26 Kasım 2015

Şiirket: Üç bomba


Nasıl unuttunuz insan olduğunuzu;
Ne haklar kimlikler verdiniz birbirinze;
Neden kara çaldınız alnımıza,
Allah'ın yazdığından başkası kader değildi bize
Bu kükürt ve amonyak kokusuyla
Bizden çok zarar verdiniz kendinize
Tükenmedi zulüm ruhunuzdan; ama şunu bilin
Dünya alem sövüyor gelmişinize, geçmişinize...

21 Ekim 2015

İktidarın logaritması

Türevle ömrü boyunca iki saat uğraşmamış adamların yönettiği Türgevlerden, memleket gençlerine hayır gelmez.

Keramet, haklıda mevcuttur. Haklı olanı haklı kılan haktır, hak ise hakikattir. Hakikat matematiksiz olmaz. Kainat, matematik kesinliklere bağlı olarak işler. Mevcut hesap yöntemlerimiz bu hakikati kavramanın epey uzağında gibi görünüyor.

Ama, mevcut yöntemlerin de uzağında olmanın bahanesi olamaz! Yoksa "üçyüz altmış derece" dönüverirsiniz, Allah göstermesin!

Matematik sizi hayal kırıklığına uğratmaz, bu arada... Beğenseniz de, beğenmeseniz de, matematik kesindir. Yanlışın değil, doğrunun hesabıdır matematik. Ve matematik öğrenmeden de, söz gelimi üniversiteden falan mezun olamazsınız...

Bu yüzden, o kafaya nasıl geldiğinizi bize açıklamak durumundasınız. Çünkü, ben oturmuş "logaritmanın grafiği, türevin trafiği" diye diye uykusuz geceler geçirirken, iki üniversite bitirmiş ve üçüncüyü -şevkle ve çok sağlam bir motivasyonla- okurken, sizler cahilliğiniz paçalardan akarken "Büyük ustalar" olarak memleket idare ettiğinizi falan iddia edemezsiniz.

Görülen şudur ki, eksik matematiğinizle, bakkal bile idare edemeyecek durumdasınız. 2 seneninizi ayırıp matematik öğrenin, öyle bu milletin karşısına gelin. Birazcık utanmanız varsa...

13 Eylül 2015

Kokuşmuş insan

The moment I was born
It was time for him to die

Et çürüyor. Durup biraz düşünmeye kalksanız, berbat bir şey... Et çürüyor! Belki de, bu kadar berbat bir şey olduğu için, hiç durup düşünmeye uğraşmıyoruz. Çünkü, bir dursak, bir daha ayağa kalkamayacağımıza inanıyorum.

Ama, olur da, aramızda varsa düşünen, duran eden... Et çürüyor!!!

Nereden çıktı demeyin, bu gerçeğin reddi üzerine kurulmuş dünya. Bakın, "Tanrının doğum yeri insanın mezarıdır" ve mezarda çürüyen et var!

Evet, tam da oraya getireceğim lafı...

Nefret edilesi bir çağda yaşıyoruz... ya da, gerçekten öyle mi acaba? Evet, hayatların anlamsızlığı, ölümlerin anlamsızlığı, herşeyin ve herkesin anlamsızlığı; tarihin yazmadığı denli sofistike bir mahiyette ve hüviyyette tezahür ediyor. Orası öyle.

Ama bu sofistikeleşme (ki, aslında böyle bir kelimenin olmaması lazım, ama anladınız siz benim ne demek istediğimi...) acaba "anlamsızlığın artışı" ile mi açıklanmalı. Yani, anlamsızlaşmadaki artış, derecede olduğu kadar hüviyette ve mahiyette de bir karşılık buluyor mu? Yoksa bu bir yanılsamadan mı ibaret?

Daha önce yüzer yüzer ölüyorduk, geçen asırın başından beriyse biner biner ölmeye başladık. Bizim bu coğrafyanın payına, yirmibirinci asırda düşen ise; ölüm sayısındaki artış oldu: Son 10-15 yıldır milyonlar nispetinde ölüyoruz.

Ve hepsini, bir grup geri zekalının "gökdelene uçak sokma fantazisinin" başlattığına inanmamız bekleniyor bizden! Oysa, o hadise esnasında da biner biner ölünmüştü. Vahşetin kurbanlarının nerede olduğunun önemi var mı, hele de bu ölümlerden en çok silah tüccarlarının kazançlı çıktığını düşünürsek???

Siyaseten, son  15 yılda Ortadoğu'da izlenen politikaları bize "başarıymış" gibi yutturmaya çalışıyorlar, ama (okurlarım sık sık unutsa da, aralarında benim de olduğum) diplomalı / meslekten siyaset bilimciler, küresel politikaların ortadoğuya kan, nefret ve gözyaşından başka bir şey getirmediği üzerinde birleşiyor. 1,5 senedir geçici olarak başbakanlık yapan, evvelinde de hariciye bakanı olan devlet adamımızın bu konudaki "paradigma değişikliği" argümanlarının hiç birisini kabul etmediğimi, kendisi göreve ilk başladığı günlerde bu blogdan ifade etmiştim. 

Benim bu konudaki görüşlerimde değişiklik olmadı. Asıl "paradigma değişikliği" kamuoyuna yansıyan olgularda yaşanmışsa da, bu "dramatik" değişime rağmen seçmen profilinin önemli bölümünün görüşlerinde değişim olmadığı da ortada...

Hiç bir şeyin değişmediği bu ortamda, "ölümlerin değişmesini" ummak için çok büyük, tarifsiz ölçüde büyük bir akıl sağlığı sorunu yaşamak gerektiği kanaatindeyim. Her ne kadar, faturayı, kendisini BOP'un Türkiye Viceroy'u ilan etmiş olan "400'lük başgana" kesme konusunda, ben de sizler kadar istekli olsam da, Davutoğlu hocanın hayli "akademik" (!!!!!) bir biçimde ifade ettiği gibi, Ortadoğu'da eksen öyle onarılmaz biçimde kaydı ki, bu sefer yaşananlarda aslında bizim başgan da edilgen bir rol oynamaktan öteye gidemiyor.

İşte zaten, sırf onun için, ortadoğunun zehirli biyosferinden kaçan herkes, itikaden İslam olsa da Hristiyan ülkelere iltica etmenin yollarını arıyor. Ne yazık ki, Ortadoğu'da akıtılan müslümanların kanı oldukça, müslümanların mezarı Allah'ın doğum yeri olmayı başaramıyor.

05 Eylül 2015

Sığınma-cı


Neremiz doğru ki...

Yalnız, çokluk memleketten, coğrafi olarak bana yakın olan eğrilikleri yazıyorum da, bu defa bizi transit geçip Evrope'nin ılık bağrına sokulmaya namzet garibanların çilesiyle kendimizden geçmeye başladık. Bir tuhaf ölüm pornosu ki; bakıp bakıp, aslında ölen biz değiliz diye mutlu oluyoruz içten içe...

Yaşım itibariyle, az fakla ıskaladım. (Gerçi ikinci trende, 90'larda yakaladım ama...) 70'lerdeki "sokak terörü/anarşi" döneminde (ki yaşanan kaosun anarşiyle zerre ilgisi olmadığı gibi, sokak terörü ile kastedilenin de birebir örtüşmediği iddia edilebilir) gazeteler ibretialem olsun diye, ölenlerin/öldürülenlerin en kanlı görüntülerini ilk sayfaya basarladı. Genelde gazetenin belli bir angajmanı varsa da, sıklıkla "karşı kampın" ölüleri adeta "leş parçası" gibi gösterilir, kendi kamplarının ölülerininse en yakışıklı stüdyo resimleri paylaşılırdı...

Yeniden hortlayan (hortladığı iddia edilen demeliyiz, çünkü kanımca hiç ölmemişti) etnik çeşnili ayrılıkçı terör günlerinde de benzeri bir yayıncılık gördük. Ateş sıcak olduğu için, biraz olsun sivri dili sineye çekelim. Gerçi hangi sineye? Ama çektik diyelim...

Pekiyi yeni ölüm pornomuz için neremizde yer bulsak?! Tamam, 2 milyon mülteciye kucak açtık ama hukuksal olarak tam anlamıyla da "mülteci" olarak kabul etmedik bu "misafirleri", öyle de bir gerçek var. Dahası, propoganda aygıtının pek bir hevesli "güvenli liman/büyük ülke" müsameresini yalanlarcasına, bu sığınmacı kardeşlerimiz, bizden de kaçmaya devam ediyorlar... Nereye? "Bitti, öldü, iflas etti, hem fikren hem de iktisaden iflas etti hem de" dediğimiz Avrupa'nın, lafa gelince pek kalın kafalı ve hatta ırkçı olduğunu iddia ettiğimiz "Birliğin Kurucu Ülkelerine" kaçıyorlar... Tam anlamıyla Evrope'nin ılık bağrı yani...

Bu arada ölenlere ağıtlar düzme gayretkeşliğiyle, yaşayanların SOKAK KENARLARINDAKİ ATIK SU KANALLARINDAKİ SULARI TOPLAYIP YIKANMAYA ÇALIŞTIKLARI GERÇEĞİNİ nedense gözardı ediyoruz. Boğulmayanlar "kurtuldu" damgasını yiyiveriyor hemen, "müsade edin geçsinler" diye bağırıyoruz.

Acaba geçtiklerinde ne olacak? Ne gam, Suriye'de çırpınıp batacağına Almanya'da çırpınıp batsın!!!

Okuma ödevi verirdim bazen, yazılarımın sonunda... Şimdi utanma ödevi vermeyi tercih ediyorum.

01 Eylül 2015

Bitti derken yeniden başlayan...

Ülke yıkılmanın eşiğine geldi, hiç kimse öyle böyle deyip de lafı kırıp bükmesin! Devlet yıkılacak gibi değil gerçi, ama ülke paramparça. Burası açıkça ortaya çıktı.

En önemli ipucu olarak, her zamanki gibi, televizyonu görmekteyim. Acizane düşüncem bu elbette. Kimseler bana uymak zorunda değil. Şurası bir gerçek ki, 1-2 saatlik televizyon tecrübesiyle, ülkenin yıkılmanın eşiğinde olduğunu anlamak mümkün.

Yeni yayın dönemi başlıyor, televizyon kanalları birer ikişer eteklerindeki taşı döküyor. Ortaya çıkan yine "uzun uzun bakışmalı, apış arası hikayeleri" ve "rakibini itin götüne sokmalı yarışmalar" kombinasyonundan ibaret.

Tematik yayın kanallar, tematik programları üç otuz paraya yaptırdıkça, söz konusu tematik programların teması da "dökülmek üzere olan dekora sahip setlerde hayatta kalma yolları" biçimli bir hal alıyor.

Eylül 2015'e geldik, herkesten ricam, azıcık da bu gözle, televizyonların yayın akışına bakmaları... İzdivaçları, sörvayvırları falan geçtim zaten de... Bu televizyonların "tektipleşerek" zavallılaşmaları hakkında herkesin söyleyecek sözü olmalı gibi geliyor bana. Onun için, gazetelere mektup yazarak olur, twitter, reddit, facebook, ekşisözlük olur...

Herkesin ses çıkarmaya başlaması lazım.

18 Nisan 2015

NBA Atmation Playoff 2015

Her sene ağzımın ucuna kadar getiriyorum da yazmıyorum. Bu sene yazayım bari dedim. Yazıyı dün gece yazdım, ancak bu saatte yayınlayabiliyorum. Bu saate kadar, olur ya ABD'ye "menhettın büyüklüğünde" bir gök taşı falan çarpmıştır... Yani gündemin gerisinde kalmış olabilirim. Gündemi yakalamaya çalışmak gerçekten zor iş, onu da anladım... Neyse, çok uzar bu laf, işte playoff değerlendirmem.

DOĞU
Doğudaki standartın düşüklüğün çok tatsız olmaya başladı. 2 ya da 3 takımın Batıyla rekabet edecek seviyede olup, diğer takımların "eh işte" ile başlayan ve "yav he he" ile biten bir skalada yer almaları ligin adaletsiz yönlerinden biri. Ve doğudan her sene yüzde ellinin altında bir çok takım playoff yaparken batıda hem takım mühendisliği hem organizasyon yeterliliği açısından daha üst seviyede olup, ayrıca yüzde elinin de epey üstündeki takımlar playoff yapamayınca insanın siniri bozuluyor. Ama işte doğuyu da değerlendirmek zorundayız.

Atlanta Hawks vs Brooklyn Nets
Jason Kidd'li NJN döneminden sonra, geçen sene yine Kidd'in koçluğu ve Pierce'ın liderliğinde bir dönüşüm geçiren Nets'e ısınır gibi olmuştum. Ama Nets şımarık bir çocuk gibi, bu dönüşümü elinin tersiyle itiverdi. Bogdanoviç haricinde, Nets'te heyecan duyulacak bir şey yok. Hawks ise, tam aksine, gerçi geçen seneden devam eden bir başarıyı takip ediyorlar ama, elinde 16 playoff takımının hepsine oranla daha mütevazi bir oyuncu grubu varken rekor sayılacak bir yüzdeyle buraya geldi. Ve Hawks'ta "gümbür gümbür bir yıldız" haricinde her şey var; çok yönlü rol oyuncuları, hızlı penetreciler, topu paylaşmayı seven kanat adamları, gelmiş geçmiş en iyi şutörlerden biri, hiç de tek yönlü olmayan pota altı oyuncuları... Hawks için belki de konferans finali bile yeterli bir seviye olmaz. Nets'e maç vermezler diyorum

Cleveland Cavaliers vs Boston Celtics
Cavs hakkında çok söylenecek şey yok. Ama Celtics ile ilgili de ne diyebiliriz ki? Lotarya için kurulmuş bir ekip tutup playoff yaptı. Üstelik takımın saha içinde de soyunma odasında da bench'te de bir "lideri" dahi yok. Her şey "kolej takımı" hüviyetiyle yapılıyor. Ve, yetmezmiş gibi, bu takım tüm yetersizliklere rağmen son saniyeye kadar, skor ne olursa olsun "allah ne verdiyse" oynayan adamlardan kurulu. Sürpriz yapmalarını beklemiyorum ama Cavs'ın ilk turda biraz fazla "terlemesine" sebep olacakları kesin.

Chicago Bulls vs Milwuakee Bucks
Tekrar Jason Kidd'den bahsetmeme gerek yok. Asıl bahsetmemiz gereken, bariz bir biçimde 2017 için kurulmuş Bucks'ın normal sezonda, özellikle allstar öncesi bir periyotta, ligin en iyi atletik takımı gibi görünmesi. Bunda Kidd'in katkısı ne kadardır, sinir bozucu derecede yetenekli genç oyuncularınınki ne kadardır, onu ölçecek konumda değilim. Ancak şu bir gerçek ki, bu haliyle çok sempatik bir takım olan Bucks'ı Tibadu'nun (çünkü bence bu biçimde yazılmalı) disiplinli Bulls'u karşısında izlemek çok keyifli olacak. Üstelik Bulls'ta kronikleşen Derick Rose sorununa Noah ve Gibson'ın da tam sağlıklı olmayacakları haberinin eklenmesiyle, son 4 sezondur revire hatta kevgire dönen Bulls'un bu turu geçse bile "ne pahasına" geçeceğini kestiremiyorum. Skor tahmin etmiyorum, iyi yönetilen bir takım olan Bulls'un Bucks'a üstün gelmesi gerektiğini düşünüyorum...

Toronto Raptors vs Washinton Wizards
İkisi de geçen senenin üstüne koyarak buraya gelen iki takım. Oyun olarak yer yer birbirilerine çok benzeseler de zaman zaman da belli kriterler anlamında çok çok farklılar. Ancak kesinlikle iki takım da yarı sahayı hızlı geçmeyi seven oyunculardan kurulu bir kadro yapısını benimsemiş ve bu karakteri de sahaya yansıtabilmiş durumdalar. Bu seride, sonucu belirleyecek olan iki takımın da sezon sonunu biraz "tık nefes" geçirmiş olmaları. Uzman olmayan bakış açıma göre son virajda Wizards daha çok zorlanan takımdı. Pierce'ın falan playoff ortamında ne yapacağı belli olmaz gerçi ama Euroleague seyircisini aratmayan bir kalabalığı her maçta stadyuma çeken Raptors'a biraz daha şans veriyorum.

BATI
Batıdaki takımların geleneksel üstünlüğü sadece ekonomik ya da organizasyonel becerileriyle değil, ayrıca bütün takımların playoff seviyesinde olsa da olmasa da birbirleriyle girdiği rekabet anlayışıyla da kazanılıyor bence. Örneğin 3 tane Houston takımı arasında bir "derbi" rekabeti var, Clippers yıllardır Lakers'ın gölgesinde kalmış olduğu için bir kendini ispat arayışında, Portland gibi büyük bir şehrin takımı NBA arenasındaki görece başarısız onyılların hesabını sorarken yeni/yeniden kurulan bir NO ve ben kendimi bileli bir "reboulding" halinde olan GSW... Doğrusu nefes kesen, ve normal sezonun sonunu da son maç gününe kadar nefes nefese izleten bir grup.

Golden State Warriors vs New Orleans Pelicans
Çocukluk kahramanlarımızdan Steve Kerr'ün GSW'ye geleceğini duyduğumda "televizyon şöhreti !!!!" diye üzülmüştüm ama öyle olmadı. GSW neredeyse NBA tarihine geçen bir sezon oynadı. Herkesi yenebilecekleri kesin. Özellikle de hedefi 2-3 sezon sonrası olan NO karşısında da zorlanmayacaklarını sanıyorum. Muazzam bir adam olan Anthony Mason'a "sana puanım dohuz kanka" diyor olsak da, istim üstündeki Step Cury "on üzerinden oniki" puanı hak ediyor. Çok çok 4-1

LA Clippers vs San Antonio Spurs
Kimse benim SA sempatimi eleştirmeye kalkmasın. Her sene "bu sefer olmayacak galiba" diyoruz ama her sene, yine de oluyor. SA bu sene de son virajı "gümbür gümbür" dönerek, şampiyonluk favorisi olarak playoffa geldi. Geçen seneye göre daha iyi değiller ama çok önemli bir avantajları var, Clippers da aynı durumda. Crawford haricinde bench'i adeta" boş" olan LAC'ın, playoff ortamında Popovich gibi bir rotasyon dehasına sadece as oyuncularının birebirde ağır basmasıyla nereye kadar direneceğini kestirmek güç. Bir de "Kız olsam Duncan'a verirdim" gerçeğinden hareketle, 4-3 SA diyorum.

Memphis Grizlies vs Portland Trail Blazers
Yaklaşık 3 sezondur üst üste performaslarını arttırarak giden ve farklı oyun yapıları gösteriyor olsalar da kağıt üzerinde denge mücadelesi sergileyecek iki takımın karşı karşıya geleceğine şüphe yok. Yalnız Portland'da ne yazık ki can sıkıcı sakatlıklar playoff öncesi moralleri düşürdü. Şansına Memphis de hiç olmadığı kadar formda ve yaşadıkları sakatlık problemleri rotasyonu derinden sarsacak ve takımı çözümsüz bırakacak kadar ağır değil. Lillard'ın hem bireysel performansı hem de Aldrige ile olan uyumu, son dönemde NBA'de en çok heyecan duyduğum şeylerdendi. Ancak, ne yazık ki, eksik kadronun performansının Memphis'i elemeye yetmeyeceğini düşünüyorum. 4-2 Memphis

Houston Rockets vs Dallas Mavericks
NBA'in, aynı anda hem en sempatik hem de en antipatik olmayı başarabilen iki takımı! Son 15 senede Mavericks, aynı yapı üzerine usul usul inşaa ettiği contender takımı bu sene de playoff'a sokmayı başardı. Ve başlarında, kariyerini seven hiç bir koçun, playoffta rakip olarak görmek istemeyecekleri bir Carlisle var. Yalnız Mavs ile ilgili ilginç bir detay, Rajon Rondo aşısının hiç tutmamış olması. Bırakın "bekleneni veremedi" demeyi, takıma zarar bile verdiği kanaatindeyim. Rondo biraz keskin sirke gibi, Carlisle ile yaşadıkları tatsızlıklar konstantrasyonunu olumsuz etkiledi. Yine de daha rahat bir takıma takas olabilmek için, belki hala "yıkılmadım ayaktayım" mesajı vermek isteyebilir. Ama ne yazık ki karşısında Harden var! Ve, ne adam ama!!! OKC'deyken de çok iyi bir katkı yaptığını ve kesinlikle "Big 3" oluşturduklarını düşünüyordum. Ama Rockets'da adeta tek başına "Big3" oldu! Bütün rakip PG'leri "bakkala göndermeyi" başarabilmiş bir adamdan bahsediyoruz. Ve bunu yaparken 82 maçın tamamında oynayıp 25 ppg'lik bir performans gösterdi. Yetmezmiş gibi, Rockets'ın bu sezonki takasları da takıma "cuk" diye oturdu. Dirk-fan'lardan olsam da, sağduyum bu tur için Rockets'ı işaret ediyor ama Carlisle etkisini hesaba katarsak skoru tahmine yanaşmışyorum :)

Benim eyyorlamamlan bu kadar, herkese iyi seyirler...

15 Nisan 2015

O da kendisine dikkat etseymiş canıııım!


O gün cehenneme "doldun mu" deriz. O ise "daha yok mu" der.
Kaf suresi 50.30

İnsanın mayasına, itikatımca topraktan geldiğimiz için, çokça toprak kurdu karıştığına ikna oluşumun üzerinden epey bir vakit geçti.

İtiraf etmekte yine de beis görmüyorum, toprak kurdu vicdanlarınız beni hala şaşırtabiliyor.

Beşer şaşar, elbette kimsenin hatasız ve lekesiz olmasını beklemiyorum; kendimi de günahlardan azade ilan etmiyorum. Yine de hataları ağırlıklarına göre sıralayacak olsak, bazı hataların bin tanesi bile bir sevaba kara çalmazken, bazı günahların telafisi mümkün olmayacak mahiyettedir.

Yine itikatım o yöndedir ki, sözü edilen ağır günahlardan arınıp yıkanmamız için cehennem diye bir "kurum" inşaa edilmiştir. Ne yazık ki dünyada geçirdiğim kısa ömür, cehennemin doymak bilmez bir açlıkla yaradılmış olmasını gerekli görmeme sebep oldu. Ne yazık, ne yazık, ne yazık, ama işte beşeriyet; ahvaliniz de bu!

Yukarıda da değindiğim gibi, kendimi de günahsız saymıyorum. Bununla birlikte "Sizin vicdanınız, sizin ahvaliniz" diyerek bazı günahlarla arama mesafe koymakta da sakınca görmüyorum. En çok yaralandığım günahların başına da sarsılmaz önyargıyı ve sabit fikirli kibiri koyuyorum, müsadenizle...

Nereden geldik buraya?

Şuradan: Dün sabah, Nuran Dutlu cinayetinin katl zanlısı olduğu iddia edilen iki kişinin yakalandığı haberini duydum annemden. Nuran Dutlu'nun adını duymamış olabilirsiniz. Çok normal. Kısaca ve kendi bakış açımdan durumu özetleyim.

Nuran Dutlu, kısa bir süre önce, tam da Özgecan Arslan cinayetinden 2-3 gün kadar önce öldürüldü. Yaşı Özgecan'a yakındı. Özgecan'a benzer biçimde, vücudunda işkence ve tecavüz izleri tespit edildi. Yine Özgecan'ın durumundaki gibi, kimlik tesptini zorlaştırmak adına elleri kesilmiş, vücuduysa ormanlık araziye terkedilmiş halde bulundu. Koluna yaptığı dövme sayesinde teşhis edilene kadar, yani yaklaşık 24 saat kadar, Türkiye can kulağıyla bu olaydan gelen havadisleri bekledi.

İlk gelen havadis şu oldu: Nuran Dutlu, evlilik dışı bir çocuğu olan ve bir gece kulübünde konsomatris benzeri bir işte çalışan bir kızcağızdı.

Bu havadise Türkiye'nin tepkisiyse şu oldu: "Su testisi su yolunda kırılır..." (!!!)

Hiç kimse, annesinin Nuran'ın peşinden yıllarca koşturmasını, bir dedektif gibi iz sürerek kızını bu dünyadan uzak tutmaya çalışmasını konuşmadı. 21 yaşında bir kızın 4 yaşında bir çocuğu olmasının anlamını düşünmeye çalışmadı. 16 yaşında, lise öğrencisi olması gereken bir zamanda, başına ne iş gelip de hamile kaldığını tahmine yanaşmadı. Her türlü olumsuzluğa rağmen çocuğunu doğurduğunu, 4 sene boyunca annesinden yardım alarak ona bakmaya çalıştığını idrak edemedi. Tüm çabalara rağmen yine de gece kulübünde çalışmaya mecbur kalmasına sebep olan şartları ve ekonomik durumu sorgulamadı.

Şunları da düşünmedi Türkiye'nin vicdanı: Nuran'ı öldürdüğü iddia edilenlerin sayısız suçtan arandığını... Daha önce de benzeri bir cinayete karıştıklarını... Daha önceki olaylarındaki gibi, Nuran'ı da önce "Sana iş kuracağız, bu hayattan kurtaracağız" diye kandırarak parasını aldıklarını... Sonra kredi kartlarını gasp edip PİN numaralarını söyletmek için işkence ettiklerini... Sonunda da öldürmekle kalmayıp bir de ellerini kestiklerini...

Nuran genç bir kadınken arkasında bir çocuk bırakarak öldü.

Suçlu: Su testisi!

Rahmetli Nuran bir cinayet kurbanı olarak görülmedi.

Çünkü bu ülkenin vicdanının üstünde dev bir su testisi vardı.

O su testisi bir kez kırılmaya görsün, akan suyun yerine konmasına kimsenin gücü yetmezdi! Kıranın, taş atanın, testiyi düşecek biçimde o vicdanın üstüne yerleştirenlerin hiç kabahati yoktu.

Su döküldü mü? Vay şerefsiz testi vay!

Nuran hemen unutuldu. Çünkü testisi kırılmıştı. Talihsizliğimize bakın ki 2-3 gün sonra, memleketin başka yerinde, bambaşka şartlarda yaşayan bir kızcağız daha zorbaca öldürüldü. Ona medyada biraz daha çok sahip çıkıldığını gördük, hakkını yemeyelim.

Ama yine de, oralarda da bir "su testisi" denemesi oldu. Birileri Özgecan için de benzeri yorumlar yapmayı denedi. O denemelerinden beri kendilerinden pek haber alınmıyor. Ama Özgecan da kendi testisinden payını aldı.

Onun mezarını "öyle giyinmeseymiş" (!!!) ile başlayan ve "aleviymiş galiba" (!!!!!!!!!!) ile noktalanan bir testinin suyu ıslattı.

Nuran'dan da Özgecan'dan da, birer fatihayı esirgeyip, geride kalan sevenlerinin başına testi fırlatma yarışına girenlerse kendi yaşamlarına devam ediyorlar.

Ne kadar kara çalınırsa çalınsın kir tutmayan tuhaf vicdanları, hep farklı makama uysa da itibarından hiç bir şey yitirmeyen tuhaf musikileri, yolsuzluklarıyla bile iktidarlarını pekiştirmeyi başaran tuhaf muktedirleriyle çepeçevre kuşatılmış yaşamlarına devam ediyorlar.

Nuran'a ve Nuran gibilere testi fırlata fırlata yaşamaya devam ediyorlar. Ve yine de kalkıp, bizi vicdansız/namussuz/imansız/itikatsiz olmakla itham ediyorlar.

Şimdi, size soruyorum: Ben bu günahlarla arama mesafe koymuş sayılmaz mıyım? Kur'an hakkı için söyleyin, toprak kurdu hangimize bulaşmış?

Notlar:
[1] Yazının görselini başka bir blogdan aldım, isterseniz o blog sayfasına da bir göz atın.

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası