03 Kasım 2009

Pasaklı hayvanların varlığında kişisel hijyen yalan oluyor

Bu masum masum uyuklayan yavru şimdi tam 30 kilo çeken bir kaşık düşmanı. Üstelik, tükürüğü antibakteriyel/antiviral özelliğe sahip olsa da, neticede kendi ayağına işeyen bir yaratık. Allahım, sen koru yarabbim...

Malum, bu aralarda H1N1’in pandemi/epidemi riski var, herkes diken üstünde. Sağlık Bakanlığı da herhalde ABD’nin dolduruşuna gelip satın aldığı, deneyleri tamamlanmamış aşılar bozulmadan vatandaşa “zerkedebilmek” için, buram buram “Aklınıza başınıza devşirin, Domuz Gribi var üleyn” naraları atıyor.

Bu ortamda sazan gibi “Aşı olmayın” demek doğru değil, yine de çoğu grip varyantında olduğu gibi kişilerin kendilerini virüsten basit önlemlerle korumaları da mümkün. Bu önlemlerin başında da kişisl hijyen geliyor.

Gel gelelim, doğuştan va yaradılıştan pasaklı, üstelik ömürleri boyunca şımartılmış ve yaramazlıkları tavan yapmış iki köpeğiniz olduğunda, hijyenden söz etmeniz mümkün değil. Böyle durumlarda “Keşke kedim olsaydı” diyorum, temiz hayvan namussuz!

Benim azgın “Gondikler”, sürekli toprakta/çamurda/pislikte debelendikleri için buram buram kirlilik akıyor üzerlerinden. Onlara deli gibi aşı yaptırdık elbette; gelin görün ki kendimizi H1N1’letmeye henüz yanaşmadık. Maazallah, bu şerefsizler bir yerlerden daha tehlikeli bir virüse rasgelseler aynen bize bulaştıracaklar. İpneler xD

Evde üç kişi olmanın faydaları var. Yıkanma/temizlenme/köpekleri doyurma işlerini vardiyalar halinde üsleniyoruz. Böylece evde aynı anda herkesin kirli olması gibi bir durum yaşanmıyor. İşin kötüsü, sık sık evdeki herkesin aynı anda temiz olduğu bir durum da yaşanmayabiliyor. Ama şimdilik idare ediyoruz.

Aşı deneyleri bir an önce tamamlansa ve anti-viral ilaçlar da iyice güçlense de, köpeklerimle güven içinde çamur içinde yuvarlanabilsem artık !!!

Not: Ben yuvarlanmasına yuvarlanıyorum da, kendim infekte olup başkalarına da bulaştırırsam diye korkuyorum… Yoksa “Hınzır gribi” bize ilişmez kanka !

OCW projesi ve diğer “Herkese Açık” komünler

Artık sarışın Kuzeyliler'in verdiği dersleri sadece Hindistan göçmenleri dinlemeyecek. Kendi sıranızı kullanmanın vakti geldi.

Open Course Ware, (OCW – Açık Ders Gereçleri) ilk kez MIT tarafından tanımlanıp uygulamaya geçirilmiş, zamanla bir çok ülkede benzer şekillerde işleyen Açık Üniversiteler (AÖF gibi) ve bir çok saygın kolej, enstitü ve üniversitenin katılımıyla zenginleşmiş bir proje.


Bu projeye gönüllü olarak katılan üniversiteler ve belli derslerin hocaları, ders notlarından kendi hazırladıkları yazılı ve görsel ders materyallerine, hatta çokluortam uygulamalarına kadar bir çok ders gerecini, ilgili internet sitelerinde karşılıksız ve tamamen açık olarak halka sunuyor.

Açık yazılımlar

Açık materyal projesi bununla sınırlı değil. Birçok kişi ve kurum, fikri mülkiyet konusunda daha esnek davranıp, normal koşullarda telif yasalarına tâbi olan ürünleri farklı sözleşme ve lisanslar aracılığıyla, tamamen bağımsız ve özgür olarak dağıtıyorlar.

Örneğin bilişim sektörünün dev kartellerinden Microsoft’un her alanda ürettiği sektör lideri yazılımların her birinin, MS’in ürettiklerinden daha başarılı, daha verimli çalışan ve daha kullanıcı dostu, “Açık” alternatifleri var. Sadece GNU/GPL lisansıyla dağıtılan Linux sürümlerinden bahsetmiyorum; herkesin bildiği Mozilla Firefox, Open Office gibi yazılımlar, yüzlerce dolarlık ücretli alternatiflerinden daha başarılı “Açık” yazılımlar.

Açık oyunlar

Bilişim sektörünün en tatlı parası da Elektronik Eğlence alanında kazanılıyor. Sadece iTunes ya da VOD/MOD seçeneklerinden söz etmiyorum elbette. Sektör lideri oyun üretici ve dağıtımcıları her yıl kârlılık oranlarını artırmanın yolunu buluyor.

Ama bu alanlarda da rekabet çok “Açık”, çünkü bunu sağlayan özverili yazılım geliştiricileri var. Bu geliştiricilerin en başında da, bence bir sektör idolü olan John Carmack geliyor. Carmack’in şirketi id Software, yayınlandığında olay yaratan ve her biri yeni bir türün yaratıcı olan oyunlarının program kaynak kodlarını, belli bir sürenin sonunda halka açık bir biçimde, GNU/GPL lisansına uygun olarak yayınladı. Söz konusu ettiğimiz program kodlarının arasında, gelmiş geçmiş en başarılı İnternet FPS’si sayılan Quake 3’ün de altyapısını oluşturan idTech 3 motoru da var.


Daha önce açık oyunlarla ilgili kısa bir yazı yazmıştım. Hastalık derecesinde bağımlısı olduğum Action Cube de bu açık oyunlardan birisi. Ne yazık ki, diğer popüler oyunlar olan Counter-Strike, Unreal Tournament, Call of Duty, Quake gibi serilerin olumlu bütün özelliklerini barındıran, düşük sistem ihtiyacı ve üstün multiplayer motoruyla da hepsinden daha başarılı olan Action Cube, ülkemizde tanınmıyor, sevilmiyor, oynanmıyor. Oysa bence; oyuncuların CS, Battlefield, COD gibi serilere gösterdiği önemi Assault Cube da bekliyor ve hak ediyor.


OCW çağrıları

Öte yandan, ülkenin en önemli üniversitelerin bile çok yetersiz biçimde dahil olduğu, daha doğrusu dahilmiş gibi davrandığı OCW yaklaşımı da, Türkiye’deki “Açık kaynak” konseptinin yerini anlamamız için iyi bir kriter.


Yenilikçilik (Innovation karşılığı olarak kullandım) kavramının en sağlam ve lider temsilcileri olmalarını beklediğimiz üniversiteler, görünüşe göre fikri mülkiyet konusunda kapitalist ekonomik paradigmadan yana olan düşünce ve bilim insanlarının istihdam edildiği yerler. Çok az sayıda üniversitenin çok az sayıdaki hocası, çok yetersiz “Açık bağışlarla” OCW’ye destek veriyor.

02 Kasım 2009

Ben yazmaktan bıktım Telekom kesmekten bıkmadı arkadaş!

Arkadaşlar çok yaratıcı bir çalışmaya imza atmış, bravo doğrusu. İnternet haberine kablo resmi koymuşlar... Tebrik ediyoruz canı gönülden...

Aslında kesme yok, ama “Telekom bağlayamamaktan…” yazsaydım vurucu bir başlık olmayacaktı. Ne yapalım, Hürriyet okuya okuya (ya da adını koyalım, zorla Hürriyet okutula okutula; çünkü Hürriyet şaşırtıcı derecede yüksek tiraj elde ettikçe bütün gazeteler onu taklit ediyor), Hürriyet manşetlerine benzer blogpostlar yazmaya başladık.

Neyse sevgili okurlar, gerçi pek okumuyorsunuz ya artık, okuyacak olsanız bile materyal bulamama sıkıntınız devam ediyordur. Zira daha önce defalarca yazdığım, artık yazmaktan yorulduğum üzere, limoni bağlantım fasılalarla kurulabiliyor. Bir gün var, iki gün yok, üç gün yarı performans, sonra bir gün neredeyse 8Mbit, sonra bir gün yine yok… Ne yapalım, “Burası Türkiye” demeye alışmışız artık.

Hizmet kalitesinde altyapı kusurlarından kaynaklanan aksaklıkları sözleşmeye “İstisnai durumlar” diye geçirmeyi iyi bilen TTNet, zamlar/aldatmacalı tarifeler/kampanya görünümlü pazarlama hileleri aracılığıyla abonelerinin faturalarına geçirmeyi de gayet iyi biliyor. İki yanlış bir doğru ediyor, sağolsun memleketi “Adeta pazarlamakla görevli” hükümetin üç otuz paraya ele sattığı Telekom, zenginleşmeye devam ediyor.

Ne yapalım?! Bloglardan afişe ede ede bir yere varılmıyor. Dilekçeler ve tüketici haklarını koruyan derneklere şikâyetlere cevap gelmiyor. İnanın, gerçi elimde pek bir şey de yoktu ama, bir dönem sahip olduğum medya gücünü yitirdiğime üzülüyorum. Gerçi defterleri kapatmak benim doğamda var, ama şu gazete defteri kapanmasaydı iki kelime de Telekom’a yazardım, içimde kalmazdı.

30 Ekim 2009

Toto takımı: Blyth 2009/08

Parent takım Ipswich'e sahayı dar ettik ama yenemedik. Yine de en kötüsü, o maçta devleşen Akurang'ı kaybetmek oldu...

Önceki sezonu değerlendirdiğim blogposttan sonra, yeni sezona ilişkin ilk yazımı da hazırladım. Tabii bunun için öncelikle birkaç maç yapmam gerekti, ben de Ağustos ayındaki tüm maçlarımı tamamladım.

Öncelikle takımın performansına bakalım;

Blyth Spartans AFC
11th, 1W/3D/1L, 6 pts., 6-2 (+4) GD

İlk 5 maçta 6 puan toplamak aslında felakat, ancak nasıl oldu da 6 puanı 4 averajla süsledik? Efendim durum şu, son maça kadar benim forvetler, sağolsunlar, sadece 1 gol atabildiler. Son maçta ise 5 gol birden attılar. İstikrarsızlık diz boyu anlayacağınız. İsterseniz tek tek maçları değerlendireyim:

2009/08/08
Southport: 1 Blyth: 0
Sezonun ilk maçında, dürüst olmak gerekirse Southport top göstermedi bana. 2-3 hücum denemesi ve 1-2 şu haricinde, tabelayı değiştirecek etkinliğim yok. İşin kötüsü, ortasahayı derleyip toplayan, kaptan Gareth Williams da sakatlandı ve 2 ay yok! Yeni transfer ettiğim gençlere ve Williams’ın veliahtı Vangucci’ye çok iş düşecek…

2009/15/05
Blyth: 0 Alfreton: 0
Kendi evimdeki ilk maçı nasıl kazanamadım, anlamıyorum. Alfreton geçen sene Croft Arena’dan 3-2 ’lik bir yenilgiyle ayrılmıştı. Olay sadece Willams’ın eksikliği de değil, çünkü Josh Craddock beklentinin üstünde bir performans gösterdi. Ama Robert Dale ve Sean Reay’dan oluşan singildek forvet hattım yüzünden, adam gibi bir gol tehdidi yaratamadık.

2009/08/18
Harrogate: 0 Blyth: 0
Al bir toto maçı daha… Geçen sene deplasmanda 2-0 yenilmiştim, aslında beraberlik çıkarmam iyi bir sonuç. Ama Dale maça çok istekli başlamıştı, orta sahadan itibaren topla oynuyordu. Craddock ve daha sonra Adrian Webster’ın yerine giren Nathan Cartman da olumlu toplar kullandı. Ama hem rakip savunma forvetlerimi iyi kilitledi, hem de deplasmanda yorgun Alex White’ı dinlendirmek için ilk 11’e aldığım Jed Dalton vasat oynadı, sonuçta tabelaya katkı sağlayamadık. Önceki maçtaki iyi oyun bu maçta devam etmiş olsaydı, beraberliği kafaya takmazdım ama…

2009-08/22
Blyth: 1 Fleetwood: 1
Yok arkadaş, kaderde toto takımı olmak var. 6’nın üstünde raiting alamayan Reay’a “No pressure” verince hepten 5’lere düştü, Dale de önceki maçları aratan bir yokluk içindeydi. Oysa maça çok baskılı başlamıştım, ilk dakikada tam 3 tane gol pozisyonu, ilk 20 dakikada 6 tane kaleyi bulan şutum vardı. Neil Cousains ve Craddock harika toplar atıyordu, savunma da hücuma katkı yapıyordu… Ama olmayınca olmuyor, rakip savunmadan dönen top kaleme geldi. Üstelik pozisyon bile olmadan, Mike Jones’un hatasından penaltı oldu ve şut görmeden gol gördük. Devre arasındaki değişiklikler takımın üzerindeki şoku gidermese ve Dale de sürpriz bir gol atmasa 1 puanı da kurtaramayacaktık. Bu iş böyle gitmez!

2009/08/29
Blthy: 5 Gainsborough: 0
Ve gitmedi de! Forvetlerin, özellikle de Dale’in içine girdiği gol sıkıntısını bir şekilde aşacağını biliyordum. Ama hepsini bir maça biriktirmeleri iyi olmadı. Geçen yıl iki maçta da yendiğim zayıf Boro’ya 5 atmak kolay. Sıkıysa Southport’u 5 leyin. Boro top görmedi, pozisyon üretemedi, hiçbir şey yapamadı. Söyleyecek bir şey yok, önceki maçta hata yapan Jones’un 6 ile oynayıp moralini düzeltmesi dışında…

26 Ekim 2009

Açık kaynak kodlu e-sport ya da telif çığırtkanlığı yapan medya patronu

Oyuncuların günün tamamını bilgisayar başında geçirdiğini sanıyorsanız... Şeyy, haklısınız :)

e-Sport kavramının ne olduğu üzerine çocukluğumdan beri düşünüyor ve yazıyorum. Oyun yazarlığı yaptığım toyluk dönemlerinde oyunculuk, profesyonel oyunculuk ve e-spor kavramları üzerinde kaleme aldığım ve ilgi yaratmış yazılarım da var. Hatta “Siber spor” diye bir terim de uydurmuştum ama e-Sports piyasada daha başarılı oldu. Ne yapalım, kader utansın.

Bunun yanında, oyunlar üzerine halen az da olsa yazmaya devam ediyorum. Ludoloji kuramı ya da sosyolojik oyun araştırmaları üzerine hiç yoğunlaşmadım. Oyunların yaratılması, oyuncularla buluşması ve oynanması sürecinde yazmayı sevdim, tercih ettim.

Favori oyunum Starcraft, gerçi en iyi günümde bile Türkiye ortalamasının altında (çok altında değil ama, yerlerde sürünmüyordum yani) bir performans göstermişimdir. Yine de Starcraft’a bağlılığım hiç bitmedi, azalmadı. Bu yüzden özellikle Güney Kore’deki e-Sport etkinliğinde en büyük pasta dilimini kazanan Starcraft ile ilgili yazmayı sürdürdüğüm bir eski-portal/yeni-blog da mevcut.

Oyun para kazandırmak zorunda mı?
Haaaayli uzun bu peşrevden sonra güreşe başlayabiliriz :))

Dünyada en popüler oyunlar aksiyon oyunları, daha belirleyici bir ifadeyle “First Person Shooter” türüne giren oyunlar. e-Sport konseptine en uygun olanları da genelde takım oyunu/stratejik düşünme öğelerini barındıranlar arasından çıkıyor.

Türü adeta yaratan (ki o konuda da birkaç kelime karalamak lazım ya) Quake serisinin en büyük “Multiplayer” patlamayı yaptığı, id Tech Engine v3 motoru üzerine inşa edilmiş Quake 3’ün kaynak kodları GNU/GPL kapsamında açık hale getirildikten sonra, bu motor üzerinde bir çok Quake yeniden yapımı ya da bağımsız oyun projeleri görünür oldu.

Ve bu oyunlar, yavaş yavaş Online e-Sport organizasyonlarında kendilerine yer almaya da başladı. Örneğin Alien Arena, ESL Europe organizasyonunda kendine ait lig etkinliği olan bir oyun.

İçinde, henüz pek yüksek meblağlardan söz edemesek de, iyi bir paranın döndüğü online etkinliklere girmekte hayli yüksek başarı gösteren bu bağımsız, ücretsiz ve hepsinden önemlisi “Açık” yapımlar, sektörü baştan aşağı yeniden şekillendirebilir.

Tiraj kaygısı "Telif çığırtkanlığına" sürüklüyor
Fikir mülkiyeti konusunda dayatmacı ve zorlayıcı hukuksal süreçlerin işletildiğini gördüğümüz dünya ölçeğinden farklı olarak, ülkemizde bu konuda sansüre varan uygulamaların yaygınlaştığını biliyoruz. Gerçi mevcut dağıtım ilkeleri “Açık” olmayan eserlerin, fikri mülkiyetine sahip olanlardan izinsiz dağıtılmasının da, bugünün konjonktüründe, savunulacak bir tarafı yok.

Ama bütün “Medya imparatorluğunu” giderek “Fikri mülkiyete” emanet eden ve giderek bu suni kavrama daha bağımlı hale gelen büyük sermaye odaklarının, dünyanın geçirdiği değişime daha fazla direnemeyeceklerini tahmin etmek de zor değil.

23 Ekim 2009

İskoçya sınırında bir Sparta'lı

Sezon sonu detaylı puan durumu. Sezon sonuna ilişkin bir çok ekran görüntüsü kaydettim, indirmek isteyenler için bağlantı blogpost'un sonunda...

Daha önceki blogpostlarından birinin sonlarına doğru, formatlardan ötürü bir save'i kaybettiğimi söylemiştim. Formattan sonra, yenisi de çıkacak diye oyunu kurmayacağımı sanırken, depolama hard diski alınca hard diskte FM09'a yer kaldığını anladım. Kurmamak olmayacaktı; üstelik asıl hedefim yüz üstü bıraktığım Blyth Spartans'a küme atlatmaktı.

Ve oyunu kurup tereddütsüz Blyth'ı seçtim. İlk sezon pek iyi gitmemiş olabilir, ama okumaya doyamacağınız bir yazı serisi çıkarmayı başardım diyebilirim.

Geçen sezonu bir değerlendirelim öncelikle...

Blyth Spartans AFC
Media Prediction: 19th
Finished: 8th

Tahminlerden 11 sıra yukarıda tamamlamak kolay iş değil, gerçi oyunu benden daha iyi oynayanlar tıpır tıpır lig atlıyor olabilir ama sanırım ikinci sezonda, en azından promotion play-off seviyesini kovalayan bir takım yaratabileceğim ortada.

Hatta şu da var, sezonun sonunu beklediğim kadar iyi oynayabilseydim zaten ilk 5 içine girecek ve play-off’a katılacaktım. Son 5 maçın sıralamasına bakarsak, AFC Telford, Solihull Moors, Gainsborough gibi play-off kovalayan diğer takımların iyi skorlar aldığını, Spartans’ın ise maalesef bu takımlara kaybettiğini göreceksiniz.

İlk sezonla ikinci sezon arasındaki en büyük fark bence transferler olacak. İlk sezonda kümede kalma endişesi yaşayan bir takıma oyuncular soğuk bakıyor, 50-100£ aralığındaki tekliflerden 10-20£ oynamalarda rakip takımları tercih ediyorlardı.

Transferler ümit veriyor
Bu sezon durum farklı. Championship ve League One görmüş Nathan Cartman, Josh Craddock, Sean Hunt gibi oyuncular, 100-150£ aralığındaki tekliflerde Spartans’ı tercih edebiliyor. Ayrıca yönetim £18K gibi bir nakti transfer bütçesi olarak ayırdığından Dan Spence gibi bonservis bedeli ödenecek transferelere imza atmak da mümkün oldu.

Geçtiğimiz sezon ortasında Galler takımlarından Kuzey’e gelmeyi kabul eden Gareth Sudlow ve Mike Jones’un da, bu sene takıma uyum sağlayıp savunmada zekice işler yapmalarını beklediğimi ifade etmek zorundayım.

Elden kaçanlar da oldu
Sezon öncesi denem kontratı alan Clif Akurang ve Jeff Fredy gibi, kadroda önemli boşlukları yapayacak isimler ne yazık ki takımın düşük profilli olmasından etkilendi. Pazarlığa bile yanaşmadan £150-200 aralığındaki teklifleri reddederek daha büyük profilli takımlara gittiler.

Akurang’ın hücumda istekli ve fiziksel gücünü kullanan bir oyuncu olması, geçen sezon özellikle forvetlerin birbiri ardı sıra sakatlandığı dönemde yaşadığım gol sıkıntısına derman olabilirdi. Fredy ise beklerin hücuma desteğinin önemli olduğu 4-4-2 dizilişinde sol kanatta oyunun iki yönüne katkı yapmasını bekliyordum.

Kaleci sıkıntısı hepimizin sorunu
Kalecilerden yana bütün non-league takımları gibi ben de muzdaripim. £100-150 aralığındaki kalecilere yol verdikten sonra, daha iyi performan gösteren Voleinik ve Evans gibi isimleri kadroya kattım. Ama yine de “Kalede Evans devleşti” gibi bir cümle kurmak nasip olmadı. Bu sezon savunmanın da yardımıyla daha az gol yiyeceğimi umuyorum.

Bir sonraki FM yazımda, sezonun ilk başını şöylece bir gözden geçirmeyi umuyorum. Umarım o yazı da sizler için keyifli olur (Bu kesin oldu ya xD).

Not: Sezonla ilgili detaylı ekran görüntülerini indirmek isteyenler için bağlantı [yakında burada olacak]

22 Ekim 2009

My soul is free I've got wind beneath my wings


Matt'in sahne sufleksi Yngwie'den bile kötü... Böylesine ne demeli

Ne zamandır şarkı paylaşmıyorum... Bu sefer de "All time favouritte" bir eser paylaşayım bari. Yngwie'den... (anası Lars Lannerbäck diye sever gerçi)

I'm back to life
From the walking dead
No more demons in my head
I'm sick of ugly lies
Leave this ball and chain
As the hatred dies, so does pain

(chorus:)
My soul is free
I've got wind beneath my wings
Yesterday's gone
My heart sings

Time to believe
In the better part of me
Tomorrow is here
Awaiting

My resurrection
My resurrection

One chain don't make no prison
Two wrongs don't make a right
I heve never felt so alive

(chorus X 2)

Kederin, derdin tasanın uçtuğu gözlenmiştir, bu şarkının dinlenmesinin ardından... Yngwie bu şarkıyı hayatındaki zor bir dönemin ardından feraha çıkması üzerine yazmış.

Ferrari kazası, alkol bağımlılığı başlangıcı, sanatsal üretiminin tıkanması, müzisyenlerle girdiği sonuçsuz tartışmalar, albüm satışlarının dibi görmesi, müzik dergilerinde yerden yere vurulması...

Ve sonra, Facing The Animal ile bir çıkış yakalar, çıktığı zirvede artık onu sadece Satriani ya da Vai gibi isimler "rahatsız" edebilecektir.

Dinleyin, dinlettirin...

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası