27 Kasım 2008

ver der veremem güncesi


nihayet blog yazılarımı güncellemeye başladım. yeni, daha doğrusu eski, koyu tonlu, google amcanın sunduğu beleş ve hazır template ile süsledim. yazıları bir baştan bir sondan ekelemeye başladım. ortada buluşurum umarım :)

segoe print yazı tipini sevdim, sanırsam bütün yazılarımı bu font ile yazmaya karar verdim. blogger'a bu fontu default olarak koymanın yolunu bulurum bi ara. daha çok kurcalamadım seçenekleri. sayfaları düzeltirim elbet.

her ileti gönderiminin sonunda harf doğrulaması istiyor kansız blogger. buna bir çare?!

bi de, neden ver der veremem? efenim, kendisi werder bremen parodisi bir isimdir, lisedeki futbol takımının (daha doğrusu iki hizip halindeki takımlardan birisinin) adıdır. yaşasındır.

24 Kasım 2008

blog blog maskadra

fark ettim ki, önceden yazıp sonradan internete (mi yoksa webe mi... bu soru bir neslin ömrünü yedi) göndermek üzere evimde hazırladığım blog iletilerimde yazının saatini belirtmekte tembellik ediyorum.

oysa
ekşi sözlük (büyük yazıyom ki reklam olsun, lol) iletileri bile saat dakika, neredeyse saniye zımnında mimlenmekte.

internette her yazı altına tarih salise salise yazılıyor. blog yazıları da bundan nasibini alıyor elbette.

oysa ben iletilerimi nasıl saatleyim? bir ileti yazıldıktan yayınlanana kadar 8945623 kadar değişiyor. hangi saati esas alayım ki.

bence okuyucu, üşenmeyip bütün iletilerimin tarihlerini doğru olarak girdiğim için bana şükretmeli. gerçi, işimden gücümden vakit ayırarak yapıyor değilim bu "fedekarlığı" ama bir defada 2-3 haftalık iletiyi güncellediğiniz zaman ne kadar sinir bozucu olduğunu siz de anlayacaksınız muhakkak.

bazı kararlar aldım arzederim


çift yönlü bir mekanizma karar: hem alınan hem de verilen bir şey, üstelik her iki durumda da aslında aynı şeyi yapmış oluyorsunuz. ama ne tuhaftır, semantik (off ne tarz kelime) (sus ağzına ağzına vururum bak) olarak birbirinin karşıtı gibi görünen iki kavramla da ilişkilendirlebiliyor.

tamam, karar verdim, daha önceki kararıma sadık kalarak burayı felsefe çukuru çizgisine sokmuycam yeniden.

1- blog genelinde türkçe kurallarını yer yer kasten (alaşağı edilmeyen tek ilke/kural kural kırıcılık ilkesi olsun mu?) yer yer de klavye sürçmesi sonucu tersyüz ederken, işe bak, başlıklarda bir özen bir özen... sanırsın sinan özen! (kabul etmek lazım ki kankasavar bir espri oldu) başlıklar bundan sonra daha kuralsız, daha sinir bozan, daha zincirbozan (türkiye'nin siyasi tarihine gönderme içeren blog iletisi)

2- göbek çıktı meydane, memeler desen zaten şahane!!! kilo yine olmuş mu sana 110? var mı fazlalık bi 20 kilo? vermek lazım mı bunları? 20/2=10 ay yaptı mı sana? ilk 4-5 kilo hızlı gitse 6-8 ay olsa daha mı iyi? aç mı dursam spor mu yapsam? ikisi birden mi? fırsat bu fırsat, dağa mı çıksam her gün ben?

3- önce kur'an dili, sonra osmanlıca ve nihayetinde de arapça ve farsça öğrenmek istiyorum. hatta kur'an hocası bile ayarladım, derslere başlıyorum. devamında gelsin orijinal metinlerinden arap/iran/osmanlı belgeleri...

4- tam 2 yıllık işsiz hayattan sıkılmadım da, göbeğin çıkmasına en büyük sebep hareketsizliğimin mimarı bu oldu. maaş almasam bile bi işe yamansam, tecrübe gösteririm cv falan yazacak olursam. ilk hedefim gazeteler. (radyo işi olmadı aga... sad smiley diycem ama ne fayda)

5- kapsamını (ve haliyle adını da) yazmak istemediğim (okuyup çalan olur allah etmesin) bir blog projem var. ancak kendi domaini falan olucak şekilli .com lu falan... beleşe site açmak kolay tabi, de mi ozan? eheree!! neyse, işin masrafları ve maliyetlerini hesaplarsam başlıycam, o zamana kadar para kazanmak istemiyorum. evet. belki hayatın anlamını bulmadım ama çok sıkı bir eğlence kapısı buldum gibi geliyor.

6- sabilikten beri amatör olaraktan oyun yazarlığı yapmış bir kimseyim, kendime yine amatör olarak da olsa bir ekibin içinde yer bulamıyorum ya, helal olsun yani bana... ilk iş bir mecra bulup yazacağım! blog yazılarımla da destekleyeceğim kendisini.

7- ozan'ın ricalarıyla giriştiğim bir iki blogda misafir sanatçı kimliğime ilaveten başka blog hevesim yok. ekşi sözlük yazarı da değilim, ona da meyletmedim. "sen şeydeki şey misin?" diye sormayın artık bana. (bu da nasıl bi kararsa... aldığım kararlar listesinde saydığım şeye bak)

bugün odun gelmedi ben de saçımı doğradım

iyice kafaya koymuştum aslında keçe olmaya yüz tutmuş saçları biraz canlandırmayı, annem hepten bastırınca "kalk gidelim" diye, bugün aniden kalkıp adapazarı'na gittik.

tümden kesmedim elbette, 20-25 cm kadar kısalttım alt tarafı. ama başka bir şekil aldı kafa. değişiklik.

kadınların stres altındayken neden kuaföre koştuklarını da anladım bu tecrübeden sonra. artık daha çok seviyorum kadınları.

seviyorum kadınları. (mevzuyu buraya bağlıycam diye canım çıktı, takdir edin)

2008 krizi hakkında düşündüklerim

bir ekonomist değilim, eğitimim/bilgim/ilgim de yeterli değil... açık maçık, kamu yönetimi öğrenimi görmekte olduğum için hani hiç değilse ucundan kulağından temasım var diye... eh, gazete de okumuyor değilim ya...

benim de bu krize ilişkin tespitlerim var. yorumlamak ya da eleştirmek isteyenler, mümkünse tamamen amatör hatta bırakın amatörü "kahve ağzı" seviyesinde bir entry olduğunu hiç akıldan çıkarmasın. "sayın öztürk" falan diye yorum yazmayın yani başlığa...

1- kriz finans sektöründe çıkmış hede. reel sektör (bakkaldan alınan ekmeğin, tarladaki buğdaydan mideye kadar geçirdiği süreç :p) dedikleri alanda etkisi kademe kademe artarak hissedilecek. yabancı piyasalarda henüz ortaya çıkmadan türkiye'de "teğet geçecek hamdolsun" demenin alemi yok, ancak finans açısından da öyle büyük bir çalkantı yaşamadık sanki henüz.

2- batan şirketler dev sermayeler. korkunç riskler almışlar. türkiye'ye yatırım yapan yabancılar için türkiye bir risk pazarı değil, adeta pazar araştırması denilebilir. parayı çekeceklerini tahmin etmiyorum. yabancı sermaye türkiye'den "kaçmaz" ama zararlarını telafi etmek isteyecekleri de kesin, "güvenli liman" şeysi bana inandırıcı gelmiyor.

3- türkiye'yi en çok etkileyecek olan yabancı kaynaklı maliyetler. özellikle de enerji. dolar fırlayınca petrol fiyatları düşse bile bizim üreticimize maliyet yükü getiriyor.

4- bu noktada, bizim hükümet abd gibi milyar dolarlık bir finans paketiyle piyasaları yatıştıracak konumda değil, o belli. buna ihtiyaç da yok. büyük işten çıkarmalar yaşanmaması için maliyetleri düşürecek önlemler alınmalı. mesela enerji fiyatları için radikal kararlar alınmalı.

5- bu kriz akp gibi oy satın alan partilere yarayacak. fakirin sobası yıllardır akp'nin kömür rüşveti ile yanıyordu, şimdi ocağı da akp tarafından yakılacak. bunun maliyetleri devlete fatura ettirilmemeli. yoksa akp kendi ayağına işemiş olur.

6- muhalefete yapacak hiç bir şey kalmadı. faiz dışı fazla tartışmalarından bile galibiyetle çıkan, tam bir politika cambazı olan akp'yi yıkacak bir muhalefet yok. bu yüzden bu kriz ortamında akp'nin büyük oy oranlarıyla yerel seçimlerden galip ayrılacağını tahmin ediyorum.

7- büyük buhran gibi bir aşırı işsizlik oluşur mu bilmem. oluşmasına daha var, onu biliyorum. iş o noktaya gelirse domino etkisi yaşanacağı kesin. henüz işin kokusu çıkmadı.

8- büyük buhran ne demek. kahve algısına tezat oluşturacak biçimde, aşırı enflasyon olmayacak. tam tersine deflasyon yaşanacak. ancak üretim/tüketim her şey duracak. benim tahminim işin o kadar büyümeyeceği. ama "enjoy kapitalizm" çılgınlığının da "tarihin sonu" saçmalığının da yanlış olduğu anlaşıldı.

9- gaza gelmeyin! işler düze çıkacak. çıkınca her şey eski tas eski hamam gidecek. kapitalizm dediğimiz şey bir insan gerçeğidir. ne kadar vahşice olduğuna göre toplumdaki kapitalizm algısı değişir. babil/fenike koloni ekonomisinden beri, yani 3500 senedir farklı biçimlerde geçerli olan bir sistem kapitalizm.

10- maden, bilhassa ağır metal sektörleri asla önem kaybetmez. bunlar krizden olumlu bile etkilenebilir. yatırım yapacaklara ya da iş arayanlara tavsiye olunur. madencilik de 3500 senedir önemi azalmayan bir iş koludur. işin temelinde maden cevherlerinin kimyasal özellikleri yatıyor ve bildiğim kadarıyla bu kimyasal özellikleri de 4,5 milyar senedir hiç değişmedi (u: smiley was, is and will always be here)

tekrar hatırlatıyorum, bu görüşlerim tamamen farazi. yanlış da olabilir, saçma da. yorum yazanlar insaflı olsunlar.

22 Kasım 2008

fallout oynadım

fallout serisi fallout 3 ile devam ediyor.

wasteland ile başlayan ve fallout etiketiyle devam eden seride, rpg öğeleri bu kez fps/aksiyon öğeleri ile harmanlanmış, bol öğeli bir oyun ortaya çıkmış. headshot ile vurup düşürdüğümüz rakiplerimiz western filmlerdeki gibi havada takla atarak ölüyorlar... ilginç.

detaylı yorum/analiz/eleştri/inceleme yazarım, neticede fallout fan deyince ben varım. üstelik de 10 senelik oyun yazarıyım. işim bu.

şimdilik bir count down list yapıyorum:

fallout 3 mutlaka oynamanız için sebepler:
1- hikaye devam ediyor. daha ne olsun
2- üçün beşin hesabını yapmam ama üç boyutlu fallout evreni çok dadlu
3- oblivion dinamiği birerbir fallout'a aktraılmış
4- dogmeat! supermutant!
5- süpppper seslendirmeler... artık daha çoklar... havaya sokuyorlar
6- günümüz ahlak sistemiyle dalgasını sağlam geçiyor

fallout 3 gibi bir oyuna yakışmayan hareketler:
1- role play tadı eksik, olay aksiyona dönmüş
2- görev sistemi basitleşmiş
3- öykü/kurgu ya da olay örgüsü denen şeyden eser yok
4- oyun headshot endeksli olmuş
5- oyun alanı çok küçük
6- 50'lerin soğuk savaş paranoyasına göndermeler yüzeysel

18 Kasım 2008

bir yaratıcı insan neden bu romanları oyun yapmaz

1- taras bulba
görkemli savaş atmosferi, hastalıklı şiddet tasvirleri, insanı şaşırtan karakterler ve duygudaşlık kurmakta güçlük çekilecek, içine girmesi zor bir hikaye... tolstoy'un bu klasiğinden süpper bir rts, rpg ya da fps çıkarmak mümkün. gelişen rus yazılım sektörü yakında buna elini atabilir

2- semerkant
ortaçağ'ın mezopotamyası ile yakınçağ'ın amerikası arasında süregiden, alparslan'ın anadolu fethi, alamut kalesi fedaileri ve hayyam'ı hem arkaplan hem de ana karakter olarak kullanan bir roman, neden bir oyun olmasın... gayet elverişli değil mi bir adventure olmaya?

3- amat
fantastik öğelerin, felsefe ve mitolojinin, akla gelen bin bir türlü hayal ürünü nesnenin bir araya geldiği muazzam romanın, denizci/korsan oyunlarına harika bir arkaplan oluşturacağı muhakkak... sürpriz sonu ve eğlenceli hikayesi ile harika bir proje ortaya çıkabilir. bu olayı gerçekleştirecek yerli yapımcı olmaz mı? (olur mu?)

4- benim adım kırmızı
nobelli orhan abinin romanı, içerdiği bir çok katmandan sadece polisiye öğeleri kullanılarak bile bir değil en az iki oyun çıkarılabilecek yoğunlukta bir eser. böylelikle kitap okumaz, siyasi tavrı nedeniyle afaroz edildiğinden dolayı da orhan'dan tiksinir konumdaki türk genci belki bu mecra ile de tanışır (iyimserlikte bir numara)

5- ninatta'nın bileziği
her devrin filmi/oyunu var da maden devrinin bir dönem filmi/oyunu yok. oysa o dönem için yazılmış bir çok kitap var. ahmet ümit'in döneme ait hitit edebiyatının biçemini yansıtmaya gayret ettiği ve tarihi gerçeklere uygun olarak kurguladığı romanı/öyküsü, çok hüzünlü bir oyuna ev sahipliği yapsa da piksellerimiz biraz da gerçekçi antik çağ oyunu görse...

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası