31 Mayıs 2018

Sadece aşık olduğumuzda yaptığımız ama her zaman yapmamız gereken şeyler

o Şiir yazmak Aşıkların tekelinde de değildir zaten şiir yazmak ama günlük yazma miktarı ganyan bültenindeki at isimlerinden ibaret olan bünyeleri bile Posta'nın Yurdum Şairleri sayfalarını doldurmaya sevkeden tek duygunun aşk olduğunu kabul etmeliyiz. Oysa bir insana değil hayata aşık olsan ve daha sık şiir yazsan hayata bakışın tümden iyileşecek, haberin yok!

o Düşlere dalmak Gündüz düşleri kurmanın önemini aslında nörologlar da vurguluyor. Ama orasını geçtim, hepi topu 130-40 yıllık "Full-time çalışan Homo-Laborans" tarihimizde, beyin sağlığımız kadar ruh sağlığımız açısından da hayaller kurmaya ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Hayalleri olmayan insanlar bir gelecek de inşaa edemezler. Tek derdi çocuklarını hayırlısıyla evlendirmek olan insanların ızdırabıyla binlerce seneyi kaybettik zaten {gerçi Mars'a giden Space-X günde 14 saat mesai yapıyo, orada bi sıçmış olabiliriz}

o Sevişmek Herkesin sevdiği kendine! Ama kim inkar edebilir tüm derdimizin sevişmekle sikişmek arasındaki farkı anlayamamak olduğunu. Saçlar, tüyler, terli yanaklar, sıklaşan nefes alıp vermelerden mi ibaret sevişmek? Sevdiğinin ayakları üşümesin diye yün çorapları çekmecenin en üstüne çıkarmayı nereye koyucaz panpa?!

o Yardımlaşmak Aşık olduğumuz zaman çok bir yardım sever oluyoruz. Kimse inkar etmesin, kızı/adamı kafalayana kadar pek bir ilgliyiz başkalarıyla. Ve sadece aşık olduğumuz kişiyle de değil; genel bir iyimserlik yansıyor eylemlerimize. İyiliği yaymak iyimserliği yaymaktan geçiyorsa eğer, 7/24 aşık olamayacağımıza göre...

o Süslenmek Onun için değil kendin için süslenmelisin. Bu hayatta en önemli insan "Aynadaki insandır" ve ona saygını bir kez yitirirsen bir daha asla kazanamazsın. Bırak elin oğlunu/kızını etkilemeyi... Makyajlar, aksesuvarlar, yüzlerce liralık elbiseler almaktan bahsetmiyorum ama ufak dokunuşlarla kendini daha iyi taşımayı kendine borçlusun.

30 Mayıs 2018

Köpeği hastalanana öğütler

Annemin geçen hafta el bileği kırıldı. Sadece blogda değil, sosyal medyada da daha önce annemin geçirdiği kazaları ve kronik hastalıkları bir kaç kez yazmıştım. Konuya vakıf olmayanlar için kısa bir özet geçeyim.

Annemin hobileri arasında müzik, bahçecilik/çiçekçilik, bulmaca çözmek ve düşmek vardır. Gerçekten! Annem normal sayılamayacak bir sıklıkta düşer. Biz ailesi ve sevenleri olarak, annemin bunu hobi olarak yaptığına artık eminiz. Annem düştüğünde hiç şaşırmıyoruz.

Annem düşmeyi bir sanata çevirmiştir ayrıca. Düşülmeyecek yerlerden, düşülmeyecek şekillerde, ölüme uçarcasına düşer. Hayatıma ilişkin ilk anım, balkonda ablamla oynarken annemin kanlar içerisinde yanımıza gelip "Kafama bir şey olmuş mu?" diye sormasıdır örneğin. Ya da geçen sefer kafasını yararak düştüğünde "Ben bu sefer bayılıyorum galiba, beni oyala da bayılmayayım" diyecek kadar da soğuk kanlıdır ayrıca.

Başkaları için korku dolu olabilecek şeyleri annem bize eğlence amaçlı yaşatıyor gibidir. Örneğin br keresinde, karşıdan karşıya geçerken kaldırıma takılıp düşmüştü. (Evet kaldırıma takılıp düşebilir benim annem). Sonra da kaldırımın sonundaki apartman parmaklıklarına çarparak durabilmişti. Parmaklıklara çarpmasaydı yaklaşık 7-8 metre aşağıya, beton zemine kafa üstü çakılabilirdi. Ama annem kalkıp işine devam etti. Sonuç: Kaburga kırığı.

Dedim ya, artık şaşırmıyoruz diye... Sondan bir önceki düşmesi de mesela oturduğu yataktan düşme şeklindeydi! Hem de burnunun üstüne gelecek şekilde! Ve de bu düşme sonrası burnunun şekli değişti! Bunu da hiç birimiz yadırgamadık aslında. Toplamda 28- 30 kere bir yerlerini kıracak ya da çatlatacak şekilde düşmüş birinden bahsediyoruz. Kırmadan burun kemiğini yamultacak birisi varsa o da annemdir.

Pekiyi, son düşmesi nasıl oldu? Efendim, Zeytin'in tasma zinciri bileğine takılı biçimde bahçeye çıktığında, Zeytin'in hırsla tasmaya asılması sonunda düştü bu sefer de... Üstelik de "Yapılamaz" denileni de yaptı yine: Bileğini hem kırdı hem de şeklini bozdu. Hayaldi, gerçek oldu anlayacağınız. Yetmezmiş gibi, şekil bozulduğu için normal şekilde de kaynamıyor kemik, eklemine baskı yapıyor. Bu da ağrılara ve bilek hareketlerinin kısıtlanmasına sebep oluyor.

Her şey bir tarafa, 20 küsür gündür kolunun alçıda olduğunu düşünürsek, hayatını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu bazı temel şeyleri de kendi başına yapamıyor haliyle; sadece yemek içmek de değil, örneğin çorabını giymek ya da duş almak için bizim yardımımıza ihtiyacı var.

Yani, 65 yaşından sonra kocaman bir bebeğe dönüştü annem (Allahtan mızmız ve ağlak bir bebeğe dönüşmedi). Ve işin garibi düşmesine sebep olan olayın da, ailemizin bir başka bireyinin, 10 yaşındaki "ihtiyar" köpeğimiz Zeytin'in hastalığı sebebiyle bir bebeğe dönüşmesi ve bakıma ihtiyaç duyar hale gelmesi. Bundan dolayı da annemin, tuvalet ihtiyacını gidermesi için onu bahçeye, biraz da aceleyle ve dikkatsizce, tasmasını tam kavrayamadan dolaştırırması.

Neden bu hale geldi Zeytincik? Aslında ilk cevap: Yaşlılıktan! Gerçi 10 yaş, tuvaletini bile kendisi yapamaycak kadar hastalanmasına sebep olmuyor. Ancak kış başında ağır bir enfeksiyon geçirmesi ve 20 gün kadar ciğerlerini yırtarcasına ve zaman zaman da kan kusarak öksürmesi, sonrasında da kullandığı ilaçlar yüzünde yemk borusunda acid-reflux {bildiğimiz reflü} sıkıntısı yaşaması sonucu hem güçten kuvveten kesilmesi hem de kas ve eklemlerinde romatizmal ağrılar yaşadığı için doğru dürüst yürüyememesi.

Doğrusu Zeytin'in hastalığı, başta annemi olmak üzere hepimizi çok yıprattı. Hatta ben de kısa bir süre için Zeytin'de umudu kesmiştim; aslına bakarsanız sürekli dile getirdiğim "Duygular çok gereksiz panpa, artık duygularla işim bitti, kendi irademle sosyopat oldum" şeklindeki iddiamın da "Kaideyi bozmayan istisnasının" Zeytin olduğu ortaya çıktı. Zeytin'in hastalığı beni çok hazırlıksız yakaladı. Özellikle de bahçede koşarken bir anda düşüvermesi, olduğu yere yığılıp kalması ve yalvaran gözlerle bana bakıp, sürünerek eve girmeye çalışması çok yıprattı beni.

Tabii 4,5 ayın sonunda Zeytin kuvvetinin büyük kısmını geri kazandı. Elbette bunda, doktorumuzun tavsiyesiyle kullandığımız Glukozamin içeren gıda takviyesi haplarının etkisi büyük. Hatta bu glukozamin denen hadiseye ben de sıcak bakmaya başladım, köpeğin değişimini görünce kendimde de aynı faydayı görebileceğimi sanıyorum.

Zeytin kuvvetini kazanınca, annemin de tasmasını biraz "tereddütlü" tuttuğunu sezince, ve dahi bahçenin hemen dışında otlayan yabancı inekleri görüp sinirlenince; hızla ve zıplamalar eşliğinde koşarak, beraberinde de annemi düşürerek bu kazanın ortaya çıkmasına neden oldu. Aslında, düşününce, Zeytin'in kabahati yok. Üstelik bu annemi ilk düşürmesi de değil. Daha önce de annemi düşürmüş, yine sol kolunu çatlatmıştı. Burada annemin Zeytin'i yönetmekteki bariz başarısızlığını "alkışlamamak" elde değil.

Yalnız, vakıa, şu anda hanemizde vaziyet şu şekil: Bebekliğinden beri sahip olduğu psikolojik sorunlardan ötürü sürekli kendisini kaşıyarak vücudunun dört bir yanında yaralar açan Karamel, 4,5 aydır uğraştığı hastalık sürecini yeni yeni aşıp aeta kefeni yırtan ama bu sefer de yaşlılıkla boğuştuğu için bütün günü uyuklayıp ilaçlarını sindirmekle harcayan Zeytin, evdeki diğer üç köpeğin saltanatını 3 yıldır kabullenemeyen, iktidarı ele geçiremedikçe de kendisine yeni hezeyanlar ve fobiler geliştererek, mesela her yağmur yağdığında "Gökgürültüsünü" bahane ederek, mahalleyi ayağa kaldırırcasına havlyayarak ilgi isteyen Fıstık üç ayrı tarafa dağılmışken... Bir yandan da bileğini kırmış annemin acısını dindirmeye ve hastalığını iyi etmeye uğraşıyoruz.

Yine de, her şeye rağmen, acılar içerisindeki annem dahil, hiçbirimiz hâlâ önceliği köpeklere vermekten kendimizi alabilmiş değiliz. Bize soracak olursan, önce "Köpekler hasta" sonra "İlhan bileğini kırdı." Öncelik sıramız bu.

Ve bu çok saçma.

Bakın, olay sadece "Her ne koşulda olursa olsun, bir insan bir köpekten daha önemlidir" biçiminde basitleştirilebilecek gibi değil. Evet, ona ne şüphe! Herhangi bir insanın sağlığı ve güvenliği yanında bir köpeğin sağlığı ve güvenliği önemin yitiriyor. Hele de söz konusu insan annem olunca, benim olaya kişisel yaklaşmamamı beklemek bana haksızlık olur. Önem sırasında annem, kainattaki herhangi başka bir olgudan yukarıdadır; net söyleyim, ilk sıradadır. Bu benim öznel görüşüm ama annem sağlıklı ve mutlu olmadıktan sonra "Bana faydası dokunmayan köyün muhtarını sikeyim" yani, nedir ki...

Hal böyleyken... Neden ama... Anlayamıyorum, izah edemiyorum... Fakat... Her şeye rağmen... Bizim evin hastası Zeytin gibi geliyor bana.

Burada bir yanlışlık var. Böyle olmamamlı. Özellikle de artık iyileşmeye başlamışken Zeytin önemini iyice yitirmeli. O önemini yitirmese bile annemin her zaman tercih sebebi olarak öne çıkması gerekir.

Pekiyi ama neden? Neden köpeğe karşı olan acıma hissimiz, annemize olanın üstüne çkıyor? Köpek nasıl "Yaşayan zavallı şey" olmanın ötesine geçiyor ve "Arkadaşlar ve yoldaşlar" arasına dahil oluyor. Onun öyle bir talebi olmadığı halde neden köpeğe "Trajedin benim trajedimdir" diye yaklaşıyoruz.

Raimond Gaita, "Filozofun Köpeği" adlı kitabında bir anektoda yer veriyor. İki hafta önce yaşlı bir kadının kaza geçirip öldüğü bir caddede köpeği Gypsy de talihsiz bir kaza geçiriyor. Izdıraplı, yıpratıcı ve pahalı bir tedavi sürecinin sonunda Gypsy'nin bütünüyle iyileşeceği de şüphelidir. "Normalde yalnızca insanlara verilen değeri yanlış bir şekilde bir köpeğe atfetmek" olarak tanımladığı durumlarla ilgili tesiptleri ayrıca ilginçtir. İki hafta önceki kazada yaşlı kadına çok az kişi yardım etmiştir. Oysa "bir sızlanma ya da ciyaklama denemeyecek kadar güçlü ve tasarlanmamış" bir biçimde haykıran Gypsy'nin yardımına o an caddede olan bir çok insan koşmuştur.

İlginç; aynı yerde 2 hafta önceki kadına yardımcı olmayan {muhtemelen aynı} insanlar, bütünüyle yabancı bir köpeğe cansiparene yardıma koşuyor. Oysa köpeğin sahibi Gaita, babasının kendi yaşlı köpeğini doktorların tavsiyelerine rağmen uyutmamayı seçen babasıyla kendisini kıyaslıyor, "onu  öldürmenin onun için bir lütuf olacağı düşüncesi, köpeğin durumundan çok sanırım, insanoğlunun bir hayvan için ne kadarını yapmaya hazır olduğuyla ilgiliydi" diyerek, bu ahlaki soruyu bir başka soruyla karşılıyordu: "Çocuklarımın sağlık masraflarını karşılamak için her şeyimi satar ve gerekirse mezara kadar çalışırdım. Peki ya bir köpek için? {...} Çocuklarımız için yapmamız gereken fedekarlığı Gypsy için de yapmamız gerektiğini düşünmek saçmaysa eğer, bu ayrım ikisi arasında ahlaki açıdan dikkatimizi çeken başka nesnel farklılıklardan dolayı olmalı."

Bu soruna Gaita kitabında doğrudan bir cevap vermiyor. Ama bu soruyu çok da sofistike ve entelektüel biçimde avucumuzun içine bırakıveriyor. Öte yandan söz konusu bir köpek olduğunda Saramago'dan da alıntı yapabileceğimiz bir pasaj var:

Biz böyle bir hayvanın bize baktığı zaman ulaştığı derinlikleri hayal bile edemeyiz, bize öylesine salak salak bakıyor sanırız, dünyanın orasına burasına gerekli gereksiz yakıştırmalar, açıklamalar yapıştırırız. Köpeğin sessizliği ve daha önce çeşitli dini göndermelerd bulunduğumuz evrenin ünlü sessizliği, başta aralarındaki maddi ve manevi boyut farkından ötürü karşılaştırılamaz gibi gelir, ancak bu iki sessizliğin özgül ağırlıkları ve yoğunlukları iki damla gözyaşınınkine eşittir; aradaki tek fark gözlerin dalmasına, gözaşının kabarmasına ve damlamasına yol açan acıdır.

Jose Saramago, Mağara, s121-122

Doğrusu Saramago'nun sanatsal yanıtı Gaita'nın kısmi yanıtı karşısında biraz daha kışkırtıcı. "Herhangi bir şeyi ele alalım" diyor Gaita; "bu şeyin eğer insanlara yönelik davranışlarımızla ahlaksal açıdan bağlantılı özelliklere ve yeteneklere sahip olduğunu düüşnüyorsak, o zaman ona da bu özelliklere ve yeteneklere sahip insanlara davrandığımız gibi davranmamız gerekir."

Üstünde düşündükçe kışkırtıcılığı artsa da bu yanıtın...

Hayır bir köpek bir insan değildir. Ve hiç bir insan da, anneler gününden 4 gün sonra kolunu kıran annem kadar kıymetli olamaz...

Benim cevabım pragmatist ve kişisel çıkarımı gözeten bir cevap oldu. Sizin cevabınız ne?

16 Mayıs 2018

İlk aşkım

Bana "Bu şaşı kızın nesini beğeniyosun?" diye sordular...

Ben de onlara dedim ki; "Ne kızı lan, kız mız yok, nası kız, bi dakka, kim kız var dedi, kim dedi, hangi kız, hangi kız abi, hangi kız, hem kim kız dedi, kim dedi bi söylesene, kim dedi kız diye, ne kızı ya, yok kız mız, kim dedi abi?!"

Not: Söz konusu şaşı kız Zeytinmiş :)

14 Mayıs 2018

Var mı cadılar...

Yıllar önce gittiğim Blind Guardian konserinde, seyyar satıcı abi "Haydiiee, var mı cadılar, cadılar, cadılaaaar..." diyerek; sivri uçlu şapka satmaya çalışıyordu... Antin-kuntin Blind Guardian bebelerini (yani bizi :p) görünce fırsatı ganimeti çevirmeye karar vermiş zaar... Sattığı o cadı şapkalarından birisini de kafasına takmış, ama şapka öyle eğreti, öyle emanet duruyordu ki; anlatamam. Gerçi çok kalitesiz bir üründü, büyük ihtimalle herkesin kafasında eğreti duracak bir şapkaydı :)

Şu yukarıdaki fotoğrafta, "Bazı şeyleri de çok kafaya takmamak lazım" mealine gelen gevrek gülümsememi göz ardı edecek olursak... Açıklayamacağım, açıklamak istemeyeceğim o kadar çok detay var ki...

Böyle bir eğlencelik olsun bu da işte size...

23 Nisan 2018

Duygu Defteri: Korkudan


İlginç, insan öğrenmeye benim kadar bağımlı olup da, belli alanlarda kendisini öğrenmekten sakınabilirmiş, varmış böyle bir şey... Bazı şeyleri anlamadığım zaman; arkalarında anlamaya değer başka şeyler olmadığına duyduğum -mesnetsiz- güven yüzünden anlamaya çalışmaktan vazgeçtiklerim yüzünden, öğrenmekten geri kaldığım şeyler da varmış...

Yani, elbette vardı da bunlar... Nasıl oluyor da unutuyor insan...

Demek ki "önyargılarla savaşmayı unutmak" da hep korkudan...

!!Artı!!

Korkulardan duvarlar öreriz
Kinle dolar yanımız yöremiz
Bu yüzden diğerlerini eleştiririz
Halbuki korkmasak dünyayı değiştiririz

Gerçekten bazen, size çok anlamlı gelmeyen mesajlar, başkalarının hayatlarını kurtarabilir... Onun için, ben bu mesajından da, bana değilse bile, ihtiyaç duyanlara dokunmasını gönülden arzuluyorum.

Okuma ödevi olarak da, Barış Özcan'ın sayfasında, yukarıdaki şarkıyla ilgili yazıya alıyorum sizi...

Not: Şu -guliicik- yazıyı yazarken o kadar çok yazım hatası yaptım ki... Klavye değiştirmem gerekiyor sanırım; önerilerinize açığım :)

10 Aralık 2017

Bu kutunun dışında hayat!

Çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu; evlilik programları kaldırıldı Allah'a şükür, şimdi sabah-öğle-akşam kuşaklarının her birinde birer cinayet programı var artık! Nihayet evlilik denen pislikten kurtulduk da kültürümüzün en nadide örneği olan cinayet üzerine yapılmış programlar yayınlanıyor TV'lerde...

...

pfff... Bu saatten sonra, net konuşuyorum, televizyon izleyen gerizekalıdır!

15 Mayıs 2017

Ahiret sualleri: Neden akıllı telefonum yok

Manevi ve psikolojik sebeplerim de var, ama ben yine de mutlak pozitivist sebepleri sıralıyorum. Bir daha whatsapp konusu açılmaz diye umuyorum.

1- Maliyet. Akılsız telefonlar kesinlikle daha ucuz! Sadece 150 liraya satın alabiliyor olmaktan bahsetmiyorum, internet paketi, sms paketi falan almadığınız için fatura ödemeleri de azalıyor. Aksesuavarı yok, yedek şarj aletine tonla para bayılmak yok, akarı yok kokarı yok!

2- Pil ömrü. Benim akılsız 20 gün kadar dayanıyor, üstelik boşaldığında 1 saatte tam doluyor. Beni yarıyolda bıkramıyor. Akıllı telefon dediğin, günde 2-3 kez boşalıyor (titreyerek boşalıyor hem de)

3- Kullanım ömrü. Kasasıdır şuyudur buyudur derken, daha az "hassas" parça içerdiğinden, kesinlikle daha dayanıklı. Bundan ötürü sen el bebek ül bebek baksan da akıllı telefonun 3 senede hurdaya çıkıyor. Benim akılsız 5 senede dan dun kullanıldığı halde ilk günkü gibi sağlam.

4- Yazılımsal kaygılar. Asla gün içinde update yapmaya zorlamıyor. Asla saçma sapan bir uygulaması uyumsuzluk sorunu yaşadığı için annemi arayıp evde ekmek olup olmadığını sormama engel olmuyor. Asla kimlik bilgilerimi, banka şifremi falan sormuyor. Asla konum bilgimi edinmek istemiyor. Aptal ne de olsa, hiç bir şey öğrenmek istemiyor. Sadece "alo" diyor

5- Güvenlik. Virüs bulaşmaz, trojan girmez, bilgilerimi benden gizli birilerine göndermez, yanışlıkla patronuma mail çekmez, mahrem fotoğraflarımı Drive'a yüklemez. Beni sırtımdan bıçaklamaz. Seninki akıllı ama kurnazlık yapmaya kalkar! Benimki akılsız ama sadıktır

6- Hakiki sosyal ilişkiler. Ben merak ettiğim adamı arar "Napıyon başkan yaa" diye sorar, cevabımı alırım. Sen hala instagramdan like gönder! Ya da yemeğini yemek yerine facebook'a fotoğrafını göndermekle uğraş. Arkadaşlarınla dışarıya çıkmışsın ama "Curuj curuj" kucağındaki telefonu sıvazlayarak oyun oyna!

7- Hayalet mesaj! Akıllı telefon sahipleri gün içinde kaç kere "Mesaj geldi galiba" diyerek telefonlarını kontrol ediyor? Kaçında gerçekten mesaj gelmiş oluyor? Kaçında ortada mesaj falan yok!?

8- Gerçek akıl. Akıl insanda olur, bana lazım, telefonuma değil. Bir cihazın benim yerime düşünmesi henüz mümkün değil. Akıllı denen telefon sadece benden daha çok şeyi hatırlıyor hepsi bu! Hem aklımı kullanmam gereken yerlerde akıllı telefon kullanmam yasak! Neye yarar öyle akıl.

9- Grup. Aynı anda 84940 kişyi idare etmem gereken mesaj gruplarına falan üye değilim. 3 tane arkadaşım, 6 tane akrabamdan başka kimseyi idare etmem gerekmiyor. Birilerinden sadece dijitallejtirilmiş bir veri (foto, doküman falan) almam gerektiğinde herkes bana mail gönderebiliyor, ben de herkese ail gönderebiliyorum. Üstelik, bizimkisi gibi geri kalmış ülkeler için değilse bile profesyonel dünyada email en geçerli ileişim şekli, önemi azalmıyor; aksine artıyor. Grup senin aklını alıyor, benim akılsız ise bana grup indirimi yapıyor!

İlave okuma

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası