Tüzük o1: Türkiye'de genel geçer siyaset yapma üslubunun dışına çıkıp evrensel barış ve kardeşlik argümanlarını benimseyerek siyaset yapılabileceğini sananlara "Smiley" denir.
Tüzük o2: Smiley'lerin ortak özellikleri; hemen her şeye iyimser bir perspektiften bakmaları, daimi tebessümleri, kötülüklerin arkasında bile iyilik aramaları, ayrıca çok güzel "Liseli kızların spor çantalarının arkasına yapıştırdığı etiket/metal rozet olma" yatkınlıklarıdır.
Tüzük o3: Türkiye'de gülene "Karı gibi gülme lan" denir. Ağlayana da zaten "Erkek adam ağlar mı" denir. Demek ki Türkiye'de erkekler hislerini gösteremezler. Hissizdirler. Sokayım Türkiye'deki erkeklere.
Tüzük o4: Türkiye'deki erkeklerin çoğu basbayağı askere gitme hususuna "Yussuf yussuf" çekseler de, nedense hepsi sanki tek korkan benmişim gibi davranmaktadır. (İpnesiniz lan!)
Tüzük 05: İyimserliğin ve vurdumduymazlığın şampiyonu olan Smiley aslında en büyük evrensel barış simgesidir ve özellikle de Latin Alfabesi kullanan ülkelerde hızla günlük dile karışan internet/yazışma kültürünün etkisiyle varlığını hisstermekte ve gücünü arttırmaktadır. Smiley'ler birleşse tek başına iktidar olur olmasına ama sorun çözmeye falan da yanaşmaz hergeleler.
Tüzük o6: İş bu tüzük, parti kurulamadığı anda kendi kendisini imha edecektir.
30 Eylül 2010
Oğlanla kız
- Haksızlık bu, senin beni sevdiğini söylemen haksızlık!
- Neden haksızlık olsun? Sen de beni sevmiyor musun?
- Ama iş sevmek olduğunda sen arsızsın! Çok seviyorsun sen, her şeyi, herkesi seviyorsun. Sevginin bu kadarı mümkün değil, samimiyetsiz!
- Beni samimiyetsiz olmakla mı suçluyorsun yani? Gerçekten sevmiyor muyum seni?
- Sen sevgi denen duyguyu diğer duygularından ayıramıyorsun belki de... Herhangi bir duygu senin için sevgi oluyor.
- Ama neden öyle olsun. Gerçekten seviyor, sevmeyi istiyor olamaz mıyım? Ya da seni de seviyor olmam çok mu imkansız?
- Öyle değil. Hayatına baksana: Seni seven bir ailen, arkadaşların, akrabaların var... Sana hayran olan yüzlerce insan var, komşuların bile seviyor seni. Hele köpeklerin! Nefret ediyorum o köpeklerin bile seni sevmesinden. Onlar köpek, sadece sadakati bilmeleri gerek ama seni seviyorlar! Haksızlık bu, çünkü ben hayatımda bu kadar sevgiyi hiç görmedim. Buna rağmen seni seviyorum! Şimdi sen beni sevdiğini söyleyince kendimi nasıl hissetmeliyim, sevgiye doymuş birinin beni sevmesine nasıl sevineyim?
- Tamamen yanılıyorsun. Ailem, arkadaşlarım, köpeklerim... Hepsi beni seviyor, ben de onları seviyorum. Ama sen... Sen beni sevmesen de ben seni seviyorum. Çünkü o kadar gereksiz ve vıcık vıcık olmuş sevginin içinde, ben aslında seni sevmeye muhtacım. Sevgiye açlığım hiç bitmediği için herkesi ve her şeyi sevdim ama yine de doymadım. Oysa bir tek seni sevmek tatmin ediyor beni.
- ...
- Buna rağmen çekip gidecek ve beni sevsen bile sevgimi kabul etmeyeceksen sen bilirsin.
- Saçma bu, söylediklerin gerçek olamaz. Bunlar da samimiyetsiz. Sadece güzel konuşuyorsun ama samimiyeti hissettirmiyorsun.
- Olabilir, belki de haklısındır. Belki ben sevgi arsızıyımdır, belki sevgi şımarığıyımdır. Yine de bütün bütün samimiyetsiz olduğumu göstermez ki bu?
- Sen... Sen hayatta her şeyi bırakıp gittin. Hiç bir işte 4 aydan uzun çalışmadın. İlk zorlukla karşılaştığında hobilerine bile sırt çevirdin. Sanatından, müziğinden ve yazarlığından da vazgeçtin, sırf tatmin olamıyorsun diye. Benden de vazgeçmeyeceğini nereden bileceğim.
- Bilemeyeceksin. Ve bana hiç bir zaman güvenemeyeceksin.
- Bu şartlar altında seninle nasıl beraber olurum.
- Ama bu şartlar herkes için geçerli, sadece benim için değil. Herkes daima yanında olup seni seveceğini taahüt ederek bir ilişkiye başlar. Oysa çoğu zaman, konu sevmek olduğunda, herkes kolay kolay sevgisine sahip çıktığını geçmiş tecrübeleriyle ispatlayamaz. Eski sevgilerden referans bulamaz kendisine... Ama benim öyle güçlü bir sevgi geçmişim var ki, bana güvenmiyorsan bile ona güvenmelisin.
- Bırakıp gitmemene, sevmekten vazgeçmemene yeterli midir daha önce sevdiklerin?
- Değildir. Ama başka kim sana bu kadar çok sevgi vaat edip, "Sevdiklerim seveceklerimin teminatıdır" diyebilir.
- ...
- Yine de gidiyorsan, durma. Çünkü kararsızlığın sevgimi değil ama hayranlığımı azaltıyor sana.
Not: Devamı gelebilir...
- Neden haksızlık olsun? Sen de beni sevmiyor musun?
- Ama iş sevmek olduğunda sen arsızsın! Çok seviyorsun sen, her şeyi, herkesi seviyorsun. Sevginin bu kadarı mümkün değil, samimiyetsiz!
- Beni samimiyetsiz olmakla mı suçluyorsun yani? Gerçekten sevmiyor muyum seni?
- Sen sevgi denen duyguyu diğer duygularından ayıramıyorsun belki de... Herhangi bir duygu senin için sevgi oluyor.
- Ama neden öyle olsun. Gerçekten seviyor, sevmeyi istiyor olamaz mıyım? Ya da seni de seviyor olmam çok mu imkansız?
- Öyle değil. Hayatına baksana: Seni seven bir ailen, arkadaşların, akrabaların var... Sana hayran olan yüzlerce insan var, komşuların bile seviyor seni. Hele köpeklerin! Nefret ediyorum o köpeklerin bile seni sevmesinden. Onlar köpek, sadece sadakati bilmeleri gerek ama seni seviyorlar! Haksızlık bu, çünkü ben hayatımda bu kadar sevgiyi hiç görmedim. Buna rağmen seni seviyorum! Şimdi sen beni sevdiğini söyleyince kendimi nasıl hissetmeliyim, sevgiye doymuş birinin beni sevmesine nasıl sevineyim?
- Tamamen yanılıyorsun. Ailem, arkadaşlarım, köpeklerim... Hepsi beni seviyor, ben de onları seviyorum. Ama sen... Sen beni sevmesen de ben seni seviyorum. Çünkü o kadar gereksiz ve vıcık vıcık olmuş sevginin içinde, ben aslında seni sevmeye muhtacım. Sevgiye açlığım hiç bitmediği için herkesi ve her şeyi sevdim ama yine de doymadım. Oysa bir tek seni sevmek tatmin ediyor beni.
- ...
- Buna rağmen çekip gidecek ve beni sevsen bile sevgimi kabul etmeyeceksen sen bilirsin.
- Saçma bu, söylediklerin gerçek olamaz. Bunlar da samimiyetsiz. Sadece güzel konuşuyorsun ama samimiyeti hissettirmiyorsun.
- Olabilir, belki de haklısındır. Belki ben sevgi arsızıyımdır, belki sevgi şımarığıyımdır. Yine de bütün bütün samimiyetsiz olduğumu göstermez ki bu?
- Sen... Sen hayatta her şeyi bırakıp gittin. Hiç bir işte 4 aydan uzun çalışmadın. İlk zorlukla karşılaştığında hobilerine bile sırt çevirdin. Sanatından, müziğinden ve yazarlığından da vazgeçtin, sırf tatmin olamıyorsun diye. Benden de vazgeçmeyeceğini nereden bileceğim.
- Bilemeyeceksin. Ve bana hiç bir zaman güvenemeyeceksin.
- Bu şartlar altında seninle nasıl beraber olurum.
- Ama bu şartlar herkes için geçerli, sadece benim için değil. Herkes daima yanında olup seni seveceğini taahüt ederek bir ilişkiye başlar. Oysa çoğu zaman, konu sevmek olduğunda, herkes kolay kolay sevgisine sahip çıktığını geçmiş tecrübeleriyle ispatlayamaz. Eski sevgilerden referans bulamaz kendisine... Ama benim öyle güçlü bir sevgi geçmişim var ki, bana güvenmiyorsan bile ona güvenmelisin.
- Bırakıp gitmemene, sevmekten vazgeçmemene yeterli midir daha önce sevdiklerin?
- Değildir. Ama başka kim sana bu kadar çok sevgi vaat edip, "Sevdiklerim seveceklerimin teminatıdır" diyebilir.
- ...
- Yine de gidiyorsan, durma. Çünkü kararsızlığın sevgimi değil ama hayranlığımı azaltıyor sana.
Not: Devamı gelebilir...
28 Eylül 2010
Yazmanın engellenmesi üzerine 5 aksiyom
Aksiyom o1: Defalarca yazdım, işin ilmine haiz olduğum halde yeni medyayla * aram iyi değil. Web 2.0'ın bilgi çöplüğünde interneti eğlence amaçlı kullanarak kendi en büyük icadımıza haksızlık ediyoruz. Ama yine de yazmadan duramadığım ve yazacak başka mecra bulamadığım için blog yazmaya devam ediyorum.
Aksiyom o2: İyi bir yazar, ister istemez yazacaktır. Yazma dürtüsünün önüne geçilemez. Durdurulamayan bu ihtiyacın dizginlenmesi ve dingin hale getirilmesi kimi zaman zorunluluktur. Bir insan, çoğu zaman saçma sapan şeyler düşünür. Bu da yetmezmiş gibi çoğu insan da iyi yazamaz. Onun için yazılanlar olması gerekenden de saçma olabilmektedir.
Aksiyom o3: Ben iyi bir yazarım! Bakın, eli kalem tutan olmakla ekmeğini kalemden kazanan arasında bir fark vardır elbet. Ama ekmeği kalemden gelmiyor diye, benim para kazanan bir yazardan daha az yazar olduğum söylenemez. Daha kötü olduğum da... Yiğit Bulut ne kadar gazeteciyse o kadar gazeteciyim, İclal Aydın ne kadar edebiyatçıysa o kadar edebiyatçıyım. Hatta düşünüyorum da, Yiğit de İclal de benim götümü yesin.
Aksiyom o4: Yazmamın önüne geçilemeyeğine göre, yazdıklarımın önünü ben almalıyım. Yoksa saçma sapan yazabilirim. Bugüne kadar saçmalamamış olmam rastlantı eseridir.
Aksiyom o5: Yazıya başlatan ruh halinin içine sıçma konusunda uzman olan kişiye "Anne" denir. "Anne" kişisinin sizden gün içinde isteyebileceği şeylerin listesini bir kağıda okunaklı biçimde yazarak çalışma odanızın duvarına asarsanız kritik durumlarda rahat edersiniz. Yine de "Anne"nin öğlen saatinde odanıza gelip "İdris ustaya gidip shingle'ları soralım, camcılara gidelim çerçeve bakalım, bankayı ara kartına şifre al, yok en iyisi şehre gidelim de hem saçını da keseceksin ya zaten" diye vık vıklayarak bütün "Mood"u sikmesi sık raslanan bir durumdur.
20 Eylül 2010
Senin tribin kime, Hürriyet? *** SON DAKIKA
Haber metninde niye doğru yazdın da başlığı sıçtın, ey editör? (kaynak: http://bit.ly/9WyvXk)
SON DAKİKA: Az önce düzelttiler, yanlış hali sadece bende var :)
*
* *
19 Eylül 2010
Liberalcilik heveslileri yalan söylerken susmayı kabullenemem!
Biliyorsunuz, her ay bir kere yazmaktan vazgeçtiğimi söylüyorum. En son 2-3 gün önce söyledim. Böyle hissettirenler utansın, ama utanmıyorlar ki... Ama haklı olduğum taraflar yok değil. Başıma hep bir şey geldi. Hapislerde çürümedim gerçi ama sağduyunun sesini duymak isteyenler davullu zurnalı eğlencelerle sesimizi bastırırken, gerçek YAVŞAKLIĞI yerinde görüp yaşamanın haklı "gururunu" tebessümle kabul ettim ben de.
Kalem ehlinin ekmeğini kalemden kazanması, riyakar ve sermaye-muhibi bir entelijansiyanın olduğu ülkemizde, sadece fantezidir. Arabeskin YAVŞAK olduğunu söyleyen Fazıl Say, aslında fantastik medyanın YAVŞAKLIĞINI dile getirmeye çalıştı herhalde. Zira kalıbımı basarım, evrendeki bütün yavşaklar dile gelseler ve kendilerine "Plaza köşecilerinin herhangi birinin kafasında bite dönüşmek ister misiniz?" diye sorulsa kusup küfür ederlerdi!
Bana bu satırları yazdıran son plaza kahramanı da Emre Aköz oldu. Daha önce genç hanımının Türkçe yerine Uydurukça adında olduğunu tahmin ettiğim bir lisan kullandığı muhteşem RADİKALLİKTEKİ yazılarını da sizlerle paylaşmıştım. Bir patron gazetesinden başka patron gazetesine salvo / selam, şahane hayatlar süren bu insanların, sırf hakim siyaset anlayışına eklemlenmek istedikleri için bile eleştirilmeleri gerektiği aşikar. Ancak aymazlık olarak kabul edilemeyecek bir yalan neşriyata dahil olmak, Emre beyefediyi mahkemelerde değilse bile en azından tarih önünde suçlu konumuna düşürecektir.
Emre Aköz, Sabah'taki yazısında LeMan yazarlarını Silahlı Kuvvetler'e yalakalık yapmakla suçlamaktan geri durmamış . Kendi "düzeyli" üslubuyla aynen şöyle demiş Aköz: "Leman dergisini çıkartan kadronun çoğunluğu, sol maskeli Kemalistlerden oluşur... Orduya yaltaklanıp dururlar. Bunlar asker civelekleridir. İsteyen bu Osmanlı terimini, 'pon pon oğlanlar' diye çevirebilir."
Söz konusu yazıda yaratıcılıktan anlamamakla suçladığı çizerleri eleştirirken kullandığı "pon pon oğlan" tabirini anlamayanlar için, LeMan dergisinin, Aköz'ün yazısına da konu olan ilgili tarihli kapağına bakmak yeterlidir aslında. Kendisine "pon pon kız" yakıştırması yapılan Aköz, "akıllara durgunluk veren bir yaratıcılıkla" LeMancıları "pon pon oğlan" diyerek eleştiriyor.
Gerçi Aköz'ün suçlamasındaki "sol maskeli Kemalist" ifadesi de yazarın iktidara ne kadar "cilve" yaptığının gösteren bir kanıttır. Ama kendisiyle ilgili psikopatalojik analizi yapma işini uzmanına bırakıyorum. Benim diplomalarım henüz o konuya yetmiyor...
Yazıyı görür görmez, blog'a veda ettiğimi düşündüğüm için, öncelikle Facebook'ta bir iki kelime etmiştim... Aköz'ün yazısını paylaşarak yayınladığım yorumda kullandığım ifadeleri aynen blog'da da tekrar etmezsem riyakarlık yapmış olurum. Buyurun alıntılayalım:
Haber sitelerini okurken yeniHarman'ın blog sayfasında da Tuncay Akgün imzalı ve Taraf gazetesine cevapmış gibi görünen bir mesaja denk gelince, iktidarın fikri değilse bile siyasi gücünü aldığı kanadın hızla LeMan'a taaruza başladığını anlamak zor olmadı. Aslında bu durumun açıkça farkındaydım ama bu kadar alenen yalan söyleyerek, isimler zikrederek ve son yılların popüler tabiriyle "Dezenformasyon" yaparak okurları manipüle etme gayretine cürret edilebileciğini hiç düşünmemiştim.
Ne diyeceğimi bilmiyorum. Yukarıda kendimden alıntıladığım satırlarda yazarlar Emre Aköz için olduğu kadar, sanırım Taraf için de geçerli. Sanırım sürekli "Batıyoruz" propogandası yapan Taraf'ın ayakta kalmak için okurlara kuponla Alkim kitaplarından dağıttığı satış arttırmaya yönelik kampanyaların yeterli olduğu sonucuna varmamız gerekiyor. Çünkü senelerdir "Batıyoruz" çığırtkanlığıyla piyasanın en pahalı bir kaç gazetesinden birini çıkarmaya devam eden Taraf'ın, zarar ettiği mağazasına "Kapatıyoruz" afişi astıktan sonra kara geçince açtığı diğer dört mağazaya da "Kapatıyoruz" adını veren ve zengin olan kurnaz mı kurnaz işadamın Mehmet Koçoğlu'ndan farkı olmadığını düşünmeye başlayacağız. (Tesadüftür gerçi ama aslen Rizeli olan Koçoğlu, bir yerde Başbakan'ın da hemşehirisi...)
Kalem ehlinin ekmeğini kalemden kazanması, riyakar ve sermaye-muhibi bir entelijansiyanın olduğu ülkemizde, sadece fantezidir. Arabeskin YAVŞAK olduğunu söyleyen Fazıl Say, aslında fantastik medyanın YAVŞAKLIĞINI dile getirmeye çalıştı herhalde. Zira kalıbımı basarım, evrendeki bütün yavşaklar dile gelseler ve kendilerine "Plaza köşecilerinin herhangi birinin kafasında bite dönüşmek ister misiniz?" diye sorulsa kusup küfür ederlerdi!
Bana bu satırları yazdıran son plaza kahramanı da Emre Aköz oldu. Daha önce genç hanımının Türkçe yerine Uydurukça adında olduğunu tahmin ettiğim bir lisan kullandığı muhteşem RADİKALLİKTEKİ yazılarını da sizlerle paylaşmıştım. Bir patron gazetesinden başka patron gazetesine salvo / selam, şahane hayatlar süren bu insanların, sırf hakim siyaset anlayışına eklemlenmek istedikleri için bile eleştirilmeleri gerektiği aşikar. Ancak aymazlık olarak kabul edilemeyecek bir yalan neşriyata dahil olmak, Emre beyefediyi mahkemelerde değilse bile en azından tarih önünde suçlu konumuna düşürecektir.
Emre Aköz, Sabah'taki yazısında LeMan yazarlarını Silahlı Kuvvetler'e yalakalık yapmakla suçlamaktan geri durmamış . Kendi "düzeyli" üslubuyla aynen şöyle demiş Aköz: "Leman dergisini çıkartan kadronun çoğunluğu, sol maskeli Kemalistlerden oluşur... Orduya yaltaklanıp dururlar. Bunlar asker civelekleridir. İsteyen bu Osmanlı terimini, 'pon pon oğlanlar' diye çevirebilir."
Söz konusu yazıda yaratıcılıktan anlamamakla suçladığı çizerleri eleştirirken kullandığı "pon pon oğlan" tabirini anlamayanlar için, LeMan dergisinin, Aköz'ün yazısına da konu olan ilgili tarihli kapağına bakmak yeterlidir aslında. Kendisine "pon pon kız" yakıştırması yapılan Aköz, "akıllara durgunluk veren bir yaratıcılıkla" LeMancıları "pon pon oğlan" diyerek eleştiriyor.
Gerçi Aköz'ün suçlamasındaki "sol maskeli Kemalist" ifadesi de yazarın iktidara ne kadar "cilve" yaptığının gösteren bir kanıttır. Ama kendisiyle ilgili psikopatalojik analizi yapma işini uzmanına bırakıyorum. Benim diplomalarım henüz o konuya yetmiyor...
Yazıyı görür görmez, blog'a veda ettiğimi düşündüğüm için, öncelikle Facebook'ta bir iki kelime etmiştim... Aköz'ün yazısını paylaşarak yayınladığım yorumda kullandığım ifadeleri aynen blog'da da tekrar etmezsem riyakarlık yapmış olurum. Buyurun alıntılayalım:
80 darbesiyle ilgili tonla kapak çizmiş, daha kimse şoku atlatıp üstüne gidemezken son e-Muhtıra'yla bile kapaktan dalga geçmiş, kurucuları cuntanın işkence labaratuvarlarından, okuyucuları (LiMon zamanında) 90'larda karakollardan geçmiş, henüz "Müslüman" geçinenler Filistin'de olanların farkında değilken "Filistin Özel" sayısı çıkararak iktidar şakşakçılarına 10 sene önce ders vermiş saygıdeğer Leman dergisi yazarları, çizerleri ve okurları hakkında en ufak bilgisi olmadan camlı plaza ofisinden memleketin akıl küpü olduğu izlenimi yaratmaya çalışan Emre Aköz'ü zaten ciddiye almıyorduk da, artık kendisine hepten gıcığız, haberi olsun!
Leman almanın "kabahat" sayıldığı günlerde, dergiyi gazetenin (tercihen Hürriyet) içine saklayarak eve dönebildiğim günlerden sonra, Emre ağabeyin çok beğendiğini sandığım gerçek bir demokrasi ortamına kavuşmamızda emeği en çok geçenler olarak belki de Tuncay Akgün, Mehmet Çağçağ gibi Leman'ı yaşatmaya çalışan özverili insanlar var. Emre Aköz yaşını başını almış bir insan olarak "Yediği çanağa pislememesi" gerektiğini öğrenememişse hata etmiş. Ama bugün daha hoşgörülü bir ülke olmayı başardığımızı iddia etme seviyesinde olanlar söze önce besmeleyle sonra da "Leman" ile devam etmek zorunda. Ama biz Emre Aköz'den bu gerçeği kabullenmesini beklemiyoruz, çünkü Leman şimdiye kadar hiç, iflasın eşiğindeki devlet bankasından çekilen yarım milyar dolarlık krediyle Başbakan'ın "yakınlarına" peşkeş çekilmemişti... Kendisi sadece o tür bir "Medya" organına alışık olduğu için okurları ve yazar/çizerlerinin özverisiyle ayakta kalan bir derginin varlığı kendisinin idrak yeteneğinin hayli dışında kalıyor.
Haber sitelerini okurken yeniHarman'ın blog sayfasında da Tuncay Akgün imzalı ve Taraf gazetesine cevapmış gibi görünen bir mesaja denk gelince, iktidarın fikri değilse bile siyasi gücünü aldığı kanadın hızla LeMan'a taaruza başladığını anlamak zor olmadı. Aslında bu durumun açıkça farkındaydım ama bu kadar alenen yalan söyleyerek, isimler zikrederek ve son yılların popüler tabiriyle "Dezenformasyon" yaparak okurları manipüle etme gayretine cürret edilebileciğini hiç düşünmemiştim.
Ne diyeceğimi bilmiyorum. Yukarıda kendimden alıntıladığım satırlarda yazarlar Emre Aköz için olduğu kadar, sanırım Taraf için de geçerli. Sanırım sürekli "Batıyoruz" propogandası yapan Taraf'ın ayakta kalmak için okurlara kuponla Alkim kitaplarından dağıttığı satış arttırmaya yönelik kampanyaların yeterli olduğu sonucuna varmamız gerekiyor. Çünkü senelerdir "Batıyoruz" çığırtkanlığıyla piyasanın en pahalı bir kaç gazetesinden birini çıkarmaya devam eden Taraf'ın, zarar ettiği mağazasına "Kapatıyoruz" afişi astıktan sonra kara geçince açtığı diğer dört mağazaya da "Kapatıyoruz" adını veren ve zengin olan kurnaz mı kurnaz işadamın Mehmet Koçoğlu'ndan farkı olmadığını düşünmeye başlayacağız. (Tesadüftür gerçi ama aslen Rizeli olan Koçoğlu, bir yerde Başbakan'ın da hemşehirisi...)
18 Eylül 2010
Bu blogu RSS'den silin!
Bazı kararlar aldım. Sık sık yaptığım bir şey. Gel git akıllı olduğumdan zırt pırt fikir değiştiririm. "Not defterine gerek yok, not edilecek kadar önemliyse zaten unutmazsın" veczine sadığım. Yani defter de hak getire... Aklıma gelenleri derli toplu yazmak gibi bir alışkanlık yok. Karne notu buradan zayıf. O yüzden sürekli fikir değiştiriyorum.
Miniblog, tumble falan değişik hadiseler ama... Yani Oray Eğin bile life style yazmaya karar verdi. Gerçi ben de referandumdan, ama EVET sonucundan değil de referandumun kendisinden, biraz bir sersemlik yaşıyorum. Oy veren koyunlar... Oy vermek... Oy sandığı... Ama sonucu beğenmediği için memleket değiştiren yazarla ortak noktam da olsun istemiyorum. Life-Style, kurtuldun benden.
Benim tadımı kaçıran Akil Adamlar oldu, ki bu konuda ısrar da etseniz bir daha kalem oynatmam. Tek bir cümle: Kürt ayrımcılığını çözmek, Yugoslavya'yı bölme projesinin teorisyenlerine kaldıysa, bizdeki meczupların hepsi bayram edebilir demektir; çünkü bu ülke bitmiştir!
Hepinize sevgiler, sevgi kelebekleri. Yokluğumda doğayı koruyun, askerden gelene kadar gün sayın!
Miniblog, tumble falan değişik hadiseler ama... Yani Oray Eğin bile life style yazmaya karar verdi. Gerçi ben de referandumdan, ama EVET sonucundan değil de referandumun kendisinden, biraz bir sersemlik yaşıyorum. Oy veren koyunlar... Oy vermek... Oy sandığı... Ama sonucu beğenmediği için memleket değiştiren yazarla ortak noktam da olsun istemiyorum. Life-Style, kurtuldun benden.
Benim tadımı kaçıran Akil Adamlar oldu, ki bu konuda ısrar da etseniz bir daha kalem oynatmam. Tek bir cümle: Kürt ayrımcılığını çözmek, Yugoslavya'yı bölme projesinin teorisyenlerine kaldıysa, bizdeki meczupların hepsi bayram edebilir demektir; çünkü bu ülke bitmiştir!
Hepinize sevgiler, sevgi kelebekleri. Yokluğumda doğayı koruyun, askerden gelene kadar gün sayın!
14 Eylül 2010
Tabloları okumak
Yeni ve eskisine göre çok daha demokratik bir anayasaya sahibiz ya artık... Hani özgürlükler konusunda akıl almaz bir yol kat ettik ya birden yüzde 58'le... Diyelim ki bu muhteşem "Demokrasi zaferini" (!!!) kutlamak için Başbakan'ın yaptığı konuşmayı izlediniz, kamerayla kaydettiniz. Sizin kadar şanslı olmayan azınlıkla paylaşmak için de internete yüklemek istiyorsunuz.
Yükleyebiliyor musunuz? Hayır! Neden? Çünkü yasak! Kim yasakladı? Özgürlükçünün daniskası hükümet!
Referandumun sendikal hakları arttırdığını iddia ediyorlardı EVET kampanyası yürütenler. Onlara bir mesajımız var. Biraz dolaylı ve "köşeli" bir mesaj. Çokça "Tablo okuma beceresi" istiyor, hani cemaatin çaldığı KPSS soruları arasında önemli bir yekün teşkil eden beceri sorularından...
Kanada'da yapılan bir sosyolojik çalışma, son 15 yılın verilerini izleyerek gelecek 5 yıla ait bazı tahminlerde bulunuyor. Buna göre işgücüne dahil olanlar içinde lise ve daha az eğitime sahip olanların oranı azalırken, yüksek okul ya da üniversite eğitimi almış olanların oranı artıyor. Bununla beraber işe alınmak için lise eğitiminin yeterli görüldüğü yeni istihdam alanları artarken, en azından üniversite mezunlarının başvurabileceği işler neredeyse yarı yarıya azalıyor.
Dünya ekonomisi kendine niteliksiz ve eğitimsiz, gönüllü köleler yaratarak işgücü ihtiyacını kapatmayı başarmanın bir yolunu buldukça, eğitim alanların oranı artsa bile istihdam açısından bir avantaj görülemeyeceği için eğitime talebin azalması beklenebilir bir sonuç. "Lise mezunu olmak yetiyorsa ne diye okumaya o kadar para dökeyim" diye düşünen onbinler, hayatını devam ettirebilmek için bir iş bulmak umuduyla eğitimden ve akademik gelişimden geri kalıyor.
Hatırlıyorum, Başbakan "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir zorunluluk yok" demişti. İstihdam yaratma sorumluluğunu omuzlarında taşıyan hükümetin başı, topu "İş beğenmeyen" üniversitelere atmıştı. "Üniversiteliyim diye burnunuzu oraya buraya sokmayın" demeye getirmişti bir yerde...
Bunlara ek olarak, üniversite personeli olarak çalışanları da içine alan ve 50/d olarak bilinen statü de özellikle araştırma görevlisi kadrolarındakileri canından bezdirmiş durumda. Ancak hükümetimiz giderek daha çok "Haddinizi bilin" mesajı göndermeye devam ediyor. Yani çalışma yaşamında giderek koşullar ağırlaşırken, ağırlaşmanın önünde hız kesme değil de yapılan kıyımı arttırma rolünü oynuyor hükumetler. Sadece bizimkisi değil, bütün hükumetler bunu yapıyor gerçi. Ama sadece bizim hükumetimiz bunu yaparken tam aksini yaptığını iddia edebiliyor. Ve sadece bizim seçmenimiz bu aleni yalana inanıyor. Üniversite asistanlarına sendika yok, ama cemaatin şişirdiği üniversitelerdeki asistanlar ısrarla EVET-perverlik yapıyor.
Ne diyelim... Demokrasi bayramınız mübarek olsun...
Yükleyebiliyor musunuz? Hayır! Neden? Çünkü yasak! Kim yasakladı? Özgürlükçünün daniskası hükümet!
Referandumun sendikal hakları arttırdığını iddia ediyorlardı EVET kampanyası yürütenler. Onlara bir mesajımız var. Biraz dolaylı ve "köşeli" bir mesaj. Çokça "Tablo okuma beceresi" istiyor, hani cemaatin çaldığı KPSS soruları arasında önemli bir yekün teşkil eden beceri sorularından...
Kanada'da yapılan bir sosyolojik çalışma, son 15 yılın verilerini izleyerek gelecek 5 yıla ait bazı tahminlerde bulunuyor. Buna göre işgücüne dahil olanlar içinde lise ve daha az eğitime sahip olanların oranı azalırken, yüksek okul ya da üniversite eğitimi almış olanların oranı artıyor. Bununla beraber işe alınmak için lise eğitiminin yeterli görüldüğü yeni istihdam alanları artarken, en azından üniversite mezunlarının başvurabileceği işler neredeyse yarı yarıya azalıyor.
Dünya ekonomisi kendine niteliksiz ve eğitimsiz, gönüllü köleler yaratarak işgücü ihtiyacını kapatmayı başarmanın bir yolunu buldukça, eğitim alanların oranı artsa bile istihdam açısından bir avantaj görülemeyeceği için eğitime talebin azalması beklenebilir bir sonuç. "Lise mezunu olmak yetiyorsa ne diye okumaya o kadar para dökeyim" diye düşünen onbinler, hayatını devam ettirebilmek için bir iş bulmak umuduyla eğitimden ve akademik gelişimden geri kalıyor.
Hatırlıyorum, Başbakan "Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir zorunluluk yok" demişti. İstihdam yaratma sorumluluğunu omuzlarında taşıyan hükümetin başı, topu "İş beğenmeyen" üniversitelere atmıştı. "Üniversiteliyim diye burnunuzu oraya buraya sokmayın" demeye getirmişti bir yerde...
Bunlara ek olarak, üniversite personeli olarak çalışanları da içine alan ve 50/d olarak bilinen statü de özellikle araştırma görevlisi kadrolarındakileri canından bezdirmiş durumda. Ancak hükümetimiz giderek daha çok "Haddinizi bilin" mesajı göndermeye devam ediyor. Yani çalışma yaşamında giderek koşullar ağırlaşırken, ağırlaşmanın önünde hız kesme değil de yapılan kıyımı arttırma rolünü oynuyor hükumetler. Sadece bizimkisi değil, bütün hükumetler bunu yapıyor gerçi. Ama sadece bizim hükumetimiz bunu yaparken tam aksini yaptığını iddia edebiliyor. Ve sadece bizim seçmenimiz bu aleni yalana inanıyor. Üniversite asistanlarına sendika yok, ama cemaatin şişirdiği üniversitelerdeki asistanlar ısrarla EVET-perverlik yapıyor.
Ne diyelim... Demokrasi bayramınız mübarek olsun...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunu Okumadan Geçmeyin
Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...
Blogun Kare Ası
-
D-Smart hafta içi her akşam House M.D. 'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. U...
-
Kadınların paylaşacak daha çok materyali var. Popodur, efenime söyliyim genital bölgedir, herkeste var. Bir çift meme de Allah'a şükür b...
-
Bu ne sıcak lan? Olm bak adamın akılını başından alır, mübalasız söylüyorum götümden ter akıyor. Evet götümden! Arkama yaslanıp film seyrede...
-
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...








