22 Kasım 2009

Eski alışkanlıklara veda: Yenilenen yüzüyle Football Manager 2010

Sports Interactive kutulu fiyat olarak 90 TL belirlemiş.
Bize yine torrent yolları göründü desene...

Football Manager 2009 son dönemde oynadığım en iyi spor oyunuydu. FM8 ile çokça vakit geçirdiğimden uzun süre serinin en iyi oyunu olarak onu görmüştüm. Ama FM9'daki 3D hadisesinin başarıyla kotarılması düşüncelerimi kökünden değiştirmişti.

FM10 piyasaya çıkalı 1 ay, torrent'e düşeli 1,5 ay, bilgisayarıma kurulalı 15 gün oluyor. Bu süre içerisinde sağlam bir gözlem edinecek kadar yeni oyunu oynamayı umuyordum. Araya Ankara işi girdi, ama görünen o ki girmeseydi bile hedefime ulaşamayacaktım. Çünkü FM10'da bir tuhaflık var.

Yenilikler
Öncelikle arayüz tamamen yenilenmiş. Yeni arayüzü sunan standart tema (Skin... Theme... nasıl çeviricez bu arkadaşı Türkçe'ye xD) beyaz ağırlıklı. Ancak şurası bir gerçek ki bu beyaz tema, gözü fena zorluyor.

Tema'yı geçtim. Arayüzde, tek bir ekrana birden çok seçenek sığdırma anlayışı benimsenmiş. Tam kotarılamadığı için başarısız olmuş. Aradığınızı bulmakta zorlanıyorsunuz. Eskiden şakadak bastığınız düğmeler de yeni eklenen sekmeler altında gizlenmiş, sıklıkla kullandığınız bazı seçeneklere ulaşmak zorlaşmış yani.

Yeni arayüzün tadını çıkarmak için koyu reknli temalara yönelmenizi tavsiye ediyorum. Standar dark tema bile işe yarıyor. Yine de ben sanki FM9'un eski gri/yeşil/mavi ağırlıklı temasını özledim gibi. (Arayüze öyle ya da böyle alışırız)

Beğenmediklerim
Oyunla ilgili bir serzenişim ise, programcıların savrukluğuna olacak. FM9'da bile 3D motoru sistemimi zorlamıyor, tıkır tıkır işliyordu. Her yerde "Tüm porgram kodu elden geçirildiği için artık sistem daha hızlı işleyecek" demişler, bunu teyit eden kullanıcı yorumları da var. Fakat bunların "Elden geçti" dediği, ekran kartının belleğine daha çok yüklenmekten ibaretmiş. Oyunu bir süre oynayınca muhakkak vista'nın baş ağrıtan igfx hatasını veriyor. Sorun Vista'da değil, ekran kartının tümeleşik olması yani sistem belleğini paylaşmasında. Kısaca, 1GB bellek hem oyuna hem grafiklere yetmiyor. Ama işin içine Vista girince, bu durumdan kaynaklanan aksaklık bütün bilgisayarı dağıtıyor.

Gayet güzel olmuş lan
Bunun haricinde, oyuna eklenen yenilikleri çok beğendim. Yeni teknik ve istatistik analiz sistemi, maç toplantısı, kulübeden takıma müdahale etmek, oyuncu değişikliklerinde anında team talk verebilmek... Kısaca oyuna getirilen yenilikler hoşuma gitti.

Türkiye ligi deneyimi için, berabere kaldığımda çıkacak olan "Honours even at Recep Tayyip Erdoğan" yazısını görmek için Kasımpaşa seçtim, memnunum. Herkese tavsiye ederim, Belediyesporla falan vakit kaybetmeyin :)

Son sözler (iyice oyun incelemesine döndü ortam)
FM10 çıktı ve düşük konfigürasyonda biraz sorunlu oynanıyor; yani evet, ancak iyi bir sistemde hakkıyla oynanacak. Peki, gelecekte?
FM11'i bilmem ama FM12 taş ve sopalarla oynanacak. (ekşi sözlük'ten entry çaldım, hiç utanmadım)

20 Kasım 2009

Kimse okumasa da yazarım

O kadar kitap okuyorsunuz, biraz da benim blogu okuyun, allahsızlar...

Bazı arkadaşlarım/yakınlarım/okurlarım, bana "Bu aralar nerede yazıyorsun" diye soruyorlar. Blogu işaret ettiğimde "öyle değil, ciddi müessese olarak" diyorlar.

Blogların ciddiyet arzetmediği ortada. Bunu bilimsel çalışmalar yaparak ispatlamanın gereği yok!

İnternet üzerinden çeşitli hizmetleri sağlayanlar ve yeni nesil medya araştırmacıları, her ne kadar blogların varlığının interneti bilgi otoyolu haline çevirmede büyük rol oynadığına vurgu yapsa da, şurası büyük bir gerçek; emeğin yanı sıra para da harcanarak meydana getirilen bir kaç sağlam blog hariç, bloglar narsist günlüklerden ibaret.

Şunu itiraf edelim artık: Her blog aslında bir mastürbasyondur!

Blog yazarı kendi blogu için bu durumu fark etmese bile, okurlar bunun farkındadır.

Blog yazarı sayısıyla blog okuru sayısı örtüşmez. Blogların büyük bölümü okuyucusuzluktan şikayetçidir. Blogların tamamına yakını ilgi alanı kayması sorunu yaşar.

Bloglar, neredeyse hiç biri, okunası değildir.

Ama bu bloglar sanki bizim en büyük ve en samimi projelerimizmiş gibi üstüne titrediğimiz üretim alanları olmayı başarmış durumdalar.

İşte bunun için, kimseler okumasa da yazarıyoruz ve görünen o ki uzun yıllar boyunca da yazmaya devam edeceğiz.

14 Kasım 2009

Yenilikler ve inhaler

Kahve alışkanlığı olanlar için düşünülmüş harika bir çözüm

Blogun nefesini temizleyeceğim çalışmalar kapsamında ilk hedefim etiketleri elden geçirmek. Etiketler çok tematik, bundan ötürü bloga girdiğim postları etiketlerken sıkıntı yaşıyorum.

Ancak bir inhaler ile nefesi temizlemenin vakti geldi. Üretkenliği sınırlayan bazı etiketlere son verirken, yeni bir takım etiketler ekleyerek blogun mecraını genişleteceğimi sanıyorum.

Uzuunca bir süre, Ozan ile birlikte, pek de bir şey yapmadan çalıştığımız ve "Bir blog nasıl öldürülür" listesindeki 5465768 hatanın her birini ifaal ederk öldürdüğümüz iki blog, "Pipililer" ve "Yazılması Gerekenler", benzer hatta aynı isimlerde etiketler biçimini alarak blogda yerlerini alıyorlar.

Bunlara ek olarak, bazı yeni etiketler de blog sınırları içinde aktif olacak ve tahminen hem ğretkenliğimi arttıracak hem de okuru okumaya motive edecek.

Bununla birlikte bazı etiketler de tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini alacak, içerikleri düzenlenerek diğer etiketlere aktarılacak ve yok olacak.

Bu nefes açma süreci de bloga canlılık getirmezse, artık yeni önlemler alırım.

Yutak hastalıkları mütehasısı Hulki ve okuyanların kulak mukozalarını uçuklatan akıl almaz maceraları

Tadilat, bakım ve onarım çalışmaları nedeniyle yavaşladık. Ama kapanmadık. Açılım modayken kapanmak bize yakışmaz :)

Şaşırtıcı ve sıra dışı blogpost başlığı kullanarak "müşteri" çekmek bayat bir hikaye mi? Haklı olabilirsiniz, başlıklarda cüretkar davranmak çoğu zaman arama motorları için olumsuz sonuçlar doğmasına sebep olabiliyor.

Yalnız bizim kemiklemiş bir okur kitlemiz var (4 kişi... Annem, öz annem bile okumuyor yahuuu).


Bu okur kitlesinin ilgisini belli konulara çekmek için kimi zaman, afedersiniz, götümüzü açtığımız bile oluyor. Ki evet, şimdiye kadar insanları etkilemek için 4 kere götümü açmışlığım var... Büyük bir çığlık kopuyor, evde denemeyin! (Ya da, düşündüm de... Eğer gerçekten götünüzü açmaya niyetliyseniz, sadece ama sadece evde deneyin... Sokakta açarsanız, maazallaaaaaah!!!)

Geride bıraktığımız 10 günü, mevsim hastalıklarına yenilerek yatakta geçirdiğimden ve defter yüzü açıp ders de çalışamadığımdan, yarın gireceğim ALES sınavı hayal oldu. Zaten elimde umut edeceğim hiç bir şey yok; işim yok, param yok (Allah bugünümü aratmasın, o ayrı), çevremde kafa dengi arkadaşım yok, falan fişmekan...

Bu süre içinde bir kez daha anladım ki, koskoca hayatı sidik zoruyla yaşamaya gayret ediyorum işte... Ne yapalım, benim kabahatim değil!

Bu tuhaf "kendine acıma seansı new age version 2.0 gold eddition collectors box set" türü ve mesaj kaygısı had safhada olan girişten sonra blogpostu şu şekilde bitirecek olmak da bana garip geldiği kadar size de garip geliyordur umarım. (Asgari sayıda noktalama işaretiyle paragraf tamamlama yarışmasında dereceye girdim!!)

Blogun beti benzi attı biliyorsunuz. Sadece kendi keyfime blog tuttuğumdan ve ortada "kütüğü" tutulacak bir eserim olmadığından, en azından betini benzini yerine getireyim blogun. Bunu istiyorum.

Evet, söylemiştim, böyle başlayan bir postun böyle bitmesi, blog alemlerinde ne ilk ne de son!

03 Kasım 2009

Pasaklı hayvanların varlığında kişisel hijyen yalan oluyor

Bu masum masum uyuklayan yavru şimdi tam 30 kilo çeken bir kaşık düşmanı. Üstelik, tükürüğü antibakteriyel/antiviral özelliğe sahip olsa da, neticede kendi ayağına işeyen bir yaratık. Allahım, sen koru yarabbim...

Malum, bu aralarda H1N1’in pandemi/epidemi riski var, herkes diken üstünde. Sağlık Bakanlığı da herhalde ABD’nin dolduruşuna gelip satın aldığı, deneyleri tamamlanmamış aşılar bozulmadan vatandaşa “zerkedebilmek” için, buram buram “Aklınıza başınıza devşirin, Domuz Gribi var üleyn” naraları atıyor.

Bu ortamda sazan gibi “Aşı olmayın” demek doğru değil, yine de çoğu grip varyantında olduğu gibi kişilerin kendilerini virüsten basit önlemlerle korumaları da mümkün. Bu önlemlerin başında da kişisl hijyen geliyor.

Gel gelelim, doğuştan va yaradılıştan pasaklı, üstelik ömürleri boyunca şımartılmış ve yaramazlıkları tavan yapmış iki köpeğiniz olduğunda, hijyenden söz etmeniz mümkün değil. Böyle durumlarda “Keşke kedim olsaydı” diyorum, temiz hayvan namussuz!

Benim azgın “Gondikler”, sürekli toprakta/çamurda/pislikte debelendikleri için buram buram kirlilik akıyor üzerlerinden. Onlara deli gibi aşı yaptırdık elbette; gelin görün ki kendimizi H1N1’letmeye henüz yanaşmadık. Maazallah, bu şerefsizler bir yerlerden daha tehlikeli bir virüse rasgelseler aynen bize bulaştıracaklar. İpneler xD

Evde üç kişi olmanın faydaları var. Yıkanma/temizlenme/köpekleri doyurma işlerini vardiyalar halinde üsleniyoruz. Böylece evde aynı anda herkesin kirli olması gibi bir durum yaşanmıyor. İşin kötüsü, sık sık evdeki herkesin aynı anda temiz olduğu bir durum da yaşanmayabiliyor. Ama şimdilik idare ediyoruz.

Aşı deneyleri bir an önce tamamlansa ve anti-viral ilaçlar da iyice güçlense de, köpeklerimle güven içinde çamur içinde yuvarlanabilsem artık !!!

Not: Ben yuvarlanmasına yuvarlanıyorum da, kendim infekte olup başkalarına da bulaştırırsam diye korkuyorum… Yoksa “Hınzır gribi” bize ilişmez kanka !

OCW projesi ve diğer “Herkese Açık” komünler

Artık sarışın Kuzeyliler'in verdiği dersleri sadece Hindistan göçmenleri dinlemeyecek. Kendi sıranızı kullanmanın vakti geldi.

Open Course Ware, (OCW – Açık Ders Gereçleri) ilk kez MIT tarafından tanımlanıp uygulamaya geçirilmiş, zamanla bir çok ülkede benzer şekillerde işleyen Açık Üniversiteler (AÖF gibi) ve bir çok saygın kolej, enstitü ve üniversitenin katılımıyla zenginleşmiş bir proje.


Bu projeye gönüllü olarak katılan üniversiteler ve belli derslerin hocaları, ders notlarından kendi hazırladıkları yazılı ve görsel ders materyallerine, hatta çokluortam uygulamalarına kadar bir çok ders gerecini, ilgili internet sitelerinde karşılıksız ve tamamen açık olarak halka sunuyor.

Açık yazılımlar

Açık materyal projesi bununla sınırlı değil. Birçok kişi ve kurum, fikri mülkiyet konusunda daha esnek davranıp, normal koşullarda telif yasalarına tâbi olan ürünleri farklı sözleşme ve lisanslar aracılığıyla, tamamen bağımsız ve özgür olarak dağıtıyorlar.

Örneğin bilişim sektörünün dev kartellerinden Microsoft’un her alanda ürettiği sektör lideri yazılımların her birinin, MS’in ürettiklerinden daha başarılı, daha verimli çalışan ve daha kullanıcı dostu, “Açık” alternatifleri var. Sadece GNU/GPL lisansıyla dağıtılan Linux sürümlerinden bahsetmiyorum; herkesin bildiği Mozilla Firefox, Open Office gibi yazılımlar, yüzlerce dolarlık ücretli alternatiflerinden daha başarılı “Açık” yazılımlar.

Açık oyunlar

Bilişim sektörünün en tatlı parası da Elektronik Eğlence alanında kazanılıyor. Sadece iTunes ya da VOD/MOD seçeneklerinden söz etmiyorum elbette. Sektör lideri oyun üretici ve dağıtımcıları her yıl kârlılık oranlarını artırmanın yolunu buluyor.

Ama bu alanlarda da rekabet çok “Açık”, çünkü bunu sağlayan özverili yazılım geliştiricileri var. Bu geliştiricilerin en başında da, bence bir sektör idolü olan John Carmack geliyor. Carmack’in şirketi id Software, yayınlandığında olay yaratan ve her biri yeni bir türün yaratıcı olan oyunlarının program kaynak kodlarını, belli bir sürenin sonunda halka açık bir biçimde, GNU/GPL lisansına uygun olarak yayınladı. Söz konusu ettiğimiz program kodlarının arasında, gelmiş geçmiş en başarılı İnternet FPS’si sayılan Quake 3’ün de altyapısını oluşturan idTech 3 motoru da var.


Daha önce açık oyunlarla ilgili kısa bir yazı yazmıştım. Hastalık derecesinde bağımlısı olduğum Action Cube de bu açık oyunlardan birisi. Ne yazık ki, diğer popüler oyunlar olan Counter-Strike, Unreal Tournament, Call of Duty, Quake gibi serilerin olumlu bütün özelliklerini barındıran, düşük sistem ihtiyacı ve üstün multiplayer motoruyla da hepsinden daha başarılı olan Action Cube, ülkemizde tanınmıyor, sevilmiyor, oynanmıyor. Oysa bence; oyuncuların CS, Battlefield, COD gibi serilere gösterdiği önemi Assault Cube da bekliyor ve hak ediyor.


OCW çağrıları

Öte yandan, ülkenin en önemli üniversitelerin bile çok yetersiz biçimde dahil olduğu, daha doğrusu dahilmiş gibi davrandığı OCW yaklaşımı da, Türkiye’deki “Açık kaynak” konseptinin yerini anlamamız için iyi bir kriter.


Yenilikçilik (Innovation karşılığı olarak kullandım) kavramının en sağlam ve lider temsilcileri olmalarını beklediğimiz üniversiteler, görünüşe göre fikri mülkiyet konusunda kapitalist ekonomik paradigmadan yana olan düşünce ve bilim insanlarının istihdam edildiği yerler. Çok az sayıda üniversitenin çok az sayıdaki hocası, çok yetersiz “Açık bağışlarla” OCW’ye destek veriyor.

02 Kasım 2009

Ben yazmaktan bıktım Telekom kesmekten bıkmadı arkadaş!

Arkadaşlar çok yaratıcı bir çalışmaya imza atmış, bravo doğrusu. İnternet haberine kablo resmi koymuşlar... Tebrik ediyoruz canı gönülden...

Aslında kesme yok, ama “Telekom bağlayamamaktan…” yazsaydım vurucu bir başlık olmayacaktı. Ne yapalım, Hürriyet okuya okuya (ya da adını koyalım, zorla Hürriyet okutula okutula; çünkü Hürriyet şaşırtıcı derecede yüksek tiraj elde ettikçe bütün gazeteler onu taklit ediyor), Hürriyet manşetlerine benzer blogpostlar yazmaya başladık.

Neyse sevgili okurlar, gerçi pek okumuyorsunuz ya artık, okuyacak olsanız bile materyal bulamama sıkıntınız devam ediyordur. Zira daha önce defalarca yazdığım, artık yazmaktan yorulduğum üzere, limoni bağlantım fasılalarla kurulabiliyor. Bir gün var, iki gün yok, üç gün yarı performans, sonra bir gün neredeyse 8Mbit, sonra bir gün yine yok… Ne yapalım, “Burası Türkiye” demeye alışmışız artık.

Hizmet kalitesinde altyapı kusurlarından kaynaklanan aksaklıkları sözleşmeye “İstisnai durumlar” diye geçirmeyi iyi bilen TTNet, zamlar/aldatmacalı tarifeler/kampanya görünümlü pazarlama hileleri aracılığıyla abonelerinin faturalarına geçirmeyi de gayet iyi biliyor. İki yanlış bir doğru ediyor, sağolsun memleketi “Adeta pazarlamakla görevli” hükümetin üç otuz paraya ele sattığı Telekom, zenginleşmeye devam ediyor.

Ne yapalım?! Bloglardan afişe ede ede bir yere varılmıyor. Dilekçeler ve tüketici haklarını koruyan derneklere şikâyetlere cevap gelmiyor. İnanın, gerçi elimde pek bir şey de yoktu ama, bir dönem sahip olduğum medya gücünü yitirdiğime üzülüyorum. Gerçi defterleri kapatmak benim doğamda var, ama şu gazete defteri kapanmasaydı iki kelime de Telekom’a yazardım, içimde kalmazdı.

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası