18 Kasım 2008

bir yaratıcı insan neden bu romanları oyun yapmaz

1- taras bulba
görkemli savaş atmosferi, hastalıklı şiddet tasvirleri, insanı şaşırtan karakterler ve duygudaşlık kurmakta güçlük çekilecek, içine girmesi zor bir hikaye... tolstoy'un bu klasiğinden süpper bir rts, rpg ya da fps çıkarmak mümkün. gelişen rus yazılım sektörü yakında buna elini atabilir

2- semerkant
ortaçağ'ın mezopotamyası ile yakınçağ'ın amerikası arasında süregiden, alparslan'ın anadolu fethi, alamut kalesi fedaileri ve hayyam'ı hem arkaplan hem de ana karakter olarak kullanan bir roman, neden bir oyun olmasın... gayet elverişli değil mi bir adventure olmaya?

3- amat
fantastik öğelerin, felsefe ve mitolojinin, akla gelen bin bir türlü hayal ürünü nesnenin bir araya geldiği muazzam romanın, denizci/korsan oyunlarına harika bir arkaplan oluşturacağı muhakkak... sürpriz sonu ve eğlenceli hikayesi ile harika bir proje ortaya çıkabilir. bu olayı gerçekleştirecek yerli yapımcı olmaz mı? (olur mu?)

4- benim adım kırmızı
nobelli orhan abinin romanı, içerdiği bir çok katmandan sadece polisiye öğeleri kullanılarak bile bir değil en az iki oyun çıkarılabilecek yoğunlukta bir eser. böylelikle kitap okumaz, siyasi tavrı nedeniyle afaroz edildiğinden dolayı da orhan'dan tiksinir konumdaki türk genci belki bu mecra ile de tanışır (iyimserlikte bir numara)

5- ninatta'nın bileziği
her devrin filmi/oyunu var da maden devrinin bir dönem filmi/oyunu yok. oysa o dönem için yazılmış bir çok kitap var. ahmet ümit'in döneme ait hitit edebiyatının biçemini yansıtmaya gayret ettiği ve tarihi gerçeklere uygun olarak kurguladığı romanı/öyküsü, çok hüzünlü bir oyuna ev sahipliği yapsa da piksellerimiz biraz da gerçekçi antik çağ oyunu görse...

16 Kasım 2008

tercih listesi

hangisini seçerdin? kimi insan için kolaydır tercihler, "pencere kenarı olsun"... kimisi için en basit şey bile zordur, "allahım çorbama tuz koyayım mı, teletabi, amin"... ama şurası kesin ki herkes belli başlı hususlarda ikilem yaşar. işte size benim ikilemlerim:

- çok sıkışık geçirdiğin saatlerden sonra çişini yapmak mı yoksa seks yapmak mı (ne yalan söyliyim, çişi tercih ediyorum)

- jude law yahut jack black (jack black tip olarak genel hatlarıyla çok az bana benziyor, hani tombiş yanaklar, böyle yakışıklı değil ama sempatik tabir ettiğimiz insan modeli, ne olur onu seçin kızlar diyorum)

- e-mail oldukça hızlı bir iletişim yolu, pekiyi ama mektubun sıcaklığı... (halt etmiş mektup, postacılar belki işsiz kalacak ama e-mail bile demode artık, im ve voip ortamlarından sonra)

- odun yanan bir şömine mi yoksa anında ısıtan bir infrared ısıtıcı mı (ki bütün romantizmi elimin tersiyle itip ısıtıcıyı seçmemi sağlayacak iki koca kışı atlattım arkadaşlar, belirteyim)

- newsweek mi yoksa der spiegel mi (türkiye edisyonu da olduktan sonra benim tercihim newsweek ama der spiegel'in de türkiye edisyonunu görmek isterdim doğrusu)

- the simpsons oder the family guy (donuts are much like life, round in the outside and empty in the middle - homer j simpson)

- age of empires / command & conquer (ilk gözağrısı derler c&c ye ama, mythology felaketini saymazsak aoe ezer rahat)

- seks mi sarılıp uyumak mı (listenin başında haksızlık ettiğim için senden özür diliyorum seks... tabi ki daima seks...)

- internet explorer mı yoksa mozilla firefox mu (google chorome dersem tam bir göt gibi davranmış olurum)

- blogger gavur işi, blogcu çok yöresel (ki bu site şimdilik bloggerdan yayınlanıyor, değil mi paşam)

- blog mu ekşisözlük mü (seçiminde daima blog tercih edilir, çünkü blogda moderasyon senin elinde paşam..)

- blog mu günlük mü (ben blog dan yanayım, eğlenceli bir alternatif edebiyat oluşturuyor kanımca)

- chp mi akp mi (chp... ama oy pusulasında başka partiler de var)

- yarısı dolu mu yarısı boş mu (daha da önemli soru, suyun yarısını kimin içtiğidir... ben içtiysem, kalan yarısını da içerim, başkası içtiyse "olm git bana yeni su getir"... "ya da vazgeçtim rakı koy bana rakı)

yeni rakı mı efe yaş üzüm mü (sonuna kadar yeni rakı... ama bir ara izmir sakızlıyı da deneyin)

devam edecek...

15 Kasım 2008

yaşasın blogger

evet, aylar hatta yıllar süren kişisel gelişim yolculuğumda tuttuğum yepisyeni bir yol var. yaşasın ifade hakkı! yalnız şu da var, bu hakkın ne kadar süre daha elimizde kalacağını bilmiyoruz. şu yahudi/ermeni/rum/her-türlü-kötülük-amaçlayan-kurum-ki-büyük-olasılıkla-din-ve-millet-düşmanıdır sıfatlı google denen şeytan şirketin emeli ve ameli ne gösterir bilinmez...

bütün dünya el birliği etmiş, bizim kötümüze kötüme kirmek istiyürler.

ne türkiye'ymiş be arkadaş!

ha, beslendiğim membaları birbir yazsam, haklarında da iki kelam etsem... mi???

1- internet tarihçesinde her türlü--- web 1.0/2.0/2,5 --- daha önce mirc/icq muhabbetleri --- sonradan sonraya ekşi sözlük benzeri oluşumlar ve sözlük klonları --- nihayet bilimum imece evet!!

a) mirc - bu atraksiyondan öğrendiğim şey, internette, çoğu zaman da takma adla imzalanmış, yazıdır resimdir, yorumdur falan görürsen çok ciddiye almayacaksın. yazan kişinin gözlüklü/sivilceli olma riski tavan yapmıştır.

b) forum siteleri - efenim "kendi uploadumuzdur" furyasından önce adam kipin fikir tartışılan forumlar da vardı ama artık kalmadı tabi... onlardan çok esaslı bi kişilik edinmek mümkün değildi, ama site reklamı yapmak ve bir iki kafa dengi "im-buddy" (instant messaging buddy= sadece internette mesajlaştığın kanka benzeri kişi ya da kurum) çıkarmak mümkündü.

c) ekşi sözlük ve klonları - büyükçe bir "iyilik yaz internete at" fikriyatı, ayırca sağlam bir mizah anlayışı kazandırdı bir nesle... bu kadar şişmanlamasa çok eğlenceliydi ekşi, ama onun açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan yürüyen klonlar sağolsun. not: ekşiden atılıp da ekşiye laf eden klon site yazarlarına ayrıca kafam girsin... insan utanır lan :p

2- yani, neticede vardığım nokta şöyle, blog yaz denize at.. aman o espriyi yaptım, ses de getirmedi sanırım daha önce...

3- blogu okuyan yoktu önceden, bundan sonra da olmayacak ama asıl önemli olan evrimsel süreç içinde blogların o kadar ciddileşmesi ki yasaklanır hale gelmeleri... birileri kafaya takıyor arkadaş bizleri...

4- işte bunun içindir ki, öyle gri ve "ne oluyorsa ben biliyorum" büzzüklüğü yaptığım blog da sıkabilirdi beni. elimde kitap/gazete/dergi dolu, klavyem elimin altında, yazmadan duramam. yazdıklarımı türlüsünü okduğum saçma sapan şeyler gibi gri tonda yazmak yerine gökkuşağı gibi rengarek de yazabilirim.

5- gökkuşağı versus gay ve lezbiyenlere özgürlük... and the winner is, "en az üç çocuk yapın"

11 Kasım 2008

yalnızlık kader değil tercihtir

kış güneşi vurmuş salonda, kanepenin üzerinde sevgiliyle sarılarak öğlen uykusuna yatmak. vadiyi çınlatan öğlen ezanı sesiyle en ufacık şehvet duygusundan bile sıyrılarak, sadece derin bir sevgiyle sarılmak. sevmekten ve sarılmaktan lezzet duymak.

bir saatlik kısa uykudan sonra kalkıp iş başı yapmak. telefonlar, havadisler, haberler ve yazılar eşliğinde bir gün geçirmek. beraberce en büyük problemlerle yüzleşmek. birbirimize üçüncü kişi olmadan, ortak bir varlıkmışçasına yaşamak.

evimiz değil de yuvamızın olması, yuvayı kuşlarla ve köpeklerle, belki bir kaç da insanla paylaşmak.

ben değil biz olmak.

birbirimizin çıplak tenlerini okşarken şehvet değil de sevgiyi duymak, duyabilmek. hiç bir zorunluluğumuz olmadığı halde birbirimizi seçmek ve bu seçimi sevmek.

sonra, işler eksisi kadar lezzet vermemeye başlarsa, tüm bu anıları hiç yaşanmamış saymak ve ayrılıp kendi hayatlarımıza savrulmak...

işte bunu için aşık olmuyorum, olmuyorsam eğer.

10 Kasım 2008

insanlığı temize çekmek

köpekler havlıyor.

artık günde iki öğün yemeye alışmalıları. karınları ekmek ve yoğurt ile şişiyor olsa da, alışmalılar buna. üstelik yarın annecikleri geliyor, yanında vitaminli mamalar ve kürklerini parazit işgalinde koruyacak ilaçlarla...

içme suları azalmış, bahçeyi de darmadağın etmişler... nereden buluyorsunuz o çuval/örtü/bez/çaput parçalarını her zaman... balkon harp alanı, sanki miğfer dibi burası.

onları seviyorum. köpeklerimi. köpek milletinin mensubu olan komşularımı, köpek suretinde ev arkadaşlarımı, insan olmayan üvey kardeşlerimi.

evimi, bahçemi, yemeğimi, rızkımı ve yalnızlığımı paylaşıyorum bambaşka bir mahluk cinsiyle. insan olduğumu "temize çekiyorum" onları her okşayışımda.

onlarla 6 ay çabucak geçti ve bir köle gibi bağlandım onlara. merak ediyorum, ben mi onları sahiplendim yoksa onlar mı beni diye... onlar mı benim köpeğim yoksa ben mi onların insanıyım diye...

05 Kasım 2008

red alert 3 geliyor

red alert 3 de size kapak olsun (kankasavar bir espri oldu)

red alert, orijinal olarak satın aldığım ilk oyundu. gerçi sovied cd sini kaybettim, arşivden çıkmıyor, ama allied cd hala durduğuna göre, red alert arşivimde önemli bir yer tutuyor demek için geç değil.

westwood'un yer ile yeksan olmasının ardından command and conquer serileri ile ilgili ürünler electronic arts'ın sineğin yağını çıkarıp satma politikası çerçevesinde üretildi. bu zincirin son halkası ise red alert 3 oldu. henüz oynamak nasip olmadı ama, red alert 2'nin c&c serileri içerisinde en sağlam taktik savaş imkanı sunan oyun olduğu düşünülürse, ra3'ün iyi olmasını ummak mümkündür denilebilir.

bu arada, red alert'in ilk sürümü cd classics adı ile ücretsiz olarak internet üzerinden dağıtılıyor. bundan da geçtiğimiz ay, oyungezer'in dvd ekinde oyuna yer vermesiyle haberim oldu. oynamamış olanlar indirip oynayabilirler.

notlar:
1 - red alert for win 95 denilen zımbırtıyı vista'dan nasıl sileceğimizi bilen varsa bir şekilde bana öğretsin... internette bulduklarım hiç işe yaramadı... formatı düşünüyorum. 

2- bu zımbırtıyı linux'a kurmak için wine (wine is not an emulator) ayarları falan ile ilgili bilgisi olan da beri gelsin bu arada. 

3- bi de red alert: a decade later yazısı var ki, onu da okuyun derim ben.

oyun yazıları üzerine

internette yayınlanan oyun yazılarında, kağıt dergi formatını benimsemenin sorunlu olduğuna inanıyorum.

internet okuru büyük çoğunlulukla kısa ve derli toplu, özet bilgi şeklinde metinleri başvuru kaynağı olarak tercih ediyor. daha uzman ve tematik sitelerde, farklı yazarların farklı detaylar üzerindeki farklı yorumlarına verilen bağlantılarla da bakış açılarını şekillendirmekten yanalar...

internet okuru, sayfalar dolusu ve hayli de laf salatası muhabbet taşıyan, tamamı dil ve semantik bakımından yetersiz, çoğu da özensiz olan görüntüde "inceleme" yazılarına itibar etmiyor.

türkiye'deki internet oyun yazarları da zaten oyunları bir çok yönüyle ele alıp planlı ve tutarlı bir eleştiri yazısı yazmaktan çok, bir oyuncu gözüyle baktıkları oyunu okura muhabbet havasında anlatıyorlar. neticede okuyucu, yazıdan sonra oyun ile ilgili çok az bilgiye ve oldukça sığ bir görüşe sahip oluyor.

yani; çok yüksek puanlar verilerek ödüllere layık görülen oyunların eleştiri yazılarının içinde bile, okurun oyunu satın almasını teşvik edecek kriterlere değinilmiyor.

hal böyle olunca pıtrak gibi çoğalan internet oyun yazarlığı, bir sektör ya da bir basın kolu olamadığı gibi, yazılı basına besleyici olacak internet kamuoyunu da yaratmaktan uzak kalıyor.

daha sonra, nasıl yazılması gerektiği ile ilgili fikirlerimi de ilave ettiririm şekerler. okursunuz

not: pcoyun.com hâlâ bir "tık" vermedi iyi mi... değil tabi...

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası