İnsan'da en az iki yön görüyorum. Bunlarda birisi, biyoloji biliminin konusu olarak insan, yani homo sapiens; öyle ki bu türden bir varlığın neliği hakkında şüpheye yer yoktur, onun sadece var kabul etmek ve bu gerçekliğe karşı, kaba bir deyimle, pozisyon alarak kendimizi savunmamuz icap eder.
Savunmak derken aşırıya kaçmıyorum: Evrende bir tür canlı gösterin ki varlığı yada yokluğuyla başka türden canlıların varlığı yada yokluğunu etkilemesin. Gerçi aynı durum söz konusu olan cansız varlıklar olduğundan da kimi zaman doğrulanabilir, ancak canlılara göre, hele de insana göre cansız varlıkların olumsallığı şüphe götürmez olduğundan bu kategoriyi ihmal edebiliriz.
Durum buyken, en basit bir yaşam formu bile daha karmaşık yaşam formlarının varlığı üzerinde tesire sahipken, bir çok yanıyla en karmaşık canlı olan insanın bu tesirde payına düşenin daha çok olduğunu söylemek kimseyi şaşırtmaz.
İşte bunun için, biyolojik bir varlık olarak insana karşı savunmalıyız kendimizi: O değil midir kendi yarattığı "hava sahası" kavramını ihlal ettiği için "düşman" uçaklarını düşürmekten çekinmeyen... Hayatta kalması söz konusu olunca biyolojik insanı herhangi bir yırtıcan ayırmaya yardımcı olacak olan şey nedir?
Burada devreye insandan diğer yön giriyor: İnsanın hiç bir bilimsel açıklamaya yer bırakmayacak kadar "bireysel özgünlüğü". Şu var ki biyolojik özellikleri karmaşıklaştıkça tüm canlılarda bireysel özgünlüğün belirginleştiğini, hatta en karmaşık seviyelerde bireysel olarak bile tutarlılık arz etmeyecek kadar raslantısal bir özgünlüğün görüldüğü iddia edilebilir. Bununla birlikte, tüm canlılar içinde en anlaşılmaz türü içi sosyalleşme örüntülerine sahip olan varlık insan olduğuna göre, ve henüz biyolojik açıklamalar bu duruma yeterli argümanlar sunmadığına göre, insanını ve sadece insanın bu yanını, bilim dışı bir yan, insana özgü bir yan, üstelik insan türüne genellesek bile tek tek insanlarda imaresini ancak silik olarak görebildiğimiz bir yan olarak kabul etmemiz gerekir.
Bu yan bir "bilim insan hakkında ne diyorsa, onun dışında kalan her şey" yanıdır insanın, insanın adeta bir corpus dei halidir, tüm varlıklar içinde tanrı kavramını bildiğine emin olduğumuz tek varlık insan olduğuna göre, en azından kavramsal düzeyde insan bunun yaratıcısı olarak onu vücuda getiren şey olmuştur ve belki böylece tanrı ancak bir vücut bulabilmiştir: Yine de akılda olmalı ki bu "tanrısal vücud" ne eski Yunan'daki Zeus itikatına, ne de Hristiyan düşüncesindeki "Tanrı'nın Oğlu İsa" itikatına göndermedir. Bu düşünceyi ortaya atarken ben hala insanın tanrıdan bağımsızlığını kabul ediyorum, ancak tam tersine Tanrı'nın insana bağlılığını ortaya atıyor gibiyim. Bu iddia ile varmak istediğim nokta şu: İnsan olmasaydı eğer, Tanrı diye bir varlığın var olduğundan söz etmek mümkün olacak mıydı?
Bu düşünce "ateistçe" midir? Kimilerine göre öyledir, yine de önyargılara ara vermenizi tavsiye ediyorum. Buradaki ilahi zorunluluk bir ilahi yasalılık fikrinden yola çıkmaz, yine tamamen, deyim yerindeyse, keyfidir; Tanrı'nın keyfine göredir. Gerçi böyle söyleyerek dini inancı biraz gayri ciddi bir havaya soktuğum muhakkak. Ancak çoğu zaman, özellikle Kur'an'da da gördüğümüz "Eğer Allah isteseydi her şeyi bambaşka yaratabilirdi" argümanına bütünüyle uygun. Yine de tanrıyı yaramaz bir çocuk olarak görmek isteyenler var olduğu sürece, insanın bu corpus dei yönünü ateistçe olarak görmek isteyenler de olacaktır.
Bunu düşünenlere şunu söylemeliyim, insanın Allah'a muhtaç olduğu kadar Allah'ın da insana muhtaç olduğu düşücesi yeni bir fikir olmadığı gibi, geride bıraktığımız yüzyılın insanlarını ateistliğe sürüklemek için icad edilmiş bir karşı misyonerlik tezi de değildir. Bunun da bir tür dini inanç olduğunu düşünerek hoşgörmek mümkün, bir Allah'a tapınma bunda da var ancak diğer dini itikatlara göre buradaki tanrı tek bir yönüyle biraz zayıf kalıyor.
Bizi bir açmaza sürükler bu durum, ve bu da tamamen insandaki bu iki farklı yönden çıkmaktadır. İnsanın homo sapiens yönüyle ilgili bilgi birikimimiz gün geçtikçe artıyor ancak yine de insanın kainattaki en büyük tüketici olarak yaşamasını ve kainatı sömürmesini engelleyemiyoruz. Öte yandan bazı bilgiler corpus dei yönünündeki gizleri açığa çıkardıkça, insanın ilahi yönündeki çıkmaz daha da karmaşık bir hal alıyor.
Edebiyat çağlar boyunca siyaset tarafından sakıncalı görülmüş, tarih boyunca edebiyatçılara, ozanlara muhalif damgası yapıştırılmış ve bir cadı avının nesnesi olmak zorunda bırakılmışlar. Ancak her çağın edebiyatında da, en az bir yönüyle çağının hakim düşüncesiyle münasebet görmemiz kaçınılmaz; kimi zaman onu yaratarak ve kimi zaman da yıkarak...
Bununla söylemek istediğim şey, yıllardır açıklığa kavuşması anlamında bir arpa boyundan daha fazla mesafe kat edilmemiş olan insandaki ilahi yön karmaşasına çözüm arayışı bilim ve felsefeden olduğu kadar edebiyattan da gelmiş -- en azından gelmiş gibi görünmüş. Ancak hiç sonuç alınamadığı da ortada. Edebiyatçılar genelde taraf tutmuşlar; onlardan yol göstermeleri ve tarafsız olmaları beklenirken.
Çağımızda ise edebiyat bir sektöre dönüştüğünden içimiz rahat. Bunun sebebi şu, artık sanat bir ticaret olduğu için, içinde tartışmalara doğrudan taraf olacak materyal sayısı ya çok azaldı yada değeri bakımından fakirleşti, ancak sanatın adeta günlük bir etkinliğe dönülmes (casual) ile onu dışarıdan bir gözlemci gibi izleyerek ondaki insan emarelerini bulma şansımız da arttı. Artık bir edebiyat eserinden, tıpkı gündelik bir kişi-kişi ilişkisini izlediğimizde faydalandığımız gibi faydalanmak mümkün. Edebiyatın değerini düşürürken çelişkiyi çözüme kavuşturmak adına olumlu bir gelişme olmuş kapitalizm. Hepimizi yıkıma götürmeden bir çözüm bulsak iyi olur.
Burada, bu noktada, hiç bir tarafı tutmayacak ve tutarmış görünse bile kurmaca bir tarafı tuttuğu için sahici sayılamayacak bir edebiyat türünden; Bilim/Fantastik kurgu türünden yeterli ölçüde faydalanılmadığı izlenimini taşıdığımı söylemem gerekiyor.
Bu eserlerde çoğu zaman sıkıcı derece tasvirler kullanılır, yada hiç bir şey detayıyla anlatılmayarak uydurma bir evrende, bu dünyada göremediğimiz gerçeklik koşullarındaki insan davranışları hızla birbiri ardına sıralanıverilerek bu koşulların gerçek olduklarına inanmamız amaçlanır: Büyü yapan insanlar, ışınlama cihazları, evrenin sınırlarına yapılan uzay seyahatleri, ruhlar ordusunun ülkeleri istila etmesi... Bunlar içinde bulunduğumuz evrende gerçekleşmesi söz konusu bile olmayan şeylerse de, bu eserleri okuduğumuzda bize inandırıcı gelirler, çünkü oradaki kahramanlarla yada olaylarla münasebetimizde aslında çok yakından tanıdığımız bir şeyi buluruz:
İnsanın insana özgü yönlerini, corpus dei yi.
Şimdiye kadar bu türden edebiyat, insanların zihinlerinde yada sinema perdesinde çok ışıltılı ve renkli izlenimleri bıraktığından, ticarete alet edilerek suistimal edildiyse de, derinlemesine ve amaçlı bir incelemeyle en kötü örneklerinden bilen istifade ederek çelişkimizi çözmeye çalışamız mümkün.
Dahası; tıpkı Schopenhauer'ın idealinde düşlediği gibi, tamamıyla bir trans halindeki sanatçının yarı bilinçsiz olarak kaleme alacağı bu türden eserlerin yardımıyla genişleyecek olan araştırma alanımız sayesinde çözüme ulaşmamız daha mümkün olacaktır.
Her halükarda, şimdiye kadar görmezden geldiğimiz ve çocukça bularak küçümsediğimiz fantastik/bilim kurgu türünün kurtuluş ümidimiz olduğunu, olabileceğini aklımızın bir köşesine yazmamızda fayda var.
Çok mu "wishfull-thinkin" yapıyorum? Belki, ama blog mesajıyla da olsa sesli düşünemeyeceksem, ne işe yarar ki düşünmek?
23 Kasım 2007
21 Kasım 2007
Haftanın Oyunu: Age Of Empires III: The Asian Dynasties
Bekledim bekledim, Microsoft ne vakit Age Of Empires III'ten de yağ çıkaracak dedim, beni mahçup etmediler, hiç geciktirmeden ikinci eklentiyi çıkardılar. Warcraft III oynamaktan sıkılanlar varsa, Total War'un multiplayer kısıtlığından yakınan varsa, Company Of Heroes yada World In Conflict oyunlarını bilgisayarlarınız çalıştırmıyorsa, buyurun AoE3:TAD
Ha bu arada, Empire Earth III'e de haksızlık etmemek lazım. Empire Earth serisinden nefret edenler de varsa (bakınız ben :p), AoE her zaman güzel bri alternatif.
Oyun hakkında biraz daha detaylı bilgi arayanlar, PCOyun.com'daki yazımı okuyabilirler.
Ha bu arada, Empire Earth III'e de haksızlık etmemek lazım. Empire Earth serisinden nefret edenler de varsa (bakınız ben :p), AoE her zaman güzel bri alternatif.
Oyun hakkında biraz daha detaylı bilgi arayanlar, PCOyun.com'daki yazımı okuyabilirler.
24 Eylül 2007
Haftanın Oyunu: Company Of Heroes: Opposing Fronts
bu hafta içinde, relic'in company of heroes genişleme paketi opposing fronts satışa çıkıyor. hepimiz mutlu muyuz? ben çok mutluyum doğrusu. henüz coh'ta fazla bir ilerleme kaydedemedim ama, of'nin çıkmasıyla birlikte biraz yol alacağımı umuyorum.
yukarıdaki video sizi tatmin etmediyse eğer, bir an önce torrent arama motorlarına koşunuz... zira blogdan torrent linki vermem durumunda google amca beni cızz yapabilir. yapmaz diye rahat davranmamak lazım.
relic / thq / company of heroes / opposing fronts (2007)
reyting: 4/5
yukarıdaki video sizi tatmin etmediyse eğer, bir an önce torrent arama motorlarına koşunuz... zira blogdan torrent linki vermem durumunda google amca beni cızz yapabilir. yapmaz diye rahat davranmamak lazım.
relic / thq / company of heroes / opposing fronts (2007)
reyting: 4/5
20 Eylül 2007
12 Dev adam dedik, laf yarıda kalmasın...
Önceki yazıda başlık olarak kullanınca okuyucum kıllanmasın, 12 dev adam dedim ama doğrusu ne yüzümüzü bir türlü güldüremeyen genç arkadaşlarımızı ne de kenar yönetiminde federasyona çok fazla da yüklenmek istemedim kimseye. Neden öyle olduğunu bilmiyordum, neden yüklenmek istemediğimi anlayamıyordum... Kendilerinden şampuan beklediğimiz adamlar bize sabun köpüğü bile veremeyince çok kızmam, köpürmem gerekirdi halbuki.
Olay, netivede yada klasmanda (yada istatistikte) bitmiyor ne yazık ki... Türkiye takımı, turnuva boyunca Litvanya'nın bir maçta yaptığı kadar asist yaptı ancak. 7de1 yani. Pekiyi, o takımdan Saruman'ı (Jasikevicius) çıkarınca ne oluyor... Ne olacağını söyleyeyim, bizim takım yeniyor onları... Geçen sene Japonya'da yendiğimiz gibi. Saruman olmadan olmuyor demek ki. Bu işler böyle.
Yani olay neticede değil, oynanan oyunda. Bilgisayar oyunları çıktıtan sonra herkes bir süper insan oldu ki, aman aman diyeyim ben. NBA 2007'de ters smaç basan herkes, Tanyeviç'e ana avrat gitmeye başladı. Hayatlarında tek basketbol antremanı izlememiş adamlar... Bir insaf edin.
Habertürk'teki yayında Murat Didin ve Mehmet Baturalp, Tanyeviç'i eleştirirken ne kadar üsluplarına dikkat ediyorlar... Bir de gazetelerdeki spor yazarları... Amanın diye kalıyorum. Amanın.
Bu durumda, acaba aşağıda benim saydırdığım Emre dorğusunu mu yapıyor o kol hareketiyle... Kendimizi önce el aynasında görmeden neden dev aynasına çıktığımızın cevabını bulursam Emre ikilemini de çözerim diye düşünüyorum. Ne mi demek istiyorum.
Böyle başa böyle tarak! Basketbol severlerin Batuğ abisi, durumu çok güzel anlatmış diye düşünüyorum. Kendisinden önce 3 adam sakatlanmasa All-Star'a gidemeyecek, o şartlarda gittiği maçta bile en çok 5 dakika bir süre alan Mehmet'i "ulu Memo" reklamlarında oynattın. Sürekli Nowitzki'yle karşılaştırıp durduğun Hidayet, bir Bentley araba aldı diye çocuğu görgüsüz ayı ettin. Ne olacaktı ki bu takımın alacağı derece o vakit. "Gara gaşına gurban olam İbraam, at şu karpuzları da şampuan olam" diye turnuva mı olur? "Kurban olam ayına yıldızına" diye milliyetçilik nasıl olursa, o kadar olur.
Kötü örneklerle o kadar beynimiz sulandı ki... Bir şey olması gerektiği gibi işleyince yadırgıar olduk. Cumhurbaşkanı Sezer'in makam aracı kırmızıda durduğunda, Sezer ve eşi Ankara Real markette sıraya girip beklediğinde olay oldu... Abdullah Gül köşk'e çıkar çıkmaz gazatelerde tartışma başladı: "Gül, kırmızı ışıkta duracak mı?"
Geçen hafta sanırım BJK'nin bir golü yenmiş... Buz gibi golü vermemişler... Ben hakemden daha iyi bilmem tabi, hele pozisyonu da hiç görmedim ama, saniyede karar vermek durumunda olan hakem hata da yapabilir, lafım olmaz. Rakip takımın teknik direktörü Aykut da "pozisyon goldü" deyince bizim spor medyası bu açıklamayı "Aykut'tan fair-play dersi" diye verdi...
Fair-play, adı üstünde, dürüst oyun demek. Yani oyun içinde olan şeyin adı olur fair-play. Basın toplasında olan şeye olsa olsa "dobra" denir, fair-play denmez. Aykut hoca, maç içinde yan hakeme gidip, "ben gördüm gol oldu" dese, o zaman fair-play olur; ama sorarım size bu ülkede hangi gazeteci Aykut hocanın arkasında durur da Aykut hoca takımdan kovulmaz... Çünkü, işsiz kalmamak, aç kalmamak için, kimse Aykut'a bir daha iş vermez, iki kere iki dört! Bir tek gazeteci hesap sorar mı o zaman, "Türk futbolunun en centilmen isimlerinden birinin dünyaya örnek olacak fair-play davranışı cezalandırılmamalı" diye? Türkiye'de hem de...
Fair-Play görmek isteyen, hemen alttaki haberdeki youtube videosunu iyice izlesinler...
Bu arada... Emre'nin kolu da, gerekçesi ne olursa olsun, kabul edilebilir bir davranış değildir. Herkes adaletini kendisi mi araycak bu ülkede? Hem de yeni bir anayasa hazırlanırken... Ama, biz ulusça, yasalılık nedir, anayasa düşüncesi ne demektir gibi soruları sormadık, cevaplar vermedik ki.Bundan değil mi başbakan'ın, anayasa taslağını eleştiren rektörlere "rektörler işlerine baksın" demesi... Rektör'ün işi okul kooperatif ihalesi yapmak çünkü... Tövbeler olsun!!!
Olay, netivede yada klasmanda (yada istatistikte) bitmiyor ne yazık ki... Türkiye takımı, turnuva boyunca Litvanya'nın bir maçta yaptığı kadar asist yaptı ancak. 7de1 yani. Pekiyi, o takımdan Saruman'ı (Jasikevicius) çıkarınca ne oluyor... Ne olacağını söyleyeyim, bizim takım yeniyor onları... Geçen sene Japonya'da yendiğimiz gibi. Saruman olmadan olmuyor demek ki. Bu işler böyle.
Yani olay neticede değil, oynanan oyunda. Bilgisayar oyunları çıktıtan sonra herkes bir süper insan oldu ki, aman aman diyeyim ben. NBA 2007'de ters smaç basan herkes, Tanyeviç'e ana avrat gitmeye başladı. Hayatlarında tek basketbol antremanı izlememiş adamlar... Bir insaf edin.
Habertürk'teki yayında Murat Didin ve Mehmet Baturalp, Tanyeviç'i eleştirirken ne kadar üsluplarına dikkat ediyorlar... Bir de gazetelerdeki spor yazarları... Amanın diye kalıyorum. Amanın.
Bu durumda, acaba aşağıda benim saydırdığım Emre dorğusunu mu yapıyor o kol hareketiyle... Kendimizi önce el aynasında görmeden neden dev aynasına çıktığımızın cevabını bulursam Emre ikilemini de çözerim diye düşünüyorum. Ne mi demek istiyorum.
Almanya ve Slovenya mağlubiyetlerinin ardından öyle büyük bir çöküş yaşadı ki Türkiye Basketbolu, bunu da öyle bir hezeyan ve utanç içinde ifade etti ki, sağda solda tevede gazetede, vaziyete hasbelkader şahit olan meselâ kimi Kanadalılar merakla yanındakilere sormuş olabilirler mi, Türkiye'nin basketbolda hangi yıl Dünya şampiyonu olduğunu, yahut Olimpiyat ikincisi?.. Miami Beach'te uydudan kanalları zaplarken şans eseri bir İspanya 2007 programına denk gelip mola veren basketbolsever bir Hispanik ABD vatandaşı, ola ki Türkiye Milli Takımı yöneticilerinin, oyuncularının ve basketbol gazetecilerinin demeçlerinden fırlamaca derlenmiş üç dakikalık bir potpuriyi dinlediğinde, merak edebilir mi Türkiye'nin kaç senedir Avrupa Basketbol Şampiyonası finallerine katılmakta olduğunu, şu ana dek gibi parlak sonuçlar aldığını? Bir an durmaz mı insan; bu dövünen hangi şampiyon?Batuğ Evcimen -- batug.com
http://www.batug.com/evcimen110907.htm
Böyle başa böyle tarak! Basketbol severlerin Batuğ abisi, durumu çok güzel anlatmış diye düşünüyorum. Kendisinden önce 3 adam sakatlanmasa All-Star'a gidemeyecek, o şartlarda gittiği maçta bile en çok 5 dakika bir süre alan Mehmet'i "ulu Memo" reklamlarında oynattın. Sürekli Nowitzki'yle karşılaştırıp durduğun Hidayet, bir Bentley araba aldı diye çocuğu görgüsüz ayı ettin. Ne olacaktı ki bu takımın alacağı derece o vakit. "Gara gaşına gurban olam İbraam, at şu karpuzları da şampuan olam" diye turnuva mı olur? "Kurban olam ayına yıldızına" diye milliyetçilik nasıl olursa, o kadar olur.
Kötü örneklerle o kadar beynimiz sulandı ki... Bir şey olması gerektiği gibi işleyince yadırgıar olduk. Cumhurbaşkanı Sezer'in makam aracı kırmızıda durduğunda, Sezer ve eşi Ankara Real markette sıraya girip beklediğinde olay oldu... Abdullah Gül köşk'e çıkar çıkmaz gazatelerde tartışma başladı: "Gül, kırmızı ışıkta duracak mı?"
Geçen hafta sanırım BJK'nin bir golü yenmiş... Buz gibi golü vermemişler... Ben hakemden daha iyi bilmem tabi, hele pozisyonu da hiç görmedim ama, saniyede karar vermek durumunda olan hakem hata da yapabilir, lafım olmaz. Rakip takımın teknik direktörü Aykut da "pozisyon goldü" deyince bizim spor medyası bu açıklamayı "Aykut'tan fair-play dersi" diye verdi...
Fair-play, adı üstünde, dürüst oyun demek. Yani oyun içinde olan şeyin adı olur fair-play. Basın toplasında olan şeye olsa olsa "dobra" denir, fair-play denmez. Aykut hoca, maç içinde yan hakeme gidip, "ben gördüm gol oldu" dese, o zaman fair-play olur; ama sorarım size bu ülkede hangi gazeteci Aykut hocanın arkasında durur da Aykut hoca takımdan kovulmaz... Çünkü, işsiz kalmamak, aç kalmamak için, kimse Aykut'a bir daha iş vermez, iki kere iki dört! Bir tek gazeteci hesap sorar mı o zaman, "Türk futbolunun en centilmen isimlerinden birinin dünyaya örnek olacak fair-play davranışı cezalandırılmamalı" diye? Türkiye'de hem de...
Fair-Play görmek isteyen, hemen alttaki haberdeki youtube videosunu iyice izlesinler...
Bu arada... Emre'nin kolu da, gerekçesi ne olursa olsun, kabul edilebilir bir davranış değildir. Herkes adaletini kendisi mi araycak bu ülkede? Hem de yeni bir anayasa hazırlanırken... Ama, biz ulusça, yasalılık nedir, anayasa düşüncesi ne demektir gibi soruları sormadık, cevaplar vermedik ki.Bundan değil mi başbakan'ın, anayasa taslağını eleştiren rektörlere "rektörler işlerine baksın" demesi... Rektör'ün işi okul kooperatif ihalesi yapmak çünkü... Tövbeler olsun!!!
Fair-Play dersine uyanamayanlar vs. 12 Dev Adam
Bizim milli takım, İspanya'da "sıfır çekti" ya, herkes ağzından köpük saça saça birilerine sövüyor.
Ülkemiz spor yönetiminde (basketbol takımının teknik yöneticilerini de kast ediyorum elbette ama daha çok idari anlamda spor yönetiminde...) durumun analizi yapıldı mı acaba bizimkiler sıfır çektikten sonra...
Aklıma gelmişken bu "sıfır çekme" tabirine de itirazım var; elbette başarının en belirgin ölçütü galibiyet / mağlubiyet oranı ama bu oranı veri kabul edip başarısızlığı utanç kaynağı olarak görme ve gösterme takıntısının çok derinlerde yatan bazı psikolojik sorunlara işaret ettiğini sanıyorum.
Bakın sadece kaybetmeye verdiğimiz "utanç" tepkisiyle değil; kazanmaya verdiğimiz "karakterimizi temize çekme" tepkisiyle de bu psikolojik sorunu ele veriyormuşuz gibi geliyor bana...
Hatırlayalım; basına göre geçen yıl Japonya'da "destan yazmıştık." Nasıl destansa o, 5 galibiyet 6 mağlubiyet...
Ama durum buydu, geçen seneki takım kaybederken bile, ortada keyif veren bir mücadele vardı, uğraşa didine kaybediyordu takım... Sonuç olarak ne yaptık; o performansı analiz etmek yerine "Şehit analarına armağan ettik."
Kazanma ve kaybetmenin ruhumuzun derinliklerindeki "psché"miz üzerindeki arındırı etkisiyle tuhaf bir esriklik haline geçtik... Bu arada şahadet mertebesini de ucuzlaştırarak... Ama ne gam, kazandık ya; haklıyız!
Onun yerine oyuncuların annelerine armağan etseydik, hiç olmazsa çocuklarının başarılarını sahiplenmiş olurlardı. Böyle olunca, uğraşa didine kazandıkları dereceleri de ellerinden alınmış oldu.
Leicester City ile Nottingham Forest arasında oynanan Carling Cup maçında olan hadiseyi duydunuz mu bu arada? Geçen ay ilk devreyi Forest 1-0 önde kapamışken, Leicester'lı Clive Clarke'ın kalp krizi geçirmesi üzerine maç tatil edilmiş ve tekrar oynanmasına karar verilmişti.
Buraya kadar hikayede anormal bir şey yok. Bundan sonra olan ise ilginç: Maç "kaldığı yerden oynatma" değil "tekrar etme" ile başlayacağı için skor 0-0 olacak; yani Forest'ın attığı gol boşa gidecekti. Leicester, tekrar maçının başında, rakbin gol atmasına izin vererek, oyuna 1-0 önde başlamasına, yani ilk maçtaki skora erişmesine imkan tanıdı.
Ülkemiz spor yönetiminde (basketbol takımının teknik yöneticilerini de kast ediyorum elbette ama daha çok idari anlamda spor yönetiminde...) durumun analizi yapıldı mı acaba bizimkiler sıfır çektikten sonra...
Aklıma gelmişken bu "sıfır çekme" tabirine de itirazım var; elbette başarının en belirgin ölçütü galibiyet / mağlubiyet oranı ama bu oranı veri kabul edip başarısızlığı utanç kaynağı olarak görme ve gösterme takıntısının çok derinlerde yatan bazı psikolojik sorunlara işaret ettiğini sanıyorum.
Bakın sadece kaybetmeye verdiğimiz "utanç" tepkisiyle değil; kazanmaya verdiğimiz "karakterimizi temize çekme" tepkisiyle de bu psikolojik sorunu ele veriyormuşuz gibi geliyor bana...
Hatırlayalım; basına göre geçen yıl Japonya'da "destan yazmıştık." Nasıl destansa o, 5 galibiyet 6 mağlubiyet...
Ama durum buydu, geçen seneki takım kaybederken bile, ortada keyif veren bir mücadele vardı, uğraşa didine kaybediyordu takım... Sonuç olarak ne yaptık; o performansı analiz etmek yerine "Şehit analarına armağan ettik."
Kazanma ve kaybetmenin ruhumuzun derinliklerindeki "psché"miz üzerindeki arındırı etkisiyle tuhaf bir esriklik haline geçtik... Bu arada şahadet mertebesini de ucuzlaştırarak... Ama ne gam, kazandık ya; haklıyız!
Onun yerine oyuncuların annelerine armağan etseydik, hiç olmazsa çocuklarının başarılarını sahiplenmiş olurlardı. Böyle olunca, uğraşa didine kazandıkları dereceleri de ellerinden alınmış oldu.
Leicester City ile Nottingham Forest arasında oynanan Carling Cup maçında olan hadiseyi duydunuz mu bu arada? Geçen ay ilk devreyi Forest 1-0 önde kapamışken, Leicester'lı Clive Clarke'ın kalp krizi geçirmesi üzerine maç tatil edilmiş ve tekrar oynanmasına karar verilmişti.
Buraya kadar hikayede anormal bir şey yok. Bundan sonra olan ise ilginç: Maç "kaldığı yerden oynatma" değil "tekrar etme" ile başlayacağı için skor 0-0 olacak; yani Forest'ın attığı gol boşa gidecekti. Leicester, tekrar maçının başında, rakbin gol atmasına izin vererek, oyuna 1-0 önde başlamasına, yani ilk maçtaki skora erişmesine imkan tanıdı.
Bunu da anladık diyelim, haydi oyuncular falan böyle bir iyilik yapmayı kararlaştırdılar... Forest yöneticilerinin açıklamalarını okuyalım bir de...
"Leicester'ın böyle bir jest yapmasını beklemiyorduk; çünkü ilk mçata 1-0 öndeyken; maç tekrarında skorun 0-0'a getirilmesinden ötürü kendimizi haksızlığa uğramış hissetmiyorduk..."
Bu cümleyi Türkçe'ye çevirelim: "Golümüz iptal edildiği halde haksızlığa uğradığımızı düşünmüyoruz..."
Anlamadığım şey şu... Atatürk'ün çok bilinen sözlerinden birisidir; "...sporcunun 'zeki, çevik ve ahlaklı' olanı..." Bütün okulların spor salonlarında yazar. Gerçi 2002 sonrası yaşanan bu büyük "Atatürksüzleşme" sürecinde o yazılar kaldırılmaya başlanmış olabilir; bilemiyorum.
Kurucu önderi sporda "ahlak" öğesini öne çıkarırken, yazılı basında en çok gürlen haberler şunlar oluyor:
1) "30 cm geride ofsayt çaldı, golümüz iptal edildi, hakksızlığa uğradık, mağduruz..." çirkefliği
2) "3 maç kaybeden X-takımı/Y-sporcusu gelmiş geçmiş en pespaye takım/sporcudur" çirkefliği
3) "İte kaka da olsa kazandığımıza göre kesin süperizdir; o halde bu galibiyetleri hemen onu başaranın elinden alıp milli duygu ve değerlerimize tahvil edelim" çirkefliği
Yönetici dedim ama, neyi yönettiklerini anlayamıyoruz: Son 2 uluslararası kupa finaline katılamayan futbol takımının nesini yönettiler, 6 senedir hep "bu kez madalya alırız" diye gidip sıfır çeken basket takımının nesini yönettiler, dopingli çıktığı için 2 sene ceza aldıktan sonra, hiç yarış koşmadığı halde sakatlanan ve 2007 şampuanasında köpük bile olamayan Süreyya'nın nesini yönettiler...
Çağdaşlaşmayı, "En çağdaş yöntemlerle barbarlaşma alanında yarışmak" olarak anlayan bu yöneticiler için, 18. asırda Kant'ın ortaya attığı analiz - sentez kavarmını, eleştiri kavarmını anlamalarını beklemek de benim saflığım.
Yönetici mi?
Sığırım olsa başına çoban diye koymam ben bunları...
- http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=11208326
- http://www.spor3.com/haber.php?haber_id=282962
- http://www.cnnturk.com/DUNYA/haber_detay.asp?PID=319&HID=1&haberID=392354
19 Eylül 2007
R.I.P Colin Mc"Crash"
Haberim olmasına vesile olan, Codemaster ekibinin web sitesindeki haberdi... Colin McRae, Codemaster oyun yapım şirketinin geçtiğimiz yıllarda bir seri şeklinde piyasaya sürdüğü çoğu WRC temalı yarış oyununa ismini vermiş, kendisi de projenin gelişimine bilfiil iştirak etmişti.
1990 ların genç ve çocuklarının, söz konusu otomobil yarışları olduğunda 3 ilahı vardır: Didier Auriol [ 1 ] [ 2 ], Carlos Sainz [ 1 ] [ 2 ] ve McRae [ 1 ] [ 2 ] [ 3 ]...
Colin hakkında yazılacak çok şey var, ama benim gözüme ilk çarpan şey, babamın vefatının birinci yıl dönümünde hayatını kaybetmiş olması... Bir de, geçtiğimiz yıllarda Paris - Dakar rallisine, süspansiyonları sertleştirilmiş bir Nissan Pick-Up ile katılmış olması.
Aklıma ister istemez, bir isim benzeri, Conrad McRae [ 1 ] [ 2 ] geldi. Kendisi, yıllarca Türk basketbol takımlarında görev almıştı, sokaktan getirdiği hırsıyla oynadığı bütün takımlarda taraftarın sevgilisi olmuştu, atletik yetenekleriyle de rakibin hayatını karartmıştı. EuroStars maçında topa blok koymakla yetinmeyip pota çemberine blok koyması, bu hareketi esnasında el parmağını kırması ama maça o şekilde devam etmesi, Conrad deyince akla gelen en güzel anlardan birisidir...
İki McRae'nin kaybı da dünya sporu için sarsıcı... Conrad'a da çok üzülmüştüm, Colin'e de çok üzüldüm... Genç yaşlarında aramızdan ayrılan bu iki isme de acizane saygıylarımı sunuyorum.
1990 ların genç ve çocuklarının, söz konusu otomobil yarışları olduğunda 3 ilahı vardır: Didier Auriol [ 1 ] [ 2 ], Carlos Sainz [ 1 ] [ 2 ] ve McRae [ 1 ] [ 2 ] [ 3 ]...
Colin hakkında yazılacak çok şey var, ama benim gözüme ilk çarpan şey, babamın vefatının birinci yıl dönümünde hayatını kaybetmiş olması... Bir de, geçtiğimiz yıllarda Paris - Dakar rallisine, süspansiyonları sertleştirilmiş bir Nissan Pick-Up ile katılmış olması.
Aklıma ister istemez, bir isim benzeri, Conrad McRae [ 1 ] [ 2 ] geldi. Kendisi, yıllarca Türk basketbol takımlarında görev almıştı, sokaktan getirdiği hırsıyla oynadığı bütün takımlarda taraftarın sevgilisi olmuştu, atletik yetenekleriyle de rakibin hayatını karartmıştı. EuroStars maçında topa blok koymakla yetinmeyip pota çemberine blok koyması, bu hareketi esnasında el parmağını kırması ama maça o şekilde devam etmesi, Conrad deyince akla gelen en güzel anlardan birisidir...
İki McRae'nin kaybı da dünya sporu için sarsıcı... Conrad'a da çok üzülmüştüm, Colin'e de çok üzüldüm... Genç yaşlarında aramızdan ayrılan bu iki isme de acizane saygıylarımı sunuyorum.
08 Nisan 2007
Pantolunu gösteren ütüdür... Kadını gösteren yerlere değinmek istemiyorum...
Hayatınızı zenginleştirmeye bilahare devam ederim efendim... Bugün, yıkanırken aklıma gelen bir kaç parça fikriyatı neşredeyim. Fazla vaktinizi almamak gayesindeyim. Konumuz ikili ilişkiler, mevzubahis ikilden birisinin er kişi diğerinin hatun kişi olduğu, şeren de münasip münasebetleri kast ettiğim hakikatini ısrarla ifade etmek isterim.
Er ve hatun kişilerin ilişkilerinde, sezgim odur ki, müşterek bir hayat kurulacaksa eğer elbette, erkeğin en büyük vazifesi "hayır" demektir. Hatta, erkeğin "hayır" demek haricindeki tek görevi malumualiniz kocalık vazifesini yerine getirmektir, başka da işi yoktur. Kadının işi o kadar kolay değil, bir kere ailenin bütün geçim kaynaklarından en yüksek nisbette randıman almak, herşeyi herkesin hayrına kullanmanın yolunu bulmak, komşu ve eş dosta karşı aileyi temsil etmek, varsa çocukların boklu donu dahil evdeki her bireyin kendilerine yetmedikleri her işte gerekli boşluğu doldurmak; tüm bunların yanı sıra bir çok aile için (benim ailem için öyle değildi) yemek bulaşık ve temizlik gibi ev işlerini üstelik tek başına yapmak... Saymaktan yoruldum bile.
Hakikat odur ki; bir erkeğin sadece hayır demesi kâfidir, temsil; "Bey, bu eteği giyebilir miyim?", "Annemler yemeğe çağırdılar, gider miyiz?", "Annenler yemeğe çağırdı, gidecek miyiz?", "Kardeşime para lazım, bir beşyüz verir misin?", "Eltimin kaynı kooperatife girecekmiş, 36 ayda teslim 120 ayda ödeme, biz de girelim mi?" kavlinde sorulara erkeğin derhal ve tereddütsüz vereceği "hayır" cevabı, bir kadın-erkek münasebeti için erkeğe düşen en büyük vazifedir.
Bu görevin basitmiş gibi görünmesine aldanmayın! Bedenen son derece kolay, zahmetsiz bir iş de olsa, irade olarak zayıf kimslererin altından kalkabileceği bir iş değildir "hayır" demek. Hatta çoğu kişi için de imkansızdır.
Daha ilgiye haiz bir diğer yönü ise, bir kadın erkek münasbetine başlamak için genelde erkeğin öncelikle ilanıaşk etmesinin beklendiği bu türden ilişkilerde, hatun kişinin bu ilanıaşkı reddetmesi riski her zaman er kişi için bir korku ve dâhi tereddüt unsuru olsa da, ilişkinin ilk aşamasında kolaylıkla "hayır" diyebilen kadınların ilişkinin devamında "hayır" demek işini tamamıyla erkeğe devretmesidir. Kim bilir, belki de "en zor 'hayır'ı ben söyledim, bundan sonrakileri sen söyle" demek istiyor olabilirler... Bir er kişi olarak hatunların neyi neden yaptığına dair erkekçce bazı fikirlerim olsa da bunları bütün kadın ümmetine genellememek taraftarıyım da.
Lakin, bir kadın-erkek münsabetinin başlamış olduğunu duyan çiftin yakınlarının neden iyi dileklerde bulunmak için "hayırlı olsun" dediklerini çok iyi anladığımı da seziyorum.
Seni seziyorum, benimle evetlenir misin?
Hakikat odur ki; bir erkeğin sadece hayır demesi kâfidir, temsil; "Bey, bu eteği giyebilir miyim?", "Annemler yemeğe çağırdılar, gider miyiz?", "Annenler yemeğe çağırdı, gidecek miyiz?", "Kardeşime para lazım, bir beşyüz verir misin?", "Eltimin kaynı kooperatife girecekmiş, 36 ayda teslim 120 ayda ödeme, biz de girelim mi?" kavlinde sorulara erkeğin derhal ve tereddütsüz vereceği "hayır" cevabı, bir kadın-erkek münasebeti için erkeğe düşen en büyük vazifedir.
Bu görevin basitmiş gibi görünmesine aldanmayın! Bedenen son derece kolay, zahmetsiz bir iş de olsa, irade olarak zayıf kimslererin altından kalkabileceği bir iş değildir "hayır" demek. Hatta çoğu kişi için de imkansızdır.
Daha ilgiye haiz bir diğer yönü ise, bir kadın erkek münasbetine başlamak için genelde erkeğin öncelikle ilanıaşk etmesinin beklendiği bu türden ilişkilerde, hatun kişinin bu ilanıaşkı reddetmesi riski her zaman er kişi için bir korku ve dâhi tereddüt unsuru olsa da, ilişkinin ilk aşamasında kolaylıkla "hayır" diyebilen kadınların ilişkinin devamında "hayır" demek işini tamamıyla erkeğe devretmesidir. Kim bilir, belki de "en zor 'hayır'ı ben söyledim, bundan sonrakileri sen söyle" demek istiyor olabilirler... Bir er kişi olarak hatunların neyi neden yaptığına dair erkekçce bazı fikirlerim olsa da bunları bütün kadın ümmetine genellememek taraftarıyım da.
Lakin, bir kadın-erkek münsabetinin başlamış olduğunu duyan çiftin yakınlarının neden iyi dileklerde bulunmak için "hayırlı olsun" dediklerini çok iyi anladığımı da seziyorum.
Seni seziyorum, benimle evetlenir misin?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunu Okumadan Geçmeyin
Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...
Blogun Kare Ası
-
D-Smart hafta içi her akşam House M.D. 'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. U...
-
Kadınların paylaşacak daha çok materyali var. Popodur, efenime söyliyim genital bölgedir, herkeste var. Bir çift meme de Allah'a şükür b...
-
Bu ne sıcak lan? Olm bak adamın akılını başından alır, mübalasız söylüyorum götümden ter akıyor. Evet götümden! Arkama yaslanıp film seyrede...
-
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...
