette şahsiyetlerin tantanası. Artık sıtkım sıyrıldı, allah biliyor ya... Televizyon'da dünyanın en yalan yarışmalarından birisi yayınlanıyor şu anda. Show TV'deki Acun Ilıcalı beyefendinin sancaktarlığında büyük bir dümen dönüyor, adı da "var mısın yok musun?"

Ben şöylece söyleyeyim, ben böyle bir rezilliğe yokum arkadaşım. Hadiseyi özetleyeyim, eski TV klasiği, rahmetli Cenk Koray'ın meşhur Kutu oyununda olduğu gibi bir kutu seçiyorsunuz, stüdyoda diğer katılımcıların da ellerinde başka kutular var... Kutuların içinde de 1 lirayla 250,000 lira arasında değişen miktarlarda para ödülleri var. Seçtiğiniz kutuda yazan neyse onu kazanmanız garanti. Ancak siz yine de kumar oynayarak stüdyodaki diğer kutuları açtırarak kendi kutunuzda hangi para ödülü olduğunua ilişkin ihtimalleri azaltıyorsunuz. Neticede kutu sayısı azaldıkça hangi para ödülünü kazanabileceğiniz garanti olmaya başlıyor. Bu aşamada, eğer açtırmadığınız kutulardaki ödüllerin düşük meblağlar olması riskinden endişe ediyorsanız, sunucu arkadaşımızın vermeyi taahüt ettiği bir para ödülünü alarak kutudaki ödülden vazgeçme şansınız var. Eğer kutunuzda büyük bir rakam varsa da aldığınız şey aslında para ödülü değil baba oluyor...

Buraya kadar, ne yapalım, böyle dandik bir oyun, diyebiliriz. Demesine deriz de, arkadaşım o stüdyodaki katılımcıların dümenden halleri, kolpa üzüntüler ve çakma sevinçler nedir öyle? Bir iki kere izleyip görmeniz gerek, anlatmakla olmaz... Yarışmacının seçtiği kutulardan birinden büyük meblağ çıktığında o kutuyu seçmiş olan katılımcıların üzüntüsü... Yani neden üzülüyorsunuz ki, ne diye bu kadar yıkılıyorsunuz ey arkadaşlar... Arkadaşın kutusundan 125,000 lira çıkıyor, eleman yarışmacıya o parayı kazandıramadığı için üzülüyor, ağlıyor, feryat figan, ağıtlar... Yahu içinde 125,000 olan kutuyu ona zorla sen seçtirmedin ya, eleman gitti kendisi senin önündeki kutuyu söyledi... Sana ne, sen sıran gelince şanslı olmaya bak.

Ha, bir süre aynı mekanı paylaştığın birisinin oyunda büyük ödülü kaybetmesine üzülürsün de, yani salya sümük ağlayıp "ben sebep oldum" dümenine yatmanın olayı ne?

Sahiden olayı ne? Ben cevabını biliyorum olayının ne olduğunu: Role Playing Game !!!

Katılımcıların ve yarışmacıların stüdyodaki aşırı rahat tavılarına bakın. Katılımcıların renkli kişiliklerine bir bakın, Türk toplumu için yadırganacak ilişkilerini inceleyin. Tıpkı bir amerikan yarışmasından yada amerikan aile dizisinden fırlamış gibi. Gerçi bunda yarışmanın konsept olarak amerikan kaynaklı olmasının payı var da, Türkiye gerçekten de rahmetli Özal'ın gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğine and içti de ne zaman küçük amerika oldu diye sorası geliyor insanın.

Kendi hesabıma, katılımcıların oyuncu yada en azından anlaşmalı çalışan elemanlar olduklarına eminim. Eğitimli, kültürlü ve karakter sahibi bir insan olarak ben stüdyoda bir yarışma programı esnasında alt tarafı önümdeki kutuları kaldırırken şakkadan konuyla ilgili bir atasözü yada veciz söz hatırlayıp bunu başarıyla, tonlamalara falan dikkat ederek paylaşabilecek biri değilim. Benim yapamayacağım şeyi oradaki o insanların yapabilceğine inanmamı beklemeyin lütfen (2000 kitap okudum, onların yarısı kadar mı aforizma bilemeyeceğim yani... come on maaaan diyesim gelir...)

Oradaki insanlarla biz, sokaktaki kediler, börtü böcük, hepimiz aynı protein çiftlerini paylaşıyoruz, kromozom sarmalları karman çorman oldukça ortaya daha karmaşık ve gelişmiş bir canlı çıkıyor sadece, hepsi bu. Ne Adnan Hoca'nın kitaplarındaki gibi, hamam böceğinin hayatından etkinelerek burada ilahi bir yan bulmak akıl karıdır, zira bu natüralist düşünce en ilkel şaman yada pagan dinlerinden bile önceyken, totemist bir argümanken bugün islamcı bir tarikat tarafından kullanılıyor olması bile yeteri kadar komiktir, eski Mısır'da böceklere ibadet edildiğini hatırlayalım... Ne de, ilkel yaşam formları yanında biz insanların başardığımızı iddia ettiğimiz insanca gelişmeleri övünç ve böbürlenme kaynağı yapmak akıl karıdır...

Unutmayın, belki piramitleri inşa eden de insandı ama bu Var mısın yok musun dümenini icad eden de öyle... Bir büyük mimari eser, bir dolandırıcılık ve yalancılık kumpanyası... Söyler misiniz bana, hangi hayvanın kendi türüne karşı bu kadar şarlatanca bir tutumu olmuştur?

23 Kasım 2007

Bir Varlık Sorunu olarak insan -- Bilim/Fantastik Kurgu türü edebiyattan öğrenebileceklerimiz

İnsan'da en az iki yön görüyorum. Bunlarda birisi, biyoloji biliminin konusu olarak insan, yani homo sapiens; öyle ki bu türden bir varlığın neliği hakkında şüpheye yer yoktur, onun sadece var kabul etmek ve bu gerçekliğe karşı, kaba bir deyimle, pozisyon alarak kendimizi savunmamuz icap eder.

Savunmak derken aşırıya kaçmıyorum: Evrende bir tür canlı gösterin ki varlığı yada yokluğuyla başka türden canlıların varlığı yada yokluğunu etkilemesin. Gerçi aynı durum söz konusu olan cansız varlıklar olduğundan da kimi zaman doğrulanabilir, ancak canlılara göre, hele de insana göre cansız varlıkların olumsallığı şüphe götürmez olduğundan bu kategoriyi ihmal edebiliriz.

Durum buyken, en basit bir yaşam formu bile daha karmaşık yaşam formlarının varlığı üzerinde tesire sahipken, bir çok yanıyla en karmaşık canlı olan insanın bu tesirde payına düşenin daha çok olduğunu söylemek kimseyi şaşırtmaz.

İşte bunun için, biyolojik bir varlık olarak insana karşı savunmalıyız kendimizi: O değil midir kendi yarattığı "hava sahası" kavramını ihlal ettiği için "düşman" uçaklarını düşürmekten çekinmeyen... Hayatta kalması söz konusu olunca biyolojik insanı herhangi bir yırtıcan ayırmaya yardımcı olacak olan şey nedir?

Burada devreye insandan diğer yön giriyor: İnsanın hiç bir bilimsel açıklamaya yer bırakmayacak kadar "bireysel özgünlüğü". Şu var ki biyolojik özellikleri karmaşıklaştıkça tüm canlılarda bireysel özgünlüğün belirginleştiğini, hatta en karmaşık seviyelerde bireysel olarak bile tutarlılık arz etmeyecek kadar raslantısal bir özgünlüğün görüldüğü iddia edilebilir. Bununla birlikte, tüm canlılar içinde en anlaşılmaz türü içi sosyalleşme örüntülerine sahip olan varlık insan olduğuna göre, ve henüz biyolojik açıklamalar bu duruma yeterli argümanlar sunmadığına göre, insanını ve sadece insanın bu yanını, bilim dışı bir yan, insana özgü bir yan, üstelik insan türüne genellesek bile tek tek insanlarda imaresini ancak silik olarak görebildiğimiz bir yan olarak kabul etmemiz gerekir.

Bu yan bir "bilim insan hakkında ne diyorsa, onun dışında kalan her şey" yanıdır insanın, insanın adeta bir corpus dei halidir, tüm varlıklar içinde tanrı kavramını bildiğine emin olduğumuz tek varlık insan olduğuna göre, en azından kavramsal düzeyde insan bunun yaratıcısı olarak onu vücuda getiren şey olmuştur ve belki böylece tanrı ancak bir vücut bulabilmiştir: Yine de akılda olmalı ki bu "tanrısal vücud" ne eski Yunan'daki Zeus itikatına, ne de Hristiyan düşüncesindeki "Tanrı'nın Oğlu İsa" itikatına göndermedir. Bu düşünceyi ortaya atarken ben hala insanın tanrıdan bağımsızlığını kabul ediyorum, ancak tam tersine Tanrı'nın insana bağlılığını ortaya atıyor gibiyim. Bu iddia ile varmak istediğim nokta şu: İnsan olmasaydı eğer, Tanrı diye bir varlığın var olduğundan söz etmek mümkün olacak mıydı?

Bu düşünce "ateistçe" midir? Kimilerine göre öyledir, yine de önyargılara ara vermenizi tavsiye ediyorum. Buradaki ilahi zorunluluk bir ilahi yasalılık fikrinden yola çıkmaz, yine tamamen, deyim yerindeyse, keyfidir; Tanrı'nın keyfine göredir. Gerçi böyle söyleyerek dini inancı biraz gayri ciddi bir havaya soktuğum muhakkak. Ancak çoğu zaman, özellikle Kur'an'da da gördüğümüz "Eğer Allah isteseydi her şeyi bambaşka yaratabilirdi" argümanına bütünüyle uygun. Yine de tanrıyı yaramaz bir çocuk olarak görmek isteyenler var olduğu sürece, insanın bu corpus dei yönünü ateistçe olarak görmek isteyenler de olacaktır.

Bunu düşünenlere şunu söylemeliyim, insanın Allah'a muhtaç olduğu kadar Allah'ın da insana muhtaç olduğu düşücesi yeni bir fikir olmadığı gibi, geride bıraktığımız yüzyılın insanlarını ateistliğe sürüklemek için icad edilmiş bir karşı misyonerlik tezi de değildir. Bunun da bir tür dini inanç olduğunu düşünerek hoşgörmek mümkün, bir Allah'a tapınma bunda da var ancak diğer dini itikatlara göre buradaki tanrı tek bir yönüyle biraz zayıf kalıyor.

Bizi bir açmaza sürükler bu durum, ve bu da tamamen insandaki bu iki farklı yönden çıkmaktadır. İnsanın homo sapiens yönüyle ilgili bilgi birikimimiz gün geçtikçe artıyor ancak yine de insanın kainattaki en büyük tüketici olarak yaşamasını ve kainatı sömürmesini engelleyemiyoruz. Öte yandan bazı bilgiler corpus dei yönünündeki gizleri açığa çıkardıkça, insanın ilahi yönündeki çıkmaz daha da karmaşık bir hal alıyor.

Edebiyat çağlar boyunca siyaset tarafından sakıncalı görülmüş, tarih boyunca edebiyatçılara, ozanlara muhalif damgası yapıştırılmış ve bir cadı avının nesnesi olmak zorunda bırakılmışlar. Ancak her çağın edebiyatında da, en az bir yönüyle çağının hakim düşüncesiyle münasebet görmemiz kaçınılmaz; kimi zaman onu yaratarak ve kimi zaman da yıkarak...

Bununla söylemek istediğim şey, yıllardır açıklığa kavuşması anlamında bir arpa boyundan daha fazla mesafe kat edilmemiş olan insandaki ilahi yön karmaşasına çözüm arayışı bilim ve felsefeden olduğu kadar edebiyattan da gelmiş -- en azından gelmiş gibi görünmüş. Ancak hiç sonuç alınamadığı da ortada. Edebiyatçılar genelde taraf tutmuşlar; onlardan yol göstermeleri ve tarafsız olmaları beklenirken.

Çağımızda ise edebiyat bir sektöre dönüştüğünden içimiz rahat. Bunun sebebi şu, artık sanat bir ticaret olduğu için, içinde tartışmalara doğrudan taraf olacak materyal sayısı ya çok azaldı yada değeri bakımından fakirleşti, ancak sanatın adeta günlük bir etkinliğe dönülmes (casual) ile onu dışarıdan bir gözlemci gibi izleyerek ondaki insan emarelerini bulma şansımız da arttı. Artık bir edebiyat eserinden, tıpkı gündelik bir kişi-kişi ilişkisini izlediğimizde faydalandığımız gibi faydalanmak mümkün. Edebiyatın değerini düşürürken çelişkiyi çözüme kavuşturmak adına olumlu bir gelişme olmuş kapitalizm. Hepimizi yıkıma götürmeden bir çözüm bulsak iyi olur.

Burada, bu noktada, hiç bir tarafı tutmayacak ve tutarmış görünse bile kurmaca bir tarafı tuttuğu için sahici sayılamayacak bir edebiyat türünden; Bilim/Fantastik kurgu türünden yeterli ölçüde faydalanılmadığı izlenimini taşıdığımı söylemem gerekiyor.

Bu eserlerde çoğu zaman sıkıcı derece tasvirler kullanılır, yada hiç bir şey detayıyla anlatılmayarak uydurma bir evrende, bu dünyada göremediğimiz gerçeklik koşullarındaki insan davranışları hızla birbiri ardına sıralanıverilerek bu koşulların gerçek olduklarına inanmamız amaçlanır: Büyü yapan insanlar, ışınlama cihazları, evrenin sınırlarına yapılan uzay seyahatleri, ruhlar ordusunun ülkeleri istila etmesi... Bunlar içinde bulunduğumuz evrende gerçekleşmesi söz konusu bile olmayan şeylerse de, bu eserleri okuduğumuzda bize inandırıcı gelirler, çünkü oradaki kahramanlarla yada olaylarla münasebetimizde aslında çok yakından tanıdığımız bir şeyi buluruz:

İnsanın insana özgü yönlerini, corpus dei yi.

Şimdiye kadar bu türden edebiyat, insanların zihinlerinde yada sinema perdesinde çok ışıltılı ve renkli izlenimleri bıraktığından, ticarete alet edilerek suistimal edildiyse de, derinlemesine ve amaçlı bir incelemeyle en kötü örneklerinden bilen istifade ederek çelişkimizi çözmeye çalışamız mümkün.

Dahası; tıpkı Schopenhauer'ın idealinde düşlediği gibi, tamamıyla bir trans halindeki sanatçının yarı bilinçsiz olarak kaleme alacağı bu türden eserlerin yardımıyla genişleyecek olan araştırma alanımız sayesinde çözüme ulaşmamız daha mümkün olacaktır.

Her halükarda, şimdiye kadar görmezden geldiğimiz ve çocukça bularak küçümsediğimiz fantastik/bilim kurgu türünün kurtuluş ümidimiz olduğunu, olabileceğini aklımızın bir köşesine yazmamızda fayda var.

Çok mu "wishfull-thinkin" yapıyorum? Belki, ama blog mesajıyla da olsa sesli düşünemeyeceksem, ne işe yarar ki düşünmek?

21 Kasım 2007

Haftanın Oyunu: Age Of Empires III: The Asian Dynasties

Bekledim bekledim, Microsoft ne vakit Age Of Empires III'ten de yağ çıkaracak dedim, beni mahçup etmediler, hiç geciktirmeden ikinci eklentiyi çıkardılar. Warcraft III oynamaktan sıkılanlar varsa, Total War'un multiplayer kısıtlığından yakınan varsa, Company Of Heroes yada World In Conflict oyunlarını bilgisayarlarınız çalıştırmıyorsa, buyurun AoE3:TAD



Ha bu arada, Empire Earth III'e de haksızlık etmemek lazım. Empire Earth serisinden nefret edenler de varsa (bakınız ben :p), AoE her zaman güzel bri alternatif.

Oyun hakkında biraz daha detaylı bilgi arayanlar,
PCOyun.com'daki yazımı okuyabilirler.

24 Eylül 2007

Haftanın Oyunu: Company Of Heroes: Opposing Fronts

bu hafta içinde, relic'in company of heroes genişleme paketi opposing fronts satışa çıkıyor. hepimiz mutlu muyuz? ben çok mutluyum doğrusu. henüz coh'ta fazla bir ilerleme kaydedemedim ama, of'nin çıkmasıyla birlikte biraz yol alacağımı umuyorum.



yukarıdaki video sizi tatmin etmediyse eğer, bir an önce torrent arama motorlarına koşunuz... zira blogdan torrent linki vermem durumunda google amca beni cızz yapabilir. yapmaz diye rahat davranmamak lazım.

relic / thq / company of heroes / opposing fronts (2007)
reyting:
 4/5 

20 Eylül 2007

12 Dev adam dedik, laf yarıda kalmasın...

Önceki yazıda başlık olarak kullanınca okuyucum kıllanmasın, 12 dev adam dedim ama doğrusu ne yüzümüzü bir türlü güldüremeyen genç arkadaşlarımızı ne de kenar yönetiminde federasyona çok fazla da yüklenmek istemedim kimseye. Neden öyle olduğunu bilmiyordum, neden yüklenmek istemediğimi anlayamıyordum... Kendilerinden şampuan beklediğimiz adamlar bize sabun köpüğü bile veremeyince çok kızmam, köpürmem gerekirdi halbuki.

Olay, netivede yada klasmanda (yada istatistikte) bitmiyor ne yazık ki... Türkiye takımı, turnuva boyunca Litvanya'nın bir maçta yaptığı kadar asist yaptı ancak. 7de1 yani. Pekiyi, o takımdan Saruman'ı (Jasikevicius) çıkarınca ne oluyor... Ne olacağını söyleyeyim, bizim takım yeniyor onları... Geçen sene Japonya'da yendiğimiz gibi. Saruman olmadan olmuyor demek ki. Bu işler böyle.

Yani olay neticede değil, oynanan oyunda. Bilgisayar oyunları çıktıtan sonra herkes bir süper insan oldu ki, aman aman diyeyim ben. NBA 2007'de ters smaç basan herkes, Tanyeviç'e ana avrat gitmeye başladı. Hayatlarında tek basketbol antremanı izlememiş adamlar... Bir insaf edin.

Habertürk'teki yayında Murat Didin ve Mehmet Baturalp, Tanyeviç'i eleştirirken ne kadar üsluplarına dikkat ediyorlar... Bir de gazetelerdeki spor yazarları... Amanın diye kalıyorum. Amanın.

Bu durumda, acaba aşağıda benim saydırdığım Emre dorğusunu mu yapıyor o kol hareketiyle... Kendimizi önce el aynasında görmeden neden dev aynasına çıktığımızın cevabını bulursam Emre ikilemini de çözerim diye düşünüyorum. Ne mi demek istiyorum.

Almanya ve Slovenya mağlubiyetlerinin ardından öyle büyük bir çöküş yaşadı ki Türkiye Basketbolu, bunu da öyle bir hezeyan ve utanç içinde ifade etti ki, sağda solda tevede gazetede, vaziyete hasbelkader şahit olan meselâ kimi Kanadalılar merakla yanındakilere sormuş olabilirler mi, Türkiye'nin basketbolda hangi yıl Dünya şampiyonu olduğunu, yahut Olimpiyat ikincisi?.. Miami Beach'te uydudan kanalları zaplarken şans eseri bir İspanya 2007 programına denk gelip mola veren basketbolsever bir Hispanik ABD vatandaşı, ola ki Türkiye Milli Takımı yöneticilerinin, oyuncularının ve basketbol gazetecilerinin demeçlerinden fırlamaca derlenmiş üç dakikalık bir potpuriyi dinlediğinde, merak edebilir mi Türkiye'nin kaç senedir Avrupa Basketbol Şampiyonası finallerine katılmakta olduğunu, şu ana dek gibi parlak sonuçlar aldığını? Bir an durmaz mı insan; bu dövünen hangi şampiyon?

Batuğ Evcimen -- batug.com
http://www.batug.com/evcimen110907.htm

Böyle başa böyle tarak! Basketbol severlerin Batuğ abisi, durumu çok güzel anlatmış diye düşünüyorum. Kendisinden önce 3 adam sakatlanmasa All-Star'a gidemeyecek, o şartlarda gittiği maçta bile en çok 5 dakika bir süre alan Mehmet'i "ulu Memo" reklamlarında oynattın. Sürekli Nowitzki'yle karşılaştırıp durduğun Hidayet, bir Bentley araba aldı diye çocuğu görgüsüz ayı ettin. Ne olacaktı ki bu takımın alacağı derece o vakit. "Gara gaşına gurban olam İbraam, at şu karpuzları da şampuan olam" diye turnuva mı olur? "Kurban olam ayına yıldızına" diye milliyetçilik nasıl olursa, o kadar olur.

Kötü örneklerle o kadar beynimiz sulandı ki... Bir şey olması gerektiği gibi işleyince yadırgıar olduk. Cumhurbaşkanı Sezer'in makam aracı kırmızıda durduğunda, Sezer ve eşi Ankara Real markette sıraya girip beklediğinde olay oldu... Abdullah Gül köşk'e çıkar çıkmaz gazatelerde tartışma başladı: "Gül, kırmızı ışıkta duracak mı?"

Geçen hafta sanırım BJK'nin bir golü yenmiş... Buz gibi golü vermemişler... Ben hakemden daha iyi bilmem tabi, hele pozisyonu da hiç görmedim ama, saniyede karar vermek durumunda olan hakem hata da yapabilir, lafım olmaz. Rakip takımın teknik direktörü Aykut da "pozisyon goldü" deyince bizim spor medyası bu açıklamayı "Aykut'tan fair-play dersi" diye verdi...

Fair-play, adı üstünde, dürüst oyun demek. Yani oyun içinde olan şeyin adı olur fair-play. Basın toplasında olan şeye olsa olsa "dobra" denir, fair-play denmez. Aykut hoca, maç içinde yan hakeme gidip, "ben gördüm gol oldu" dese, o zaman fair-play olur; ama sorarım size bu ülkede hangi gazeteci Aykut hocanın arkasında durur da Aykut hoca takımdan kovulmaz... Çünkü, işsiz kalmamak, aç kalmamak için, kimse Aykut'a bir daha iş vermez, iki kere iki dört! Bir tek gazeteci hesap sorar mı o zaman, "Türk futbolunun en centilmen isimlerinden birinin dünyaya örnek olacak fair-play davranışı cezalandırılmamalı" diye? Türkiye'de hem de...

Fair-Play görmek isteyen, hemen alttaki haberdeki youtube videosunu iyice izlesinler...

Bu arada... Emre'nin kolu da, gerekçesi ne olursa olsun, kabul edilebilir bir davranış değildir. Herkes adaletini kendisi mi araycak bu ülkede? Hem de yeni bir anayasa hazırlanırken... Ama, biz ulusça, yasalılık nedir, anayasa düşüncesi ne demektir gibi soruları sormadık, cevaplar vermedik ki.Bundan değil mi başbakan'ın, anayasa taslağını eleştiren rektörlere "rektörler işlerine baksın" demesi... Rektör'ün işi okul kooperatif ihalesi yapmak çünkü... Tövbeler olsun!!!

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası