11 Ekim 2008

Carmagedon fantezisi yakın gelecekte gerçek olursa sorumlusu Stallone olabilir

Silvestır Sıtaloni'nin "iteliyin bıteliyin" olmadan önceki tıfıllık filmlerinden Death Race 2000, tuhaf bir şekilde günümüze uyarlanıyor, yeni tarz aksiyon sineması biçiminde... Sürücü koltuğunda "Transporter amca" Statham var.

Sinema hakkında yazmayı sevmem, daha çok izleyip geçmeyi tercih ederim. Sinema hakkında okumayı da sevmem aslında, çoğu zaman beklentilerimizi yükselten abartılı öngörüler yüzünden hayal kırıklığına uğrarım. Yine de bu ay, 3,90 lık cazip fiyatıyla dünyaca meşhur Empire'ın Türkiye edisyonunu göz ardı edemedim. Türlü sanatsal yorum, bol eğlenceli yazı ve onlarca film tanıtımı arasında beni en neşelendiren haber ise Death Race'in 30 sene sonra gelen devam filmi oldu.

Konu hakkında detaylı bilgiyi türlü yerden temin edebilirsiniz, ne güne durur şu güzelim google. İnternette Türkçe içerik diye kıvranan İngilizce bilir arkadaşlar bir zahmet vikipedilesinler ortamı, bana ne. Üstelik bildirgec.org sitelerinde de (sinepil.org mesela) sinema hakkında güzel Türkçe içerik bulmak mümkün. (Yoksa da git sen oluştur, internet demek imece bilgi demek) Bu yüzden bana "ne ki la bu Death Race" diye sormayın.

Bir de Carmagedon var ki, kendisini tamamen bu Death Race konseptinden çıkıp bilgisayarlarımı şenlendirmiş eğlenceli şiddet oyunu olarak tanımlayabiliriz. Oyun halini alınca takdir edersiniz ki fantezinin boyutu akıl sınırını aşmış, hayal gücü sınırını da tokatlamış. Zombileri arabanın arkasından sallanan dev gürz vasıtasıyla katlettiğiniz bir oyun... İşte kelimelerin tükendiği nokta.

Şimdi, tüm bu gerçeklerden hareketle, gençliğini oyunlara gömmüş ve 30 senelik bir filmi ilk izlediğinde de "amanın ne ilginç film lan... eneee ramboyu dövdüler lan, ehehere" şeklinde tepki veren bir insan olarak, önümüzdeki günlerde hangi filme yahut filmlere gideceğimi tahmin edemeyen var mı?

09 Ekim 2008

Turan Dursun kimdir? Kim olduğu nasıl öğrenilmez?

Turan Dursun'dan dindar/dinci (arada büyük bir anlam ayrımı vardı eskiden, artık kaldı mı?) kesim ziyadesiyle nefret eder, kabahati imamken inancını kaybetmesi...

Şimdi durum şu: Siz diyelim ki dindar bir insansınız. Bir yerlerden (nasıl olduysa artık) duydunuz bu "zındık" (!) Turan'ın adını, kimmiş, neyin nesiymiş de merak ettiniz; şöyle bir açıp göreyim "allahsız kafir" (!) neler yapmış da bir söveyim şunun ruhuna, cehennemlerde yansın işallaaaah deyiverdiniz.

Buraya kadar normal (!!!!!!)

Girdiniz internete, malum, koca arayan da girse buluyor, yemek tarifi arayan da... Siz de şansınızı denediniz ve kendisi adına açılmış www.turandursun.com adresini görüntülemeyi denediniz.

Ama süper yurdumun müthiş mi müthiş "tertemiz bir internet elbet ttnet" yetkililerinin "Türk Seddi"ne takılıverdiniz.

Tehlikeyi bilmem ama... İroninin farkında mısınız?

Durmak yok; sansüre devam !!!

20 Eylül 2008

Bizim takımın "dominosu" Fink

Spor organizasyonlarını izlemekten keyif alıyorum almasına da belli başlı bazı branşlar söz konusu olduğunda geçerli bu durum. Mücadele düzeyini umursamaksızın basketbol ve hentbol ilgimi çeken sporlar, ayrıca bir çırpıda 100 tane atlet sayacak kadar atletizm ile de ilgiliyim.

Buna rağmen, tüm dünyada en popüler etkinlik bir spor organizasyonu olan futbol, benim futbol ile alakam Football Manager 2008 ile sınırlı. Şu anda yazı yazdığım bilgisayarda 2 oyun kurulu; FM ve Etherlords II. (ki onu da Level'ın promosyonu olarak aldım, ama bazı duel ler çok zorladı itiraf etmek gerekirse)

Ekmeğini kaleminden kazanma azminde bir yurdum genci olarak, buna ilaveten haber özgürlüğü konusunda duyarlı bir kimse de olarak, yüksek tirajlı ulusal gazetelerin yanı sıra bazı düşük tirajlı gazetelerle ulaşabildiğim müddetçe yerel gazetelerden bazılarını takip eden de bir kimseyim.

Bir iki kere Fotomaç/Fanatik almışlığım var, lisedeyken bir dönem (Mirsad'ın NBA de olduğu sene) her hafta Fanatik Basket aldığım da doğrudur; bunun haricinde spor basınını tematik gazetelerden değil de günlük gazetelerin spor sayfalarından takip ediyorum.

Şu kadarını söyleyeyim: Yerelinden tiraj şampiyonuna kadar, en büyük bütçeli ve adeta düğün davetiyesi kalitesi ve hacmindeki en dandik gazetede bile ortak olan bir sayfa kolu varsa o da spor sayfasıdır.

Elbette bu gazeteler spor sayfaları konusunda kaliteli işlere imza atan, başarılı gazetecilik örnekleri veren yazılar yazan sayfalar değil. Ortaklıkları sayfaların berbatlığından geliyor. Hatta şu kadarını söyleyeyim, yerel gazetelerin spor sayfaları ulusal gazetelere en hafif tabirle 5 basar.

Günlük gazeteler içinde en derli toplu yorum ve analizleri verdiğine inandığım Radikal. Diğer gazetelerin spor sayfaları şişirme yazılarla dolu. Bununla birlikte spor haberleri için başat kaynağım daima internet, daha sonra da televizyondaki haber kanalları. Size de spor haberleri ve yazıları için bu mecraları değerlendirmenizi öneririm.

Not: Basın özgürlüğü konusunda yazmıyorsun diyorsunuz. Alın size basın eleştirisi yazısı. Spor sayfasında bile şişirme yazılar yazılıyor, hiç bir şeyin ciddiyeti yok, ben neyi neresinden tutup basın özgürlüğü yazayım size. İnsaf edin ama siz de...

16 Ocak 2008

Web 2.0 bir ortam olarak ekşi sözlük ve "Türk internet okur yazarı en asil duyguların insanıdır"















Benim ekşi sözlük yazarlığım yok. Kayıtlı okur da değilim. Ekşi'de olmadığı gibi onun klonu olan başka sözlüklerde de kaydım kuydum yok. Wikipedia'da tek satır yorum bile yazmadım. Kimsenin derdine de derman olmadım bilgi paylaşım forumlarında.

İnternet, herkesin içeriğine katkıda bulunduğu kocaman bir otobanmış. Öyleyse öyle, ben interneti şimdiye kadar sadece film/dizi/müzik indirmek, oyun oynamak için kullandım, bir de arkadaşlarımla iletişimi koparmamak için. Zerre umrumda değil Web 2.0 nereye, TTNet Müzik kimdir, google versus yahoo, facebook olsun çamurdan olsun... ADSL hızları arttığı ve ben aradığım her türlü film/dizi/müzik/oyun ile ilgili download bağlantılarına çabucak ulaşıp yükleme işini derhal yaptığım müddetçe, bana faydası dokunmayan köyün imamına duhul ederim. Düsturum budur.

Gerçekten de, son 1MBit arttırımından sonra internet çok keyifli bir download mecrası oldu benim için, ama ed2k ağlarından aldığım düşük bağlantı performans bu aralarda canımı sıkıyor. Ne diyelim, ucuz etin yahnisi... (Ucuz demişken, verdiğim para anlamında değil, ISS'min bana verdiği hizmetin dandikliği anlamında... yoksa iflahıma tecavüz etti Türk Telekom)

Kısaca demem şu ki, internet dünyanın en büyük korsanlıklar alemidir, ben de bu alemde en terbiyeli korsanlardan biriyim. Animeler, diziler, isteyene CD/DVD ye yazarak da veririm, tek kuruş da istemem. Özgür yazılımın, ücretsiz programların da hastasıyım.

Pekiyi, madem öyle, bu başlık ne?












Bugün, kanımca ekşi sözlük moderatörlerinden birisi, artık kendisine nasıl eleştiriler geldiyse, formatsiz sözlük diye bir Web 2.0 uygulamasını 1 saat sürüyle harekete geçirdi. Bu 1 saatlik sürede ekşi sözlük yazarı olan olmayan herkes deliler gibi küfür ederken sitenin görselleri ve işleme prensibi de ekşi sözlüğe benzediğinden, katılımcılar çabucak uyum sağladılar ve sitenin içeriği çok eğlenceli bir hale geliverdi.

Bence, internet üzerinden yapılan işlemler, e-devlet, e-imza gibi her türlü "hayatımızı kolaylaştıran işlemler"e bir standart getirilip bunun haricinde her türlü uygulama standart dışı tutularak internet bir suç işleme mecrası olmaktan çıkarılmalı. Bilişim suçları demek, bilgisayar teknolojisiyle birisinin kredi kartı bilgilerini çalmak olmalı, yoksa başkbakana sövmek değil.

Özgürlüklerden bahseden dünya patronları (bkz george w bush) ve ülkeye demokratik bir türban açılımı getirmeye and içmiş kasımpaşalılar (bkz recep tayyip erdoğan) efendiler bu konuda üstlerine düşeni yaparlar mı pekiyi...

Ben cevap vereyim: Asla...

Bu durmda bize de, sanırsam, bok yemek düşer...

Birimiz hepimiz, hepimiz kimiz?

Gazeteci Hrant Dink, ırken Ermeni olduğu için öldürüleli önümüzdeki günlerde 1 yıl olacak. Bu süre zarfında gördük ki, vatansever gençleri haplayarak en berbat cinayetlere azmettirmek mümkünmüş. Demek ki vatanseverlik, sizin yada benim gibi, ülkesine hizmet etmek için ahlakı ve adabıyla çalışanların, terbiyeli çocukların tekelinde değilmiş, cinayet işleyecek kadar bu hayatla ilişkisi olmayan ergenlerin de içine girebildiği bir alanmış... Yaşasın, artık biz de katillerle aynı saftayız.


Rüştünü ispatlamamış katiller ne kadar kurbansa, öldürülen Hrant Dink de o kadar kurbandı. Meleklerden katil yaratanlar, gazetecilerden vatan haini, eşcinsel modacılardan muhafazakar yada manken eskisi oyunculardan hedonist de yaratabiliyorlardı. Yine de her zaman şu aklımızdaydı ki kimi ölüler bizim en yakınımızdayken, etrafımızdaki yaşayanlar aslında birer ölüden farksızdı. "Yaşayanlardan bir çoğu ölümü hak eder, ve ölenlerin bir çoğu da yaşamayı... Pekiyi onlara yaşama hakkı verebilir misiniz?"


Bu grilere yer olmayan dünyanın neresindeyiz. Ölen Hrant Dink'in ardından bütün ülkeyi "Hepimiz Hrant'ız" ve "Hepimiz Mehmet'iz" diye bölenlerin eline bu son bir senede ne geçti. Berlin'in doğusunda bitmeyen bir oyun oynanıyordu ya, bitiverdi sanki, öyle mi? PKK dağdan indi, Milli takım İtalya'ya gol oldu yağdı, Türk filmleri Oscar, Türk fahişeleri de altın vibratör ödülü kazandı, öyle mi?


Hayatı bu hale siz getirdiniz, ben değil: Ya dışındasındır çemberin, yada içinde yer alacaksın. Ya sev, yabada du! Ülkene, milletine bir faydan olup olmaması kimin umrunda. Penise sürülecek aklın, altın gününde pişecek keke konulacak şekerin, gazete okuyacak kelime bilgin, belgesel seyredecek entellektüel birikimin, kime ne? Seviyor musun bu ülkeyi? Kap gel Milli takım formasını... Haaa, avrupa maçında Türk takımı gol attı diye sevinmiyor musun? O zaman, vatan hainisin, akıllı ol. Hareket yapma, hareketin kralını gösterirler.


Yine de, ben Hrant da değilim, ben Mehmet de değilim. İkisinin arasında bir dünya kurulsun artık, ve hepimiz de kendimiz olalım. Yeni koşullarda yeni bir dünya kurulsun ve o dünyada Türkiye de yerini alsın.


Ama ille de birisi olacaksak eğer, kendimiz değil de bir başkası olacaksak eğer... Ben yine Ocak ayında bir suikaste kurban giden başka bir gazeteci olmayı, Hrant olmaya da Mehmet olmaya da tercih ederim:


Ben Atatürkçüyüm, ben Cumhuriyetçiyim. Ben Laik im. Ben Anti-emperyalistim. Ben bağımsız Türkiye'den yanayım. Ben yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım.

Öyleyse vurun, parçalayın beni.

Her parçamdan benim gibiler, beni aşacaklar çıkacaktır.

03 Ocak 2008

Her şeyin sorumlusu sensin Wikipedia (!!!)

İnternetteki Türkçe içerik o kadar kısıtlı ki, çoğu zaman anadili İngilizce olanları çok kıskanıyorum. Belki de biraz da bu yüzden internet projelerine bulaşıyorumdur, kim bilir? Kanımca internet büyük bir "köy çeşmesi" gibi işliyor, üstelik bunu daha da taçlandıran Web 2.0 denen konseptle hazırlanan internet siteleri de bilgi paylaşma işini imeceye çeviriyor.

Siz de, hepiniz, her biriniz, bu dev imece etkinliğine katılabilirsiniz. Şimdi yazmaya başlayarak hem de...

Daha önce bir çok internet projesinde yer aldım, buradan isim vermeme gerek yok, yan taraftaki menüde çoğunun linki mevcut. Bilgi paylaşımı için insanlık hiç bu kadar büyük bir olanağa sahip olmamıştı ancak daha önce hiç bir insan da bu kadar büyük bir teknolojik gelişmeyi gerksiz yere israf ederek suistimal etmemişti herhalde. Düşünsenize, Asur ve Babil kralları kim kimin vassalı olacak diye savaşa tutuşmuşken, Hitit kralı elindeki çok kıymetli demir rezervlerini israf ediyor... Savaşın yönü değişiverirdi herhalde.



Yalnız bir de şu boyutu var işin. Köy çeşmesinde haberler taşınırken dedikodu da taşınabilir. İmece işini yaparken bunu da göz önünde bulundurmakta fayda var. Bunun sorumlusu kimse değil aslında, sadece dedikoduyu yapandır. Ve özgür olduğu söylenen bir dünyada dedikodu yapmak da özgür olmalıdır.

Gerçi ben herkesle her ortamda özgürlük nedir tarışmaya hazırım, haydi televizyona çıkalım. Ama işi o boyuta dökmeye gerek yok, bloglarımız var değil mi... O şekilde de tartışabiliriz. Bir tartışma başlarsa ne güzel olur...


Asıl varmak istediğim nokta şu. Kimi yabancı kökenli bilgi paylaşım sitelerinde zaman zaman taraflı/yanlı yada kastılı olarak çarpıtılmış haberlerin yayınlandığını görmeniz olası. Örneğin uluslarası bir ortak ansiklopedi projesi olan Wikipedia'da Ermeni Soykırımı İddialarına ilişkin, ülkemizi tedirgin edecek bazı maddeler yazılıyor.

Şuraya varmak istiyorum: Yazılabilir. Bunun kimseye zararı yoktur. Bugün onlar oraya öyle yazar, sonra başka türlü de yazarlar... Bu alt tarafı bir internet sitesi içeriğidir, bilimsel referans yada resmi bir siyasi yorum değil. Bu yazılı olanlara kızıp köpürmek çok gereksiz. Dahası, bunlardan dolayı internet sitelerine erişimi yasaklamak, yada bu tür içerikler barındıran siteleri boykot etmek de sonuçsuz kalacak eylemlerdir.


Neyse, istediğim dinamiklikte bir yazı yazamadım ama bu aralarda fiziksel olarak çok yorgun ve duygusal anlamda da fazlasıyla ölü olduğum için, sizin benim neyi anlatmak isteiğimi anladığınıza olan güvenimle yazıma burada son veriyorum. Verdim.

Not: Yorum yazın lan yazılarıma... götüm çıkıyo size yazı yazıcam diye.. hırbolar....

10 Aralık 2007

Sözlerini bilmediğim halde söylediğim şarkılar

Sessizlik bazen şarkı söylememekten olur bazen de yeni doğan güne söylenecek şarkının olmamasından

Gece çöktükten sonra çaresizsiniz: Elinizde yalnızlıktan başka bir şey kalmaz. Bir iki ses daha duyulur, sonra bir bakmışsınız onlar da kesilmiş. İşte o an bir korku kaplar içinizi, o korku hiçlikten çıkan bir korku mudur, bırakalım bunu Heidegger konuşsun, ama çok iyi bilirsiniz ki, ne kadar basit ve yalın bir adam olursanız olun sizin de bir vasiyetiniz vardır öldükten sonraki dünyayı biçimlendirmek için. Ve her ne kadar yaşarken dünyayı değiştirmekten aciz olduğumuz halde birilerine bir vasiyet bırakıp arkamızdan bizim beceriksizliklerimizi kapatmalarını istiyorsak da, bu bizim kibirimiz değil kusurumuzdandır -- Değil mi ki faniyiz, insanız; o halde yerle bir etmeliyiz kendimizi. Neticede kimseye kendi cenaze törenine iştirak etmek nasip olmayacak, o zaman hayatın kendisini kabir azabına çevirerek başlayalım işe...

Ne dersiniz, hoş olmaz mı?

Yarın yada başka bir gün, sabah erkenden kalkıp işe / okula / sevgilinizin yanına gideceksiniz. Gittiğiniz yerdeki insanlar elbette sizin en az bir özelliğinizi beğenmeyecekler. Gül kokan ananız bile "yemek yedikten sonra bulaşıkları yıkamamazlık etme, e mi oğlum?" diye nasihat vermiyor mu size....

Kendinizde beğendiğiniz bir çok özelliği başkalarının beğenmediğini fark edeceksiniz. Prensipleri olan adama acıyan filozof gibi, ben de tercihler yapan adama acıyorum işte: Senin sokakta attığın adım bile, başkalarının adımlarının yanıda "sürünerek ilerlemek" gibi kalıyor.

Sen zavallı kaybeden, üstüne ne giysen, saçına hangi jöleyi sürsen, koltukaltına hangi parfümü sıkarsan sık, sen ezilmiş yitik, sen asla onların beğenisine nail olamazsın.

İşte bu idraktır bizi vasiyetlere sığınmaya iten.

Bu dünyada ne yaparsak yapalım, dünyanın inadı inattır, kıçı da iki kanattır. Seni asla sevmez. Sen günahkarsındır daha doğuşunda, gerçekten de dünyadaki insanların yarısına tekabül eden bir nüfus, günahlarından arınmak için daha doğduklarında meshedilerek yıkanıyorlar. Sen onların arasına karışıyorsun işte, dini akidende meshile vaftiz edilmek olmasa da kusurlu ve günahlı kabul ediliyorsun.

Toplumun ne dışına atılıyorsun bütün bütün, ne de istediğin adam olabiliyorsun.

Seni seven arkadaşlarına gerektiği gibi ilgi gösteremiyorsun. İstemeden onlardan uzaklaşıyorsun, kendini haklı çıkaracak bahaneler de buluyorsun bu ayrılıklar için. Ya da bazen arkadaşlarından birini biraz fazla sevdiğini sandığın için, onun sevme dediği birini sen de sevmiyorsun, ne büyük kişiliksizlik.

İtiraf et, ben de bunu yaptım, öyleyse sen de yapmışsındır. Ben, sevgi dolu benken, üç kuşaktır aile namı "hoşgör" olan benken bunu yaptıysam, sen kim bilir ne pisliklere batmışsındır. Günahkarsın, zavallısın, aşağsın, bayağısın !!!

Oysa senin sevmekten ödün verdiklerin kimi zaman seni gerçekten sevmiş de olabilirler. Bunu anladığında, bunu fark ettiğinde yıkılırsın işte --- ben yıkıldıysam sen de yıkılırsın.

Hayatta kimse seni olduğun gibi, bütünlüğünde sevmemişken, en çok onlar sana tahammül edebilmiş, en çok onlar seni gerçeğe en yakın nisbette sevmiştir. Sen tam hödük olduğun için anlayamazsın, anladığın zaman kendine itiraf edemezsin zaten. Sen onları görmezden gelirsin, sonun da terkedersin.

(Terk edişler kimi zaman sevgisizlikten, kimi zaman aşırı sevgiden olur. Benimkisi hiç birisiydi, ben başka insanları terk edebilmek için beni seven insanları da terk ettim. İşin kötü tarafı, asıl terk etmek istediklerimden ayırlabilmek için, beni sevenleri de rahatça bırakıp gidebilmem gerektiğinden, kendimi onların beni sevmiyor olabileceklerine inandırdım. Gerçi, ben bütün bu duygusal süreçlerden geçerken iyice ortaya çıktı ki, ben duyguları üstünde çok düşünen, çok kafa patlatan bir geri zekalayım, o adamlar da diskolarda meyve kokteyli içerek sarhoş oldukları eğlence gecelerinin fotoğraflarını facebook'a koyuyorlar. Ancak sonuç şu: Ben her şeyi kafamda kuruyor, sevmek yada sevmemek üstüne kesin sınırlar belirleyip ölesiye ve öldüresi katı pozisyonlar alırken, insanlar seviyor, sevişiyor, koklaşıyor, neticede ben herkese her zaman sevgi dolu olduğumu söylüyorum ancak bu sevgiyi yöneletecek bir sevgi nesnesi bulmaya geldiğinde iş, orada biraz kısa devre oluyorum. İşte benim sevgi dolu olduğum argümanı da bu yüzden koca bir palavra oluyor.)

Terk ettiklerin neticede seni severler yada sevmezler. Bunu asla bilemezsin. Yine de tek bildiğin şudur: Seni bu dünyada anan bile olduğun gibi sevmezken, dostların / sevgililerin bile aslında sana en çok tahammül edebilirken, seni olduğun gibi seven tek bir yer vardır. O da seni olduğun gibi yaratandır.

Yaradandır.

Seni bir tek Tanrı olduğun gibi sever. Günahları aslında ona karşı değil,, dünyaya karşı işlersin - Ve günahkar olmaktan başka alternatifin yok gibidir de. Sen seni asıl sevene dönebilmek, kusursuzca dönebilmek için uğraşır didinirsin, ve işte onun için bu kadar önemlidir öldükten sonra dünyanın ne halde olacağıyla ilgilenmek.

İşte bunun için önemlidir birilerine miras bırakmak.

Hayat boyu yaptığın bütün o şeyler, sadece hayatını sürdürebilmek içindir, çile içinde çiledir hepsi. Oysa bir tek mirasındır seni sen yapan ve milyonlarca yıl geçse bile yeni kuşaklara kendini anlatabileceğin yok.

Bugün bir kadının sevgisini ve güvenini kazanamazsın, hatta sana tahammül etmesini bile sağlayamazsın. Çok istediğin işi alamazsın. Yılda 2 hafta tatil hakkında dilediğin gibi dinlenemez, haftasonları arkadaşlarına vaad ettiğin kadar eğlenemezsin.

Ama ölünce öyle bir vasiyet bırakmalısındır ki, ne kadar eğilip bükülürse bükülsün seni anlatabilmelidir insanlara ve dünyaya.

İşte bunun içindir yaşamak, göğüs gerdiğimiz çileler, içinde sudan çıkmış balık gibi koşturduğumuz hayat mücadelesi bunun içindir: En büyük ve en anlamlı vasiyeyi bırakabilmek için. Çünkü ölünce zaten seni seven varlığa nihayet kavuşacaksındır. Ama arkada bıraktığın bu dünya da seni olduğun gibi bir zavallı saymamalıdır.

Benim dinden, kültürden, hayattan, aşktan, siyasetten, memleketten... Kısaca dünyadan anladığım da sadece budur. Belki de bu, şimdiye kadar ki en "elle tutulur" gündelik hayat teorimdir.

Doğruluğunu sınama şansı ise sizin elinizde.

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası