01 Temmuz 2009

okuyucu yorumlarına katkı

köprü altı cam cam, ranta çevirsin o arsaları binali amcam...

internet sitelerindeki okuyucu yorumlarına çok gülerim. youtube'da alakalı alakasız, her videonun altında türkçe küfür bulmak mümkün... mankenlerin foto galerilerinin altına "tanışa bilirmiyiz?" (türkçe bilgileri de bu kadar çünkü... yanlış ayırmışsın salak!!) yazanlara da rasladık...

gazetelerin ya da haber yayınlayan sitelerin yorumları da değişik olur, haberde adı geçenlere lanet okuyanlar ya da dalga geçenler internet efsaneleri yaratıyorlar.

ama radikal'in sitesinde okuduğum bir okur yorumu, internet sitelerine okuyucu yorumu alınmasının nedenini bir kez daha hatırlattı bana: ifade hakkı (tekrar hatırlatıyorum, ifade özgürlüğü değil, ifade bir özgürlük alanı değildir...)

ben artık böyle yöneticiler görmek istemiyorum hayatımda. her görüşe, her tecrübeye, her bilimsel veriye kulağını tıkayan insanları yöntici sıfatıyla adlandırmak çok ağırıma gidiyor. şehir plancıları, mimarlar "3. köprü de ileride tıkanmaya başlayacak, üstelik rant yaratacak, istanbul'un akciğerleri de elden gidiyor" diye bas bas bağırıyorken, bir yönetici nasıl çıkıp da "bu tartışmalar gereksiz" diyebiliyor? tamam, başka bir ulaşım yolu gereklidir, insanlar otobüslerde, yollarda helak oluyorlardır. o zaman denizin altından 5 tane daha raylı sistem yapın! maliyetini de karşılayacaksınız, eğer "ben devletim" diyorsanız... istanbul'da yaşayanlar bilirler o hergün sabah akşam 3'er saat tıkanan köprülerdeki otomobillerin %80'inin içinde sadece 1 kişi olur. o tıkanıklıkta 1000 otomobil varsa, içinde 1500 kişi var demektir. ve o kadar insanı, iki adet metro treni, 15 dk. içinde bir kıtadan diğer kıtaya taşıyabilir arkadaşlar! ama millet otomobillerini kullanacak ki benzin tüketilsin, arabalar eskiyecek ki otomobil tüketilsin... OECD ülkelerine sömürülecek adam lazım, işte o da bizim halkımız. n'olur artık devlet, belediyeler, yöneticiler kâr amacı, rant kaygısı gütmesinler ki biz de çok daha çağdaş bir hayata başlayalım...!
yorumun sahibini alkışlamaktan başka şey gelmiyor elimden... herkesin bildiği bir şeyi bu kadar derli toplu bir biçimde özetleyerek yazdığı için de teşekkür ediyorum kendisine...

bu da bizim halipürmelalimiz işte (bu son cümlede ne anlatmak istediğimi anlayan elime mum diksin)

08 Haziran 2009

İşte öyle bir şey...

Erol Evgin'in peruğu bigün canlı yayında kafadan vıjj diye kaysa ya...

03 Haziran 2009

Mont Efsaneleri Vol. 2


"Gahi ağlar gahi gülerim" kısmı gayet güzel, "Bir garip Ercan'ım" tandansı da iyi verilmiş...

Kısaca özetlersek... Daha önceki eseri; kibar tayfasından eşe dosta göstereyemeceğiniz "montla sıç" klasiğinden sonra, daha paylaşılabilir bir mont efsanesi yaratmış Umut Sarıkaya...

Her daim Semih Cumhuriyeti diyoruz...

blog da bir defter midir


bugün şirret bir fenomen haline gelen gazeteler çok değil yarım yüzyıl önce hakikatten havadisler veren saygın, özgür ve bağımsız bir kurum mahiyetindeydi

taşınıyoruz... bir defter daha kapanıyor sanki, ankara defterini arkamda bırakıyor gibiyim. yalnız şunun da az da olsa farkındayım, bu defter içine en çok şey yazdığım defter olduğu şimdiye kadar... yazdıklarım çok anlamlı da defterin kendisi biraz, nasıl diyim, dandirik... dürrük... hakaret olmayan ama hakaret etkisi yaratan bir söz koyun buraya işte...

taşınıyoruz, nerden nereye derseniz, evden eve kentten kente... geyve'ye temelli dönüş. bütün arkadaşlarım bana ankara'da iş bul diyor ama bunu diyenler ya kendileri işsiz ya da sektörlerimiz çoooook farklı (ah be kanka, bankacı mı olayım, o taraflardan dönene kadar göbeğim çatladı zaten).

defter kapamaya alışığım.
gazete defterini de çabucak kapattım. o konuda da karalarım bir şeyler... yalnız şunun hesabını sormak istiyorum; çocukluğumda çok saygın bir meslek olan gazeteciliği kim bu hale getirdi. tamam hesaplaşmak ve itirafta bulunmak lazım ki ben bu kötü gazetecilikle mücadele etmeliyken edemedim...

ama domuz çukuruna giren kısrak yelesini temiz tuttu diye, domuzlar domuz olmaktan vazgeçer mi?

bana öyle olmaz gibi göründü. ben de muzaffer komutan napolyon'un bineği gibi salına salına girdiğim çukurdan, waterloo'da rezil olmuş napolyon'un bineği gibi ezik ve hayal kırıklığına uğramış biçimde çıktım işte...

yalnız şu da var; evi taşıyacak olan nakliye şirketinin yetkilisi eşyalara bakmak için geldiğinde, evdeki yaklaşık iki düzine kutunun tamamında kitap olduğunu görünce ne iş yaptımı sorma gereği hissetti. ablam üniversite hocası olduğunu, benim de bir süre gazetecilik yaptığımı söyledi. bazıları için gazetecilik hala saygın bir meslekti herhalde, adamcağızın gözleri parladı...

yazar olmak için kütüphaneler dolsu yazmak gerekmez
ama okur olmak için de yüzlerce kitap okumuş olmak yetmez...

yine de şu bir gerçek ki, ben kendimi gazeteciden çok yazar olarak tanımlamayı tercih ederim. tamam henüz blog yazarlığında bile bir kariyer yapamadım ama çalışmalarım sürüyor efenim...

başka kapattığım defterler de "portfolio" listesindeki defterler oldu... internet yazarlığımın algı alanını dağıtan farklı projelerden çekildimtrak. blog yazıyorum işte, derli toplu internet sitesi yayınlamak isteyen blog yazılarıma link versin.

not: blog defterini kapatmam aga... blogun adı serhatozturk olunca, bidaha bulamazsam diye tırsıyorum :) gmail adım bile böyle net değil...

nnot: hayır, ben sevdim mi adam gibi değil çocuk gibi seviyorum... ama mümkünse sen de beni sevme, sen de ayı gibi seviyorsun arkadaş...

nnnot: bi de, abi ayı benim, lütfen ayılığı elimden almayınız... moğaaaaaaaaaaıııı (ayı sesi)

01 Haziran 2009

Muz Cumhuriyeti Dili Ve Edebiyatı 101

photo from band's reunion for rock the nations 2003

nature of a lost generation, reality is blocked by the fake visions
a two faced game based upon the rat race, self destruction
hurt each other with no reason, is it the sign of a heartless season
our differences made our hearts stoned, a hostile creation

who is pushing it, the industry seems getting high profits on it
hate me, make me hate you, by the way we'll hate each others too
feed the machines of greed, everything is done in the name of self defense
who started the war it doesn't matter keep on getting lower

we all are the same, youth with no name
someone to blame? no one to blame!

angry son are you the one
in this world standing alone
these are the hard times, before
the storm, just look around

they don't want us to unite...

just look around
under the ground
we all are the same
unite to take it back!

26 Mayıs 2009

Bir enayi ben miyim?

Mesnevi'yi Mevlana yazdı. Hiç utanmadan, onun yazdığı mesellerden birisini kendisine göre uyarlayan kişiyse benim.

Hiç utanmadım! 



Eskilerden bir filozof, insanların riyakârlığına dayanamaz olup kendisini dağa atmış. Gel zaman git zaman, filozofun memleketinde büyük iç karışıklıklar yaşanınca, ülkenin ileri gelenleri, "Gidip filozofun gönlünü alalım, bize akıl versin, ülkeyi düze çıkaralım" demiş.
İçlerinden bir sözcü dağa, filozofun yanına çıkmış. Yaşlı adamın mütevazı kulübesine girip derdini anlatmış. "Halimiz çok kötüdür, sizin irfanınıza ihtiyacımız var" deyip yalvarmış.
Filozof sözcüyü dikkatle ve sessizce dinledikten sonra, "Bana bu gecelik müsaade edin. Bu hususu düşünmeliyim" demiş. İki adam da evin bir köşesine kıvrılıp uyuyarak sabahı beklemiş.
Sabah sözcü, "Kararınız nedir" diye sormuş filozofa.
Filozof, "Dışkıma danıştım. Maalesef gelemiyorum" diye cevap verince, sözcü anlamsız gözlerle bakmış. Sözcünün bu halini fark eden filozof açıklamış kararının gerekçesini:
"Evet, dışkıma danıştım. 'İnsanlar beni çağırıyor' dedim. O da bana, 'Bak ben bu hale gelmeden önce kıpkırmızı elmaydım, sapsarı mısır tanesiydim, mis gibi reçeldim, pamuk gibi ekmektim. İnsan içine girdim, ne hale geldiğim ortada. Sen de bu hale gelmek istemiyorsan insan içine girme' dedi."
* * *
"Bu kadar kolay mı" diye düşünüyorum. "Sakarya'da 'Bir şey' olmak, bu kadar kolay mı?"
Topçu eskilerinden ehl-i kalem çıkarmak, şipşak fotoğrafçıdan foto muhabir yaratmak, siyasetçi eskisini düşünür olarak istihdam etmek bu kadar kolay mı?
Öyleymiş. Tek yapmanız gereken yağlı bir patron bulmak ve (patronun kendi yağı yetmiyormuş gibi) yağlamaya devam etmekmiş.
Öğrendiğim iyi oldu. Ben de "Bir şey" olmak için mektep okumanın, mürekkep yalamanın, kütüphanelerde dirsek çürütmenin gerektiğini sanırdım. Meğer altın suyuna batmış teneke olup ışıldamak yeterliymiş.
* * *
Sitemim de var tabii, beni bu çamurun içine sokana. Ama en çok kızdığım, kendileri batarken beni de aralarına çekmek isteyenler... Haydi sen pisliğe battın kurutuşun yok.
Bırak da yanındakiler temiz kalsın.


Not: Bu yazı, 26 Mayıs 2009 tarihli Bizim Sakarya gazetesinde yayınlanan son yazımdır. Bu yazıdan sonra matbuatla ilgimi minimuma indirmiş bulunmaktayım. Beni okumak isteyenler için şimdilik tek adres bu blog olacak gibi görünüyor. Zaman ne gösterir bilinmez...

02 Mayıs 2009

çook çalışmam lazım anne çook

yeşil çay kesmedi, gripini olan var mı...

haftaya, en azından hafta ortasından itibaren bana öyle ya da böyle ulaşamazsanız korkmayın... önümüzdeki hafta iş tempom biraz yoğun olujek...

sürekliliğini bozmaktan korktuğum işleri yedekli çalışıyorum... fanzinci.com içiniki yazı yazdım mesela... kitap araştırması da ekledim içeriye... üle içeri ne... kişisel yazılar sitenin dışında mı?

blog en kolay boşlayacağım yer... ondan kelli, pipililer ve olması gerekenler için iki entry yazdım, kısa ama eğlenceli...

bu hafta bana ulaşamadığınız zaman korkmayın... kendime vakit ayıramadığım bir hafta olujek, size hiç zaman ayıramam... uyarayım dedim...

oldu öptüm bye (tikiler böle bitiriyo ya meşaşlarını... sikeyim belalarını...)

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası