Medyanın dayattığı hayat tarzına tepki göstermek öyle popülerleşti ki, artık o naif tepkisellik bile kurumsallaştığından adeta bir "karşı devrimcilikle" mücadele etmek zorunda kalıyor. Neo-Con örgütlenmeler iktidarları bir bir ele geçirirken, mecburiyetten bir "neo anarchy" düzeninin oluşturulması kaçınılmaz oluyor. Ama "örgütsüz toplum" bilinçlendikçe ister istemez örgütleniyor ve anarşist kanaat önerlerinin "demagog evangelistlerden" farkı olmamaya başlıyor.
Kısaca özetlersek; muhalifler öyle iyi örgütlenmeye başladılar ki, artık "muktedirlermişcesine" rahatsızlık veriyorlar ortalama insanlara...
Ama tüm bunlar olurken, yurt genelinde ve okyanusun öte tarafında iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini Illimunati'nin şeytani emellerine alet ediyor. Ve fakat, memleket entelejansiyasında genç yaşında ölen şarkıcıların trajedisine üzülenlere "Şehitlere üzülsene gevurun esrarkeşine üzüleceğine" diye tepki göstermek insani olarak görülürken; benzerleri gibi ucuz işgücü ve sendikal hakların alaşağı edildiği köle düzeni çalışma koşullarını sağlayan ülkelerdeki tapon/fason üreticilere 50$'a ürettiği telefonları 1000$'a satan kapitalist amcalar bir anda "Hayatımızı değiştiren insan" olarak göklere çıkartılıyorlar.
Sermaye düşmanlığı yapmayalım. Kirleri pislikleri kazımaya başlasak, sendikasız/sigortasız işçi çalıştıran mahalle fırını da masum değil; Apple gibi bir firmanın Foxconn üzerinden trilyonlarca kar sağlamasına yol açan piyasa dinamiklerini de Steve Jobbs icat etmedi. Ama "Kör ölür badem gözlü olur" misali, konu hakkında bilgi sahibi olan olmayan herkesin, en nihayetinde de Türk Devleti'nin tüzel kişiliğini temsil etme görevini üslenmiş en üstdüzey kişi olma sıfatıyla Cumhurbaşkanı'nın methiyeler düzmesi de azıcık "eğreti duruyor" sanki... { by Abdullah Gül via Twitter }
Amerika'nın en kurnaz tüccarlarından birisini "Steve Reyiz" yapmanın alemi de yok; adamı "Deccal" ilan etmenin de kimseye faydası yok. Bir orta yol hiç mi bulunmaz bu memlekette?
08 Ekim 2011
05 Ekim 2011
Kendimden alıntılar #3
- Sosyal medya çok tartışmalı bir olgu. Sektörün piri elbette facebook, ama onun da kendi kendisinin ipini çektiğini görecek kadar ilerlediğine göre, sosyal medya çoktan sıfırı tüketmiş demektir. İnternette sadece okuyucu olmadığımız günlerin tarihi 15-20 yıl geriye gidiyor, facebook'un ise daha 10 yıl bile olmadı. Bu hızlı tükenme neden acaba? (Kesinlikle google+ ile bir alakası var...)
- Şikede son durum ne? Allah aşkına biri söylesin, şikede son durum ne? Ne güzel gümbürtüye getirdiniz mevzuyu; en son kulüplerin tamamına yakını "Şikede ligden düşme kaldırılsın" dedi, nefis oldu ortam. Her işimiz yalan!
- Taşrada kitap bulmak cidden zormuş. Bu yaşımdan sonra yüksek lisansa başladım ama kitap sıkıntısı çekiyorum. Kütüphaneler kısmen yardımcı oluyor ama onların patladığı yerde internet tedarikçilerinden satın almam gerekiyor. O konuda da teslimat sıkıntısı yaşanıyor. Taşrada kitap arayanlara Allah kolaylık versin.
- İnciSözlük'ü seviyoruz sevmesine de, İnsanlığa Lanet olmamış. Türkçe'ye hiç hakim değilmiş kitabı kaleme alanlar ama 6.45'in bu durumda redaksiyon/editoryal işinde özenli çalışması gerekmez miydi? (İsimler üzerinden eleştirmek istemiyorum; iyi editlenmemiş diye editöre kabahat yüklemek değil niyetim. Bilakis, hiç editlenmemiş ki... Bağlaç ve eklerin yazımları bile yanlış... Sana puanım 6 kanka, o da kanka değil de panpa kontenjanında zaten...)
- Şikede son durum ne? Allah aşkına biri söylesin, şikede son durum ne? Ne güzel gümbürtüye getirdiniz mevzuyu; en son kulüplerin tamamına yakını "Şikede ligden düşme kaldırılsın" dedi, nefis oldu ortam. Her işimiz yalan!
- Taşrada kitap bulmak cidden zormuş. Bu yaşımdan sonra yüksek lisansa başladım ama kitap sıkıntısı çekiyorum. Kütüphaneler kısmen yardımcı oluyor ama onların patladığı yerde internet tedarikçilerinden satın almam gerekiyor. O konuda da teslimat sıkıntısı yaşanıyor. Taşrada kitap arayanlara Allah kolaylık versin.
- İnciSözlük'ü seviyoruz sevmesine de, İnsanlığa Lanet olmamış. Türkçe'ye hiç hakim değilmiş kitabı kaleme alanlar ama 6.45'in bu durumda redaksiyon/editoryal işinde özenli çalışması gerekmez miydi? (İsimler üzerinden eleştirmek istemiyorum; iyi editlenmemiş diye editöre kabahat yüklemek değil niyetim. Bilakis, hiç editlenmemiş ki... Bağlaç ve eklerin yazımları bile yanlış... Sana puanım 6 kanka, o da kanka değil de panpa kontenjanında zaten...)
şiirket #8
umutsuzluğum
yaşadıklarımdan değil
isteyip de yaşayamadıklarımdan
ve bir de can sıkıntısının
kuruntusundan
5 Ekim 2011
yaşadıklarımdan değil
isteyip de yaşayamadıklarımdan
ve bir de can sıkıntısının
kuruntusundan
5 Ekim 2011
28 Eylül 2011
Ben sevmiyorum ama sen seviyor musun sanki
Sözü fazla uzatmayım. Daha önce belirttiğim üzere futboldan hazetmiyorum. { via Adıyla Müsemma } Bu durumu tekrar tekrar kafanıza kakacak değilim. Zaten güreş, basketbol ve snooker { via Yahoo } haricinde hiç bir spordan da çok keyif almıyorum. Ama taraftarlığım bakidir. Liverpool taraftarıyım, çok aykırı durumlar haricinde Türk takımlarının her birinin ve hepsinin üzerinde destekliyorum Liverpool'u. Ayrıca Sakaryaspor'u da gazetecilikten kalma alışkanlıktan çok tuhaf bir hemşehrilik bağıyla destekliyorum. Örneğin şu an TRT Spor'daki Akhisar - Sakarya maçını seyrediyorum. (Ders çalışmaya ara verdim)
Ama futbolla ilişkili diğer yazımda değinmediğim bir konunun farkına vardım bu maçı seyrederken. Taraftarlar sporsever değil, futbolsever hiç değil. Aslında maça gidenlerin hiç biri sevmiyor futbolu. Benim kadar bile sevmediklerine yüzde yüz eminim. Onlar sadece çocuksu bir taraftarlık hissiyle stadyuma gidip bağırıp çağırıyorlar; ya da futbolun toplumun şuuruna kanırtıla kanırtıla sokulan öneminden ötürü, istemsizce futbola ilgi duyduklarını sanıyorlar. Yani o maçı izlemezlerse önemli bir toplumsal olay hakkında fikir sahibi olamamaktan korkuyorlar. Olduğundan daha mühim sandıkları için ilgileniyorlar futbolla...
Nereden mi anladım bunu. Dinleyin: İzlediğim maçta, dakika 30. Akhisar içerde 1-0 öne geçmiş. Cılız ataklarla rölantiye almış, idare ediyor. Deplasmanda oynayan Sakarya, ortadan delemediği zaman kanattan, o da olmazsa doldur boşaltla ne yapıp edip kaleye gitmek istiyor. Derken bir korner oluyor. Altıpasın hemen dışında kafalardan seken top, Sakarya'nın ileri uç oyuncularından birine kaleye sırtı dönükken ulaşıyor. Oyuncu gerçekten harika bir refleks ve koordinasyonla, heyecan verici bir rövaşata şut çekiyor. Yakın direği yalıyarak kaçıyor gol! Girse Youtube'de milyonlarca tık alacak bir pozisyon yani...
Ben bile evde izlerken ana avrat küfretmekten alamadım kendimi...
Ama sahadaki taraftarların hiç ilgisini çekmedi bu pozisyon. Akhisarlıların da Sakaryalıların da... Maçın başından beri davullar çalınarak ve hayvanca bir coşkuyla böğürerek takımlarını sözde destekliyorlar. Ama davul ritmleri ve bağırışlar hiç değişmiyor. Toplu bir uğultudan başka bir şey değil. Sahada ne olursa olsun hem de. Bu harika pozisyon ve kaçan golde ne Sakaryalılar ah vah edip hayıflanıyor, ne de Akhisarlıların "yüreği ağızlarına geliyor." Davul gümbürtüsü hiç değişmeden devam ediyor. Sanki sahada hiç bir şey olmamış gibi.
Demem o ki, futboldan hazzetmemek konusunda yalnız değilim. Bir ikinci lig maçına gidecek kadar, hem de 500 kilometre deplasmana gidecek kadar "fanatik" taraftar olduğunu iddia eden bir çok insan da sevmiyor futbolu. Sadece stada gidip bağırmayı seviyorlar. Durum budur.
Ama futbolla ilişkili diğer yazımda değinmediğim bir konunun farkına vardım bu maçı seyrederken. Taraftarlar sporsever değil, futbolsever hiç değil. Aslında maça gidenlerin hiç biri sevmiyor futbolu. Benim kadar bile sevmediklerine yüzde yüz eminim. Onlar sadece çocuksu bir taraftarlık hissiyle stadyuma gidip bağırıp çağırıyorlar; ya da futbolun toplumun şuuruna kanırtıla kanırtıla sokulan öneminden ötürü, istemsizce futbola ilgi duyduklarını sanıyorlar. Yani o maçı izlemezlerse önemli bir toplumsal olay hakkında fikir sahibi olamamaktan korkuyorlar. Olduğundan daha mühim sandıkları için ilgileniyorlar futbolla...
Nereden mi anladım bunu. Dinleyin: İzlediğim maçta, dakika 30. Akhisar içerde 1-0 öne geçmiş. Cılız ataklarla rölantiye almış, idare ediyor. Deplasmanda oynayan Sakarya, ortadan delemediği zaman kanattan, o da olmazsa doldur boşaltla ne yapıp edip kaleye gitmek istiyor. Derken bir korner oluyor. Altıpasın hemen dışında kafalardan seken top, Sakarya'nın ileri uç oyuncularından birine kaleye sırtı dönükken ulaşıyor. Oyuncu gerçekten harika bir refleks ve koordinasyonla, heyecan verici bir rövaşata şut çekiyor. Yakın direği yalıyarak kaçıyor gol! Girse Youtube'de milyonlarca tık alacak bir pozisyon yani...
Ben bile evde izlerken ana avrat küfretmekten alamadım kendimi...
Ama sahadaki taraftarların hiç ilgisini çekmedi bu pozisyon. Akhisarlıların da Sakaryalıların da... Maçın başından beri davullar çalınarak ve hayvanca bir coşkuyla böğürerek takımlarını sözde destekliyorlar. Ama davul ritmleri ve bağırışlar hiç değişmiyor. Toplu bir uğultudan başka bir şey değil. Sahada ne olursa olsun hem de. Bu harika pozisyon ve kaçan golde ne Sakaryalılar ah vah edip hayıflanıyor, ne de Akhisarlıların "yüreği ağızlarına geliyor." Davul gümbürtüsü hiç değişmeden devam ediyor. Sanki sahada hiç bir şey olmamış gibi.
Demem o ki, futboldan hazzetmemek konusunda yalnız değilim. Bir ikinci lig maçına gidecek kadar, hem de 500 kilometre deplasmana gidecek kadar "fanatik" taraftar olduğunu iddia eden bir çok insan da sevmiyor futbolu. Sadece stada gidip bağırmayı seviyorlar. Durum budur.
26 Eylül 2011
Kitap aldığımda çocuk gibi seviniyorum
Fazla uzun uzadıya yazmayacağım bunu: Geçen hafta sipariş ettiğim kitapların ilk partisi elime geçti. Kargo şirketinin sanki ilelebet açılmaması için özenle paketlediği kutuyu açarken büyük bir heyecan ve mutluluk duydum. 28 yaşında bir adam olarak, hala bu tarz çocukça bir neşeye gark olabildiğimi görmek iki sonuca varmamı sağladı. (1) Gri ve tozlu bir dünyada kalesine kapanmış boya kalemi reklamı prensi olmayacağım garanti; çünkü içimdeki çocuk hala yaşıyor ve (2) kitap aldığımda çocuk gibi seviniyorum.
Yağmurun maffettiği hayatçıklarımız
Bağışlanmayı dilemiyorum ama yağmurun azizliğine uğradığım için daha karmaşık oldu her şey. Açıklayayım; etrafımda olup biten ve denetimimin kabil olmadığı hususlar arasında elbette iklim olayları da geliyor. Kabul ediyorum, hayatımda bir ara iklim olaylarını kontrol edebildiğime inanmıştım. Bu akıl almaz şizofreniye nasıl "hasıl" oldum ve sonra nasıl kurtuldum hatırlamıyorum. Hatırladığım buna yürekten inandığım ve saçma+sapan tesadüfleri de buna kanıt olarak gösterdiğim.
Ama geçen hafta yağan yağmur sadece sokaklarımızı (ve yağmur damlalarıyla romantikleşen yüreklerimizi) ıslatmadı; sel olup sevdiklerimizi alıp götürmeyi de becerdi.
"Altyapı belediye iktidar yatırım" zırvalıklarına artık daha fazla itibar etmek istemiyorum ben. Yeni bir yola girdim; onu da sonra anlatırım - ki o da denetimim dışında cereyan etmiştir - ve kendimi yolda yürümeye sevketmek için en azından ilk günlerde iklimin benden yana olmasını istemek sanırım "aşırı" beklentiyle yüklenmek olmazdı. Bazı şehirleri yıkayıp temizlerken yağmur belki de sırf ben burada yaşıyorum diye benim hayatımı mahvetti; düzeltiyorum: MAFFETİ!!!
Bu yağmurdan sonra artık blog yazamam diye düşünüyorum { via selveryıldırım@thumblr }
Ama geçen hafta yağan yağmur sadece sokaklarımızı (ve yağmur damlalarıyla romantikleşen yüreklerimizi) ıslatmadı; sel olup sevdiklerimizi alıp götürmeyi de becerdi.
"Altyapı belediye iktidar yatırım" zırvalıklarına artık daha fazla itibar etmek istemiyorum ben. Yeni bir yola girdim; onu da sonra anlatırım - ki o da denetimim dışında cereyan etmiştir - ve kendimi yolda yürümeye sevketmek için en azından ilk günlerde iklimin benden yana olmasını istemek sanırım "aşırı" beklentiyle yüklenmek olmazdı. Bazı şehirleri yıkayıp temizlerken yağmur belki de sırf ben burada yaşıyorum diye benim hayatımı mahvetti; düzeltiyorum: MAFFETİ!!!
Bu yağmurdan sonra artık blog yazamam diye düşünüyorum { via selveryıldırım@thumblr }
12 Ağustos 2011
Tatil ne güzel... olur, eğer yapabilsen...
Yapamadım dersem Allah hesap sorar, bu sene de tatil yaptım arkadaşlar. Düşmanlarım çatlasın, hergün 5 kilometre yüzdüm yine... Ama şu var, askerden yeni gelmiş ve bolca zamanı olan bünye şöyle aralıksız bir 3 ay tatil yapmak istiyor ama bu fırsatı iş-güç, master başvurusu, annenin göz ameliyatının 2 kere ertelenmesi, eve giren hırsız (evet, bu sene de böyle bir atraksiyonum oldu) gibi sebeplerle ıskalıyor. Tatilde miyim, mesaide mi? İnanın dün gece uyumadan önce kendime bu soruyu sordum, cevap veremedim...
Ancak siz bu satırları okurken ben yaz için yaptığım planlanmış tüm işlerimi bitirmiş ve eylül ortasına kadar, en azından şöyle bir 3 hafta kesintisiz Ayvalık'a gitmiş olacağım. "Nihayet!!!" dediğimi duyar gibi misiniz? Diyorum aslında, duymanız lazım...
Ancak siz bu satırları okurken ben yaz için yaptığım planlanmış tüm işlerimi bitirmiş ve eylül ortasına kadar, en azından şöyle bir 3 hafta kesintisiz Ayvalık'a gitmiş olacağım. "Nihayet!!!" dediğimi duyar gibi misiniz? Diyorum aslında, duymanız lazım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bunu Okumadan Geçmeyin
Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...
Blogun Kare Ası
-
D-Smart hafta içi her akşam House M.D. 'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. U...
-
Kadınların paylaşacak daha çok materyali var. Popodur, efenime söyliyim genital bölgedir, herkeste var. Bir çift meme de Allah'a şükür b...
-
Bu ne sıcak lan? Olm bak adamın akılını başından alır, mübalasız söylüyorum götümden ter akıyor. Evet götümden! Arkama yaslanıp film seyrede...
-
Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...






