08 Nisan 2007

Pantolunu gösteren ütüdür... Kadını gösteren yerlere değinmek istemiyorum...

Hayatınızı zenginleştirmeye bilahare devam ederim efendim... Bugün, yıkanırken aklıma gelen bir kaç parça fikriyatı neşredeyim. Fazla vaktinizi almamak gayesindeyim. Konumuz ikili ilişkiler, mevzubahis ikilden birisinin er kişi diğerinin hatun kişi olduğu, şeren de münasip münasebetleri kast ettiğim hakikatini ısrarla ifade etmek isterim.

Er ve hatun kişilerin ilişkilerinde, sezgim odur ki, müşterek bir hayat kurulacaksa eğer elbette, erkeğin en büyük vazifesi "hayır" demektir. Hatta, erkeğin "hayır" demek haricindeki tek görevi malumualiniz kocalık vazifesini yerine getirmektir, başka da işi yoktur. Kadının işi o kadar kolay değil, bir kere ailenin bütün geçim kaynaklarından en yüksek nisbette randıman almak, herşeyi herkesin hayrına kullanmanın yolunu bulmak, komşu ve eş dosta karşı aileyi temsil etmek, varsa çocukların boklu donu dahil evdeki her bireyin kendilerine yetmedikleri her işte gerekli boşluğu doldurmak; tüm bunların yanı sıra bir çok aile için (benim ailem için öyle değildi) yemek bulaşık ve temizlik gibi ev işlerini üstelik tek başına yapmak... Saymaktan yoruldum bile.

Hakikat odur ki; bir erkeğin sadece hayır demesi kâfidir, temsil; "Bey, bu eteği giyebilir miyim?", "Annemler yemeğe çağırdılar, gider miyiz?", "Annenler yemeğe çağırdı, gidecek miyiz?", "Kardeşime para lazım, bir beşyüz verir misin?", "Eltimin kaynı kooperatife girecekmiş, 36 ayda teslim 120 ayda ödeme, biz de girelim mi?" kavlinde sorulara erkeğin derhal ve tereddütsüz vereceği "hayır" cevabı, bir kadın-erkek münasebeti için erkeğe düşen en büyük vazifedir.

Bu görevin basitmiş gibi görünmesine aldanmayın! Bedenen son derece kolay, zahmetsiz bir iş de olsa, irade olarak zayıf kimslererin altından kalkabileceği bir iş değildir "hayır" demek. Hatta çoğu kişi için de imkansızdır.

Daha ilgiye haiz bir diğer yönü ise, bir kadın erkek münasbetine başlamak için genelde erkeğin öncelikle ilanıaşk etmesinin beklendiği bu türden ilişkilerde, hatun kişinin bu ilanıaşkı reddetmesi riski her zaman er kişi için bir korku ve dâhi tereddüt unsuru olsa da, ilişkinin ilk aşamasında kolaylıkla "hayır" diyebilen kadınların ilişkinin devamında "hayır" demek işini tamamıyla erkeğe devretmesidir. Kim bilir, belki de "en zor 'hayır'ı ben söyledim, bundan sonrakileri sen söyle" demek istiyor olabilirler... Bir er kişi olarak hatunların neyi neden yaptığına dair erkekçce bazı fikirlerim olsa da bunları bütün kadın ümmetine genellememek taraftarıyım da.

Lakin, bir kadın-erkek münsabetinin başlamış olduğunu duyan çiftin yakınlarının neden iyi dileklerde bulunmak için "hayırlı olsun" dediklerini çok iyi anladığımı da seziyorum.

Seni seziyorum, benimle evetlenir misin?

19 Şubat 2007

On numara milliyetçi olmak için herkes Milliyet mi okumalı?

Dün Radikal gazetesinin Cumartesi ekinde yayınlanan "Kaç Numara Milliyetçisiniz" başlıklı araştırmanın sorularından sadece birisine adam gibi cevap verebileceğimi fark ettim. Soru 8: Türk olmanın en güzel yanı ne?

Araştırmada 20 adet soru, rasgele seçilen bir insan grubuna sorulmuş, son derece az sayıdaki deneğin cevapları üzerinden bir ikli paragraflık da bir inceleme yazısı yazılmaya çalışılmış. Bu türden bir soruşturmayı ben bu blog için yapsam önemli iş olur da, ülke çapında üstelik 10 yıldır yayın yapan (gazete için "yayın yapan denir mi acepağ? "Yayın hayatını sürdüren" denebilir ama... Şerh koyalım, araştıralım) bir gazetenin bu kadar "hafif" bir iş yapmasını da manidar bulduğumu söylemeliyim.

Sadede geliyorum: Soru 8 in bence çok bariz bir cevabı vardır. Türk olmanın bence en güzel yanı Türkçe konuşmaktır. Samimi bir dille ifade edeyim, dünya üzerinde bir milyon tane millet yarım milyon da dil var. İçlerinden en güzelinin Türkçe olduğunu iddia etmiyorum, en basit örnekle Arapça gibi bir dilin yanında Türkçe çok güçsüz kalmaktadır.
Açıkça söylemekte yarar görüyorum; diğer güçlü diller (ki Farsça, İbranice ve Yunancayı zikretmeyi uygun buluyorum bu noktada) arasında Türkçe, kanaatim odur ki, Osmanlı'nın 300 yıllık dünya hakimiyetinde bolca Arapça etkisi hatta kuşatması altında bulunmuş olsa bile bu rakiplerini geçmiş, uzak ara fark atmıştır.

Bununla beraber, günümüzde Türkçe dünya dilleri arasında ne bilimde ne sanatta ne de felsefede hak ettiği yeri alabilmektedir. İki sene önce Abdullah Gül'ün, tam da bu duruma dikkat çeken bir "nüktesi" de olmuştu hatırlarsanız, Aralık 2004'te "Artık Türkçe de A.B. dili oldu" diyerek A.B. ile ilgili açıklamasını Türkçe olarak yapmıştı. Hükümeti defaten eleştirdiğimi biliyorum. Dışişleri ise 2000 yıllık "hariciye" Türk-Moğol-Fars geleneği çizgisinde ilerlemeyi sürdürüyor gibidir, ve Abdullah Gül aracılığı ile emin ellerdedir. Daha iyisi olabilir belki, ama yazının konusu o değil...

Kısa keseyim; dünya üzerindeki en "esas"lı lisanlardan birini konuşan bir milledin ferdi olarak, bence bizlerin, hepimzin, televizyonlarda, gazetelerde, radyolarda (radyo mu kaldı desenize) ve hatta internette, Türkçeyi güçlendirmek için neler yapabileceğimizi tartışmamız lazımdır?

Oysa biz ne yapıyoruz? TV lerde, gazetelerde ve hatta internette Tuğba Ekinci'nin "Buzda Dans" adlı gösteri programındaki halini - ahvalini tartışıyoruz. Fenerbahçe - AZ Alkmaar maçını saatlerce tahlil ediyoruz. Kurtlar vadisi dizisi yasaklanmalı diye birbirimize giriyoruz.

Bu memlekette aydın kalmadı dediğim zaman bana kimse kızmasın. Bir tane, açık söyleyeyim, tek bir tane aydın kalmamıştır. Daha da kötüsü, yenileri de yetişmemektedir.

Ülkenin içine el birliği ile edenlere teşekkür ederiz, kapkaranlık gelecek bizi bekliyor.

Bir dahaki yazımda, "Türkçe'nin reçeteleri olabilir mi" sorusuna cevap arayacağım... Tabii "felsefe çukuru" farkıyla...

14 Şubat 2007

Sevgilimizi Yalnız Bugün Değil Her Gün Sevmeliyiz


Bütün alışveriş merkezleri kırmızıya boyandı; kırmızı aşkın rengi, aynı zamanda öfkenin ve kanın da rengi... Üstelik kırmızı romantizmin olduğu kadar erotizmin de rengi, yani ne kadar aşkın rengiyse o kadar da seksin rengi... Sevgilisine kırmızı renkli, iskambil kağıdındaki kupa biçimde yastıklar alan bir er kişi sıkıyorsa bu hakikati dile getirsin bakalım... "Erkeklerin de aklı başka bişiye çalışmaski"... Ah be güzelim, o "ki" yi bari ayrı yaz...


Merak ediyorum, acaba gerçekten birileri şu alışveriş merkezlerindeki "günün anlam ve önemine" (!!!) uygun dekorasyon çalışmalarını yapmasa, herhangi biri sevgilisine hediye almayı yine de unutur mu? Yoksa şöyle mi sorayım, acaba bu dekorlara bakarak sevgilisine hediye almayı hatırlayan kaç kişi vardır... "Yarabbi... Her yer kırmızıya boyanmış, ama fakat hatuna bıngızı don almayı unuttuk"

İlkokulda zaar, önemli günler ve haftalarda kompozisyon yazılırdı; "Öğretmenizi hergün sevmeliyiz", "Annemizi sadece bugün hatırlamak olmaz", "Babam beni her gün dövüyo ama yine de ben onu her gün sevmek zorundayım", "Vakıflar bankasına sadece vakıf haftasında değil her hafta para yatırmalıyız" gibi son derece basit temalara sahip olurdu bu kompozisyonlar. Nedeni basit; 9 yaşında bir dimağ daha ne kadar orijinal olabilir ki? Onun için yepyeni bir fikirdir bu "Annemizi hergün sevmeliyiz" fikri. Üstelik bir isyandır da, "evet anneler günü var ama o gün olmasa da ben annemi severim ki" demektedir bu sabi. Muhalefeti ve mukayeseyi öğrenir, daha doğrusu keşfeder... Bugün eğlenceli bloglar yazan bir çok bloger'ın mazisinde bir "annemizi her gün sevmeliyiz" kompozisyonu vardır.

Vakıa, sevgililer günü diye içimize işleyen bu alışveriş manyaklığının aslında bir Hristiyan azizinin "sömürülmesi" olduğu da gözden kaçmamalıdır; tıpkı kendi noel bayramlarını da sömüren Amarigan gabidalizleri gibi, Aziz Valentin'in de sömürülmesi söz konusudur bu anlamlı günde... Dindar bir adamın, bir ermişin bir Aziz'in alışverişle ilişkilendirildiği böyle bir günü kutlamak da bana kapitalism karşısında yenilgiyi kabul etmek gibi geliyor.


Aynı hissi gerçi ben Şeb-i Aruz törenlerinde de yaşamaya başladım... Gittikçe çığırından da çıkmakta bu kutlu tören. Filhakika, her nerede bir "muhafazakar" iktidar hükümet etmekle meşgulse, orada sanki bu kutlu gelenekler "popülerlik" kazandığından, günümüzün tüketim dünyasında gayriihtiyari alışveriş bombasına dönüşmekte. Kendi kutsallarına bunu yapanların kendilerine verdikleri isim "muhafazakar" dır, binaenaleyh bu tarz muhafakarlığın alaşağı edilmesi gerçekten bir şeyleri muhafaza etmek isteyenler için en büyük ödevdir.

Daha önce defaten dediğim gibi, "Edeb Ya Hû"

09 Şubat 2007

Yeni Çağın Eğlence Kültürü

Aklımda bir çok düşünce var. Hangimizin yok ki? Yine de benim, aklıma gelenleri sizlerle paylaşma imkanım var... İnternet sayesinde. Artık herkesin her konudaki fikrini (sanki lazımmış gibi) öğrenir olduk. İnternet Mahir'in "Welcame to my page I kisss yuo" şeklindeki sitesiyle başladı herşey. Rengarek bloglar ile devam ediyor.

O kadar çok görsel çeşitlilk türedi ki, kimse yaptığının görsel olarak tatminkar olmadığının da farkında aslında.

Televizyonlar bir dönem dünyanın en büyük eğlencei oldu. Halen de bu özelliklerini sürdürüyorlar. Ancak internet yarışta öne geçmeye başladı bile.

İnternet teknolojisi hem alıcı hem de verici olmamıza müsade ediyor. Bu sayede önce web siteleri devamında bloglar ile başlayan, işin "kendisi ifade etme" kısmı giderek mp3 shoutcast, podcast ve skypecast sistemlerine dönüştü. YouTube sayesinde de videocast ile tanıştık.

Tüm bunlar size de biraz korkutucu gelmiyor mu? Sürekli gelişen teknolojiler vasıtasıyla ürünler fiyatları giderek düşüyor. Her eve bilgisayar girmeye başlıyor. Bilgisayar alana web-cam ücretsiz veriliyor. Böylelikle her evde hem alıcı hem de verici olan bir teknolojik alet kendisine yer buluyor...

Bir kaç defa tekrarladım, yine tekrarlayayım mı? "Hem alıcı hem verici..." Bu tıpkı... Evet bu tıpkı, George Orwell'ın 1984 'ündeki hem alıcı hem verici tele ekran konseptine benzemiyor mu?

İnternet henüz "big brother watches you" diyecek kadar gelişmedi elbette. Komplo kurmaya gerek. Ancak günün birinde o noktaya ulaşbileceğini iddia etmek de bence artık hayal değil.

Yeni çağın eğlence kültürüne hepiniz hoş geldiniz o halde

07 Şubat 2007

Yeni Seçenekler

Google'ın blogger'ı ilhâk etmesinin ardından yeni bir yapılanmaya giden ve bir süre beta yayınını sürdüren blogger faaliyetleri, beta yayının bitmesinin ardından esas yayına başladı - web sitesinde logonun yanındaki beta ifadesinin de üstü şirin bir biçimde çarpıyla çizilerek bu durum kullanıcılara duyurulmuş oldu.

Buna ilaveten, yeni blogger blog hesaplarını google hesaplarıyla ilişkilendirmeye pek bir hevesli olduğundan ve google toolbar gibi bir eklentinin varlığında bana oldukça zor anlar yaşattığından ben de yeni sisteme geçmeye karar vermiş bulundum.

İlk izlenimim; yaşanılan küçük gelişmelerin oldukça sepmatik sonuçlar doğuracağı yönünde... Yeni etiket (label) uygulaması artık köşeli parantezde etiket belirleme afacanlığımı gereksiz kılacak. Ayrıca bir çok farklı yayın ve görsel seçenek de blog kullanıcılarını mutlu edecektir.

Netice, bir süredir pek bir şey yazmadığım blog'a belki bu vesileyle bir iki satır bir şey karalama fırsatı da bulurum.

22 Kasım 2006

Sallamanın da adabı kalmadı.

Günlük okumalarımı yaparken şans eseri gözüme çarpan bir "blog-entry" den "Bedava Elektrik Üreten Makine" haberini aldım. Doğrusu sarsıldım. Meşrubat kapağından bedava ikinci sınıf futbol topu kazanamayan yurdum insanı nasıl olacaktı da elektiriği hiç enerji harcamadan üretecekti... Aklıma bir şekil geliyor de aslında; zaten memleket yıllardır elektiriği bedava kullanmıyor mu: Ana dağıtım hattına çengel atan yurdum insanı için elektrik zaten bedava!

Söz konusu haberdeki şu ifadeler çok kafa karıştırıcı:

Buluşu ’Başta Türk milleti olmak üzere tüm dünya insanlığına sunulan bir hizmet’ olarak değerlendiren Uğural, buluşu açıklamama gerekçelerini, "Bugünün bilim literatüründe buluşun açıklanması için temel teşkil edecek bilgi yok. Bu nedenle buluşun dayandığı fizik ve matematik esasları Erke tarafından uygun görülen bir zamanda bilim dünyasına sunulacak. Bu yüzden konuyu tartışmaya açmıyoruz. Kimseyi inandırma gibi bir amacımız da yok. Hatta bu buluşa inanılmaması bizi mutlu eder. Çünkü başarılması imkansıza yakın bir iş olduğunun delili. Basın toplantısında amacımız bu buluşun Türk milletine aidiyetinin tescil edilmesi" şeklinde açıkladı.

Hürriyet.com'da ilgili bağlantı

Doğrusu ben, her ne kadar enerji harcamadan enerji üretece bir sistemin varlığına inanan biri olsam da, bu sistemin adına Allah demeyi uygun bulup, sistemden aldığım mal yada hizmetin bedelini namaz kılarak ödemeye alışmış birisiyim. Yine de bütün edepsizliğimle, bu işi başarabilecek bir Allah kulu olmasını da içte içe arzu ettiğimi, yasa dışı olmayan yollarla elektriğe para vermeden gül gibi "ısınıp" gidebilidiğimi hayal ettiğimi de itiraf etmeliyim.

Ama bu haber de baştan ayağa spekülasyon değilse, spekülasyon nedir? Bir de şu taraftan bakalım:

Dikkat etsinler yalniz, CIA denen bir grup varmis, her tasin altindan cikiyormus, Ortadoguyu, Turkiye'yi her yeri karistiriyormus, sakin bu adamlarin icat ettigi makinayi calmasinlar. Sonucta Amerika'nin enerji tuketimi bizim 20 katimiz. Neyse Hurriyet de buyuk bir gazetecilik ornegi gostererek bu haberi herkesten once gecmis. Ben de Reuters'den gordum zaten, hemen ardindan Bloomberg terminalimde gozume carpti. Rus ve Suudi Arabistan borsalari bir kac dakika icinde %80 oraninda deger kaybi yasadilar. Petrolun varili 25 kurustan alici bulmuyor.
Ekonomiturk'te ilgili bağlantı
Doğrusuydu eğrisiydi derken, kelimelerin boğazımda düğüm olup kaldığı an da geldi çattı işte. Enerji harcamaksızın enerji üreten bir sistem icad ediliyor, ancak bu sistem, mucidi olan falanca kuruluş kendi uygun gördüğü zamana kadar teşhir edilmiyor; yani insalık tarihinde ikinci milad olması muhtemel bir olayın gerçekleştiği duyuruluyor ancak bu miladın mesihi çarmıha çıkarılmıyorsa...

Evet, eğer durum buysa, hepimizi Yahuda İskaryot'un Hürriyet'te yazmaya başlamasını beklemeliyiz... National Geographic'teki Yahuda İncil'i belgeselinde görmüştüm kendisini, yakışıklı adamdı da...

21 Kasım 2006

Irak'ı Türkiye'den korumak lazımmış...


1995 yılı Avrupa için bir utanç yılıdır. O yıl boyunca ayrılıkçı Sırp hükümeti, resmen vatandaşları olan müslüman Boşnak'ları planlı bir şekilde katletme eylemlerini gayri-nizami savaşa çevirmiş, dağlık bölgelerde gerçekleştirdikleri çatışmalarda direnişçi yada sivil ayırt etmeksizin nefes alan her Boşnak'ın nefesini kesmeye gayret etmişlerdir.

11 yıldır açılan toplu mezarladan güç bela çıkarılan bir kaç kemik parçası için yıllardır toplu cenaze törenleri yapılsa da, bu sembolik anma etkinliği sona erecek gibi de görünmemekte. Boşnak'lar yaralarını sarabilmiş değiller, dahası ülkedeki siyasi karışıklık, hatta karman çormanlık benim idrakımın dahi o kadar ötesindedir ki, ülkenin nasıl olup da ayakta kalabildiğini tasavvur edemiyorum.

Bütün bunlara ek olarak Batı medeniyeti (ki tek dişi kalmış canavar olduğunu yine ispatlamakta) alelacele bir "anti-muslim" propogandasına gömülmüş ve öyle hızlı bunun içine çekilmiştir ki, sayıca diğer bazı azınlık gruplarına baskın olan ve giderek de azınlık olmaktan çıkacak durumdaki Müslümanlar'ın ihtiyaçlarını gidermek yerine, AB kamuoyu Ermenilerin ihtiyaçlarını gidermeyi uygun bulmaktadır. Bu tehlikeli durum da ırken Avrupa soyuna bağlı olan müslüman Boşnak halkı tamamen büyük bir soru işareti haline getiriyor.

Benim görüşüm odur ki; 1995 Daytona Anlaşması adlı adı anlaşma kendisi sus payı olan yazılı belge aslında Müslüman Boşnakların toplu imhasına ara verilmesinden başka bir şey de değildir.

Hal böyleyken, söz konusu anlaşmanın en büyük "itibarını" alan isimlerden, meşhur ABD'li diplomat Richard Holbrooke'u bilhassa batı dünyası "peacemaker" olarak tanırken, müslümanlar arasında ona "pausemaker" gözüyle bakılmaktadır.

Şimdi ise hadise şudur: Barışçı Holbrooke, Irak savaşının en büyük "şampiyonlardan" olmayı kafasına koymuş durumda. ABD'nin Irak'taki yarı-planlı ama tam-sistematik işkence ve Arap soykırımı politikaları ve uygulamaları sanki hiç yokmuş gibi Richard amca'mız gururlu ifadelerle ve kendinden emin tavırlar takınarak "Koalisyon Güçleri"nin Irak'ın ıslah edilmesinde başarılarından söz etmekte ve bölge ülkelerinin bu "istikrarı" baltalayabilecek politikalarını eleştirmektedir.

Zâtın son yediği halt da, benim bardağımı taşırmaya yetmiştir:

Eski diplomat Richard Holbrooke, son önerisinde, Kuzey Irak’ın Türkiye tarafından işgali riskinin azaltılması için bölgeye bir NATO gücünün konuşlandırılmasını istedi. Holbrooke, böyle bir çözümün, terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’taki varlığını da dizginleyeceğini ileri sürdü

Holbrooke nasil olur da bu kadar basiretsiz bir açıklamada bulunur aklım hafsalam almıyor. Acaba benim kolaylıkla gördüğüm şu çelişkinin farkında değil mi? Irak'ı Türkiye'nin tehdidinden korumak için oluşuturulacak NATO askeri gücüne, bir NATO üyesi olarak Türkiye'nin de iştirak etmeyi talep ettiğini var sayalım. Sonuç ne olacak o zaman; Irak'ı Türklerden korumak için Irak'a Türkleri göndermek mi?Bununla birlikte, ABD sürekli dost ve müttefik ilan ettiği Türkiye'yi, "Terörist" ilan ettiği Irak'tan nasıl koruyacağına ilişkin hiç bir somut proje ve adıma imza atmazken, 2 yılda bataklığa çevirdiği Irak'ı Türkiye'den korumak için askeri müdahale yapma görevini NATO'da görmekten çekinmiyor.

Kanaatim odur ki; Irak'ın korunmaya ihtiyacı varsa (ki vardır) Türkiye'den değil ABD'den gelecek tehditlere yönelik bir ihtiyaçtır bu. Ve dâhi Türkiye, meşhuuuur 3 Mart Teskeresi ile bu konudaki görevini layıkıyla yerine getirmiş, dünya tarihinde sorumluluğunu bilen ender ülkelerden biri olmayı başarmıştır.

Bu durumda, bir üçüncü zat olan Holbrooke'a ne düştüğü bir başka spekülasyonun konusudur...



İlgili bağlantılar
»
‘Türk işgali’ne karşı ABD önlemi @ NTVMSNBC.com
» Richard Holbrooke @ Wikipedia.org (İngilizce)

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası