02 Şubat 2026

Kendi hayatına yayınlanmaya değer bir etkinlikmiş gibi yaklaşmak...


İnsanlar gerçekten çok şaşırtıcı varlıklar, bana öyle geliyor en azından!

Bir insana dair, onun kendisinin anlatabileceği her şeyi 1-2 saatlik bir sohbette dinleyip tüketebilirsiniz. Fakat yüz yıllık bir dostluk sürseniz yine de hiç duymadığınız bir şeyi ondan duymayı umamabilirsiniz.

Üretim ilişkileri, bir insanı özgün doğasından ayıran en belirleyici güç. İnsanı değiştiren en büyük güç. Marx'ın yabancılaşma diyerek anlatmak istediği şey bu. İnsan da aslında doğadaki diğer organik varlıklardan çok ayrışmayan özelliklere sahip. Hayatta kalmak, üremek ve bütünlüğünü korumak istiyor. Ve bu döngüyü bozan en çarpıcı güç da üretim.

Bakın, son 5 milyar yıllık sürede, sadece 5-6 bin senedir "meslek" diye bir şey var hayatımızda... Ve bu mesleklerin de "mavi-beyaz" yakalarına göre ayrışıp gruplandırılmasının tarihi de 150 yılın biraz üstünde. Buna rağmen günümüzde insanı tanımlayan en belirgin özelliği "mesleği" ve bu durumu kimse garipsemiyor.

İnsanları, sosyal medyada hayatlarının çok özel detaylarını paylaşmaya iten de bu yabancılaşma. İnsan "mesleğinden öte" bir şey olduğunu haykırmak istiyor. Hobilerini yaparken falan çekilmiş fotoğrafları kamusal biçimde paylaşarak "sadece bir muhasebeci" olmadığını kanıtlamak istiyor adeta.

Ama buna direnmek neden? Son yılların en başarılı sosyal medya uygulaması neden LinkedIn? Çünkü paradigmayı tersine çevirdi. LinkedIn insanların "sadece mesleğiyle var olduğu" hatta mesleklerini birazcık da amplifike ettikleri bir mecra ve bu işe yarıyor. Bir açlığı doyuruyor. Bir ihtiyacı gideriyor.

Metrobüste sıra bekleyerek işine gitmeye çalışan insanın, işinin önemli olduğuna kendisini inandırmasını sağlıyor. İşe yarıyor. LinkedIn'de yazılı cafcaflı iş tanımları, aslında gerçekte o iş tanımlarından çok başka bir şey olduğu için yaşadığı yabancılaşmayı sessizleştirmesini sağlıyor.

İnsanlar kariyerlerine, yayınlanmaya değer bir etkinlikmiş gibi davranabiliyor. Ve bu diğer sosyal medyadan daha mantıklı bir zemine oturuyor.

Balık tutmaya giden Osman --- Bana ne?
Müşteri ziyaretine giden Osman --- Aferin, çocuk vergi borcunu çıkarmaya çalışıyor!

Hayatlarımıza da yayınlanmaya değer bir etkinlikmiş gibi yaklaşmak yerine... gerçekten de yayınlanmaya değer bir etkinlik haline getirmeye çalışsak ya onlar... Çünkü kariyerlerimiz gerçekten de öyleler, ama hayatlarımız değil...

10 Ocak 2021

Bu yaşananlar gerçek mi?


"Corona türü virüslerin küresel bir salgına hatta pandemiye yol açması ihtimali; önümüzdeki 10 yıl için %50, 20 yıl için %85 ve 30 yıl için %99,5 ihtimalle gerçeklemesi beklenen bir senaryo..."

Bu cümle sadece konunun uzmanlarını değil, hepimizi ilgilendiriyor olmalıydı. Ancak önce 2 farklı SARS türü ve sonra da 1 adet yerelleşmiş SARS cinsi olan MERS salgınları haricinde, uluslar arası kamuoyu ciddi bir viral salgın konusunda yeterince ajite olmuş durumda değildi.

Sonra Covid geldi... 1 yılı aşkın tarihinde 100 milyon pozitif vaka, 2 milyon ölü ve küresel ekonomiye verdiği milyarca dolarlık zarar bıraktı arkasında...

Haberimiz yoktu... Hazırlıksız yakalandık... Ne yapacağımızı hala bilmiyoruz...

Birileri ilaç ve aşı geliştirmek için gecesini gündüzüne katarak çalışıyor ama o ilaç ve aşıların da tam koruyucu olup olmayacağı konusunda tatmin olmuş değiliz.

Evlerimizde kendi kendimizi karantinaya almaya teşvik edildik. Hükümetler çalışanları evlerine göndermek için önlemler almayı denedi. Tam kapatmalar, ulusal karantinalar, sınırların kapanması, risk gruplarına kısıtlamalar getirilmesi, halk sağlığı yönetimlerinin tamamen değiştirilmesi, bütçe planlarında değişiklikler yapılması, ekonomik önceliklerin değişmesi... Akla gelen her yol denendi ama Covid'in neden olduğu yükün en azından ekonomik kısmının hafiflemesi için tünelin sonunda ışık göründüğünü düşünmek için yeterli veri yok elimizde.

Ve hala lokal güç savaşları ve kâr yarışları peşinde koşan kapitalist iştah devam ediyor. İnanılmaz ama şirketler piyasa ekonomisinin kendilerine biçtiği rollere devam etmekten çekinmiyorlar, bireyler ise evlerinin kapısına kadar dayanan hakikat ile banka hesaplarının çoktan içinden geçmiş ekonomik tuzak arasında akli zaafiyet yaşar hale gelmiş ve hayatta kalmak için ne yapmaları gerektiğine karar vermeye çalışıyor.

İnanılmaz ama birileri hala silah ticareti, uyuşturucu ticareti peşinde... İnanılmaz ama birileri hala devletlerinin sınırlarını "genişletme" gayesiyle hareket ediyor. Milyonlar halinde bir garip virüsün insafına kalmış durumdayız ama hükümetler ve küresel şirketler hala güç ve kâr savaşı vermeye devam ediyor.

Kıtlık ekonomisinde kıt olmayan tek şey çaresizlik... Ve asrımızda bu yeni çaresizliğin adı "Sağlık köleliği" olacak gibi görünüyor...

İhtimal şudur: Önümüzdeki süreçte hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğumuz antikorların yapay olarak imal edilmesi ve dağıtılması ekonomideki en önemli "fiziki meta" olarak işlem görmeye başlayacak ve "İlaç ekonomisi" en azından kısa vadede "Enerji ekonomisi" ile yarışır hale gelecek.

Corona Virüs Hastalığı 2019.1 ile geçen ilk senenin ardından...

Tekrar merhaba dünya...

2021 sağlık yılı olsun!

11 Mayıs 2019

Özgürlük Bağımsızlık Demokrasi Cumhuriyet

Bir çok diplomamın yanı sıra "Siyaset Bilimi" diplomam da olduğu ara sıra aklıma geliyor. Çok nadir, yeterince sık değil...

Buna rağmen, başlıkta anılan sözcüklerin, siyaset bilimi açısından hangi anlama geldiğine dair biraz fikir sahibi olmak için diplomayı alana kadar sabretmiş olmak zorunluluğu yok... Çok az sözlük karıştırmak, çok kısa tarih okumaları yapmak yeterli...

Bu yüzden; klavyem döndüğünce bu kavramları, aralarındaki farklılıkları da göstererek anlatmam gerekt----

{...}

Yok lan, ne anlatıcam...

Siz, hepiniz, dev bir "gelişine yaşayanlar cumhuriyeti" kurmuşsunuz; anaysanız "racon", kanaat önderiniz "amir", toplumsal uzlaşmanız da "itaat" olmuş.

Ben ne anlatayım bu saatten sonra size, demokrasi neymiş de bilmem ne...


  • Güncelleme: 18/05/2019
    İlk görselde arkada ABD ile özdeşleşmiş bazı simgelere yer vermişim, farkında olmadan. Görseli güncelliyorum müsadenizle...

26 Kasım 2018

Resmi (gibi) Duyuru (gibi)

Bazı kafa karışıklıkları yaşanabilir diye, aslında çok önceden yapmam gereken bir duyuruyu/açıklamayı şimdi yapıyorum; neden şimdi; çünkü mail geldi; ben de dedim ki kendime... "Ben bunu blog'a bi yazam bakam bi..." dedim kendime...

Efendim olay şu; blogda da defaten yazdığım ve yüzyüze ilişkiler de sık sık dile getirdiğim gibi; internet/sosyal medya ile ilişkim ilk günden beri temiz olmadı. Isınamadık birbirimize. Bunda benim karakterimin ya da mizacımın pek sosyal olmamasının da payı var elbette ama kabahatin daha çok, sosyal medyanın iddia ettiği gibi "İnsanları birbirine yakınklaştırmak" için değil, kısıtlı insan "etkileşimini" işgal ederek, bu alanı propoganda (sadece siyasi da değil, her türlü reklam vs. için de) kullanılmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

TLDR; sosyal medya yepisyeni bir reklam alanı ve bu blogun sınırılarını aşan bir verimlilikte ve sofistikelikte kullanılıyor... Ve ben kendimi buna dahil etmemeyi daha uygun buldum.

Örneğin uzun zaman önce Facebook hesabımı kapattım ve hayatım bu kararın ilk saniyesinden itibaren daha iyiye gitti. Twitter hesabını kapatmamıştım ama son 1,5-2 senedir, özellikle seçim dönemlerinde haber alabilmek için biraz sık kullanmaya başladım ve haber alamadığım gibi sosyal medyanın isnanı esir eden kuyusunun içine yeniden düştüğümü hissettim; bir iki tivit bile attım geçen haftaya kadar ama artık twitter hesabını da beklemeye alıyorum.

Bir de instagram meselesi var... Bu senenin Ekim ayına kadar instagram hesabım yoktu. Ne yazık ki bir adet instagram hesabı açtım. Orada da aktif falan değilim. Açma sebebim şu; düzenli olarak maçlarına gittiğim  Sakarya Basket  takımının kombine biletini almak istiyordum ama resmi sitede duyurulardan kombine satış haberlerine erişemedim. Mail ile ulaşınca da kulübün resmi instagram sayfasını aktif olarak kullandığını öğrendim. Yani sadece ve sadece @SBBBasket'i takip etmek için instagram hesabı açtım. (Bir de Toyota ve Fiat'ı takip ediyorum; çünkü iki arabamdan birisi Corolla diğeriyse Doblo... Bu kadar da sığ bir adamım) İnstagramda aktif değilim, "tanıyor olabilecekleriniz" listesinde tanıdık birisini görürsem ekliyorum ama hepsi o kadar. Haftada 2 kereden fazla girmiyorum; SBBB maç bilet satışlarını falan takip etmek için o da...

Bu yüzden "Abi sana [random sosyal medya] hesabından DM attık ama dönmedin" diye gelen mesajlar için tek söyleyebileceğim; cep numaramı bilen SMS atsın, mailimi bilen mail atsın; yoksa bana ulaşamazsınız...

TLDR2; Face / Twitter  / LinkedIn / Reddit / StumbleUpon / Discord / AboutMe

02 Temmuz 2018

Ölüm sessizliğine gidiyor evren yahut #heatdeath iz kaming

Kaosun bize verebileceği bir ders var mı? Olmalı değil mi? Ama yok gibi görünüyor... Geçtiğimiz ayı yoğun bir iş/staj programıyla geçirdiğimden, günlük okumalarım (sonlara doğru seçimin etkisiyle biraz günlük siyasete kaysa da) genelde sadece kaçış edebiyatıyla sınırlı kaldı. Kaçmak için en çok tercih ettiklerim bir "leitmotiv" bile taşımayan tarzda romanlar olur; kimi zaman sadece kitap satmak amacıyla yazılmış polisiyeler, çoğunlukla da sürükleyici bir olay örgüsü ve çözülmesi güçmüş gibi görünen gizemler vaad eden macera romanlarını seçerim. Çoğu zaman da, aslen kaçış edebiyatı olarak görmediğim fantastik/bilim kurgudan [bilimkurgufantastik - BKF] başka kapıyı çalamam...

BKF bana her zaman şunu hatırlattığından aslında onu kaçış edebiyatı içine dahil etmem: Bizim evrenimiz ve gerçekliğimizle örtüşmez görünen hayal ürünü bir evren ve gerçeklikte de aslında bizim evrenimiz ve gerçekliğimize paralel ne çok şey vardır... Tolkien gibi bir gerçeklik kurgulama dahisini kenarda bırakırsak; aslında BKF'nin içinde bu dünyadan çok bezerlik olmasının en temel sebebi de gerçekte onların tastamam bu dünyaya ait olmalarıdır. Kanımca Tolkien'in eserlerinin benzersiliği ve ulaşılmazlığını sağlayan bu dünyanın oraya çok şey borçlu olmasındadır, ama konumuz bu değil.

Geçen haftaki siyasi hercümerç içinde, yine, her zamanki gibi, ben evrenin ve insanlığın sornlarından dem vurdukça gündem mütemadiyen öznel ve özel sorunlar yelpazesine sıkıştı kaldı. 2018 seçimi itibariyle gündemimizde ciddi bir ekonomik daralma ve yeniden hortlayan enflasyonist politikalar var ve kaçınılmaz olarak seçime "Soğan Lobisi" tartışması damgasını vurdu. Ama sonuçların değişmezliği ve tahmin edilebilirliği bir kez daha gösterdi ki, en çok dillendirilen öznel ve özel sorunlar alanına bile nüfuz edemiyor günlük siyaset - Öte yandan hayatımızdan bu kadar kopukkan hayatımızı bu kadar belirlemeye muktedir bir şekilde...

Siyasetimiz kendi kifayetsizliğiyle kıvranacağı yerde, bizim çaresizliğimizi güce tevdi eden bir merhalede; insanlık can çekişiyor ve dünya akıl almaz ve tahmin edilemez bir yöne deviniyor. Geçen yüzyılın başında, adına "Demokrasi" denilen bir ülkü etafında kümelenirse sadece siyaseti değil, dolaylı olarak geleceği de belirleyebileceklerine inandırılmış halk kitleleri üzerinde yürütülen karşılıklı manipülasyon faaliyetleriyle bugün herkes, herhangi bir şeyi belirleyebilecek araçtan mahrum; müphem olduğu ölçüde gevşek bir toplumsal konumu "mastar" kabul ederek kendini sürekli yeniden üretmeye çalışan (ve tanımı gereği bunda sürekli başarısız olan) bir kısır döngüye mahkum haldedir.

Birileri bu mahkumiyetten kaçmak istedi diye eleştirilebilir mi? Belki, kaçış hedefini yanlış (örneğin BKF olarak) seçti diye, evet. Ama kaçmak gerektiğini idrak ettiğimiz zaman kınama yerine ödüllendirilmeyi hak ediyoruz.

Entropiyle ilgili olarak daha önce de yazmıştım, o zaman da söylediğim gibi, bu hayli karmaşık fiziksel/kimyasal mevzuyla ilgili yetkinliğe sahip olduğumu falan iddia edemem ama yetersiz okumalarından anladığımın kısa özeti --- evren iki belli enerji düzeyi arasında; birisinden diğerine doğru dönüşümün yaşandığı bir yerdir ve "geri dönülemez nokta" arkada bırakıldığında bu enerji dönüşümü artık tersinir değildir. Yani, bir nebze de olsa, Fukuyama'nın önerdiği gibi, tarih belli bir yöne akıyor olabilir.

Evet, entropinin yanlış anlaşılması üzerinden Fukuyama'yı doğrulamak gibi cürretkar bir işe kalkışmışım gibi görünüyor:  Ama asıl soru da şu --- BKF evrenlerinin içine sızmış gibi görünen bizim evrenimize ait öğeler, aslında entropinin, tıpkı BKF romanını bitiren edebi enerji gibi bizim evrenimizi de nihayete erdirecek evren enerjisinin bir tezahürü olmadığını kim iddia edebilir.

Bildiğimiz evren madem bir enerji dönüşümleri sürecidir; dönüşüm tamamlandığında evren de devingenliğini yitirecektir. Bu önerme "Heat Death"  (Isı Ölümü - Enerji Ölümü) olarak bilinen kıyamet teorisinin çooook serbest yapılmış bir özetidir.

Eğer öyleyse, Fight Club'ın sonunda yıkılan binalar, LOTR'un sonunda limanlardan ayrılan yüzük taşıyıcıları, Matrix'in sonunda.... orda ne olduğu tam belli değil gerçi... İşte tüm bunlar ad birer "Heat Death" değil mi?

Durum buysa eğer, "Nobody exists on purpose, nobody belongs anywhere, everybody is going to die..."

Resimler:

  • https://www.deviantart.com/fluffiks/art/Industry-4-653714591
  • https://www.deviantart.com/tairenar/art/Pattaya-international-firework-749064981
  • https://tr.pinterest.com/pin/356910339210951799/

31 Mayıs 2018

Sadece aşık olduğumuzda yaptığımız ama her zaman yapmamız gereken şeyler

o Şiir yazmak Aşıkların tekelinde de değildir zaten şiir yazmak ama günlük yazma miktarı ganyan bültenindeki at isimlerinden ibaret olan bünyeleri bile Posta'nın Yurdum Şairleri sayfalarını doldurmaya sevkeden tek duygunun aşk olduğunu kabul etmeliyiz. Oysa bir insana değil hayata aşık olsan ve daha sık şiir yazsan hayata bakışın tümden iyileşecek, haberin yok!

o Düşlere dalmak Gündüz düşleri kurmanın önemini aslında nörologlar da vurguluyor. Ama orasını geçtim, hepi topu 130-40 yıllık "Full-time çalışan Homo-Laborans" tarihimizde, beyin sağlığımız kadar ruh sağlığımız açısından da hayaller kurmaya ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Hayalleri olmayan insanlar bir gelecek de inşaa edemezler. Tek derdi çocuklarını hayırlısıyla evlendirmek olan insanların ızdırabıyla binlerce seneyi kaybettik zaten {gerçi Mars'a giden Space-X günde 14 saat mesai yapıyo, orada bi sıçmış olabiliriz}

o Sevişmek Herkesin sevdiği kendine! Ama kim inkar edebilir tüm derdimizin sevişmekle sikişmek arasındaki farkı anlayamamak olduğunu. Saçlar, tüyler, terli yanaklar, sıklaşan nefes alıp vermelerden mi ibaret sevişmek? Sevdiğinin ayakları üşümesin diye yün çorapları çekmecenin en üstüne çıkarmayı nereye koyucaz panpa?!

o Yardımlaşmak Aşık olduğumuz zaman çok bir yardım sever oluyoruz. Kimse inkar etmesin, kızı/adamı kafalayana kadar pek bir ilgliyiz başkalarıyla. Ve sadece aşık olduğumuz kişiyle de değil; genel bir iyimserlik yansıyor eylemlerimize. İyiliği yaymak iyimserliği yaymaktan geçiyorsa eğer, 7/24 aşık olamayacağımıza göre...

o Süslenmek Onun için değil kendin için süslenmelisin. Bu hayatta en önemli insan "Aynadaki insandır" ve ona saygını bir kez yitirirsen bir daha asla kazanamazsın. Bırak elin oğlunu/kızını etkilemeyi... Makyajlar, aksesuvarlar, yüzlerce liralık elbiseler almaktan bahsetmiyorum ama ufak dokunuşlarla kendini daha iyi taşımayı kendine borçlusun.

30 Mayıs 2018

Köpeği hastalanana öğütler

Annemin geçen hafta el bileği kırıldı. Sadece blogda değil, sosyal medyada da daha önce annemin geçirdiği kazaları ve kronik hastalıkları bir kaç kez yazmıştım. Konuya vakıf olmayanlar için kısa bir özet geçeyim.

Annemin hobileri arasında müzik, bahçecilik/çiçekçilik, bulmaca çözmek ve düşmek vardır. Gerçekten! Annem normal sayılamayacak bir sıklıkta düşer. Biz ailesi ve sevenleri olarak, annemin bunu hobi olarak yaptığına artık eminiz. Annem düştüğünde hiç şaşırmıyoruz.

Annem düşmeyi bir sanata çevirmiştir ayrıca. Düşülmeyecek yerlerden, düşülmeyecek şekillerde, ölüme uçarcasına düşer. Hayatıma ilişkin ilk anım, balkonda ablamla oynarken annemin kanlar içerisinde yanımıza gelip "Kafama bir şey olmuş mu?" diye sormasıdır örneğin. Ya da geçen sefer kafasını yararak düştüğünde "Ben bu sefer bayılıyorum galiba, beni oyala da bayılmayayım" diyecek kadar da soğuk kanlıdır ayrıca.

Başkaları için korku dolu olabilecek şeyleri annem bize eğlence amaçlı yaşatıyor gibidir. Örneğin br keresinde, karşıdan karşıya geçerken kaldırıma takılıp düşmüştü. (Evet kaldırıma takılıp düşebilir benim annem). Sonra da kaldırımın sonundaki apartman parmaklıklarına çarparak durabilmişti. Parmaklıklara çarpmasaydı yaklaşık 7-8 metre aşağıya, beton zemine kafa üstü çakılabilirdi. Ama annem kalkıp işine devam etti. Sonuç: Kaburga kırığı.

Dedim ya, artık şaşırmıyoruz diye... Sondan bir önceki düşmesi de mesela oturduğu yataktan düşme şeklindeydi! Hem de burnunun üstüne gelecek şekilde! Ve de bu düşme sonrası burnunun şekli değişti! Bunu da hiç birimiz yadırgamadık aslında. Toplamda 28- 30 kere bir yerlerini kıracak ya da çatlatacak şekilde düşmüş birinden bahsediyoruz. Kırmadan burun kemiğini yamultacak birisi varsa o da annemdir.

Pekiyi, son düşmesi nasıl oldu? Efendim, Zeytin'in tasma zinciri bileğine takılı biçimde bahçeye çıktığında, Zeytin'in hırsla tasmaya asılması sonunda düştü bu sefer de... Üstelik de "Yapılamaz" denileni de yaptı yine: Bileğini hem kırdı hem de şeklini bozdu. Hayaldi, gerçek oldu anlayacağınız. Yetmezmiş gibi, şekil bozulduğu için normal şekilde de kaynamıyor kemik, eklemine baskı yapıyor. Bu da ağrılara ve bilek hareketlerinin kısıtlanmasına sebep oluyor.

Her şey bir tarafa, 20 küsür gündür kolunun alçıda olduğunu düşünürsek, hayatını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu bazı temel şeyleri de kendi başına yapamıyor haliyle; sadece yemek içmek de değil, örneğin çorabını giymek ya da duş almak için bizim yardımımıza ihtiyacı var.

Yani, 65 yaşından sonra kocaman bir bebeğe dönüştü annem (Allahtan mızmız ve ağlak bir bebeğe dönüşmedi). Ve işin garibi düşmesine sebep olan olayın da, ailemizin bir başka bireyinin, 10 yaşındaki "ihtiyar" köpeğimiz Zeytin'in hastalığı sebebiyle bir bebeğe dönüşmesi ve bakıma ihtiyaç duyar hale gelmesi. Bundan dolayı da annemin, tuvalet ihtiyacını gidermesi için onu bahçeye, biraz da aceleyle ve dikkatsizce, tasmasını tam kavrayamadan dolaştırırması.

Neden bu hale geldi Zeytincik? Aslında ilk cevap: Yaşlılıktan! Gerçi 10 yaş, tuvaletini bile kendisi yapamaycak kadar hastalanmasına sebep olmuyor. Ancak kış başında ağır bir enfeksiyon geçirmesi ve 20 gün kadar ciğerlerini yırtarcasına ve zaman zaman da kan kusarak öksürmesi, sonrasında da kullandığı ilaçlar yüzünde yemk borusunda acid-reflux {bildiğimiz reflü} sıkıntısı yaşaması sonucu hem güçten kuvveten kesilmesi hem de kas ve eklemlerinde romatizmal ağrılar yaşadığı için doğru dürüst yürüyememesi.

Doğrusu Zeytin'in hastalığı, başta annemi olmak üzere hepimizi çok yıprattı. Hatta ben de kısa bir süre için Zeytin'de umudu kesmiştim; aslına bakarsanız sürekli dile getirdiğim "Duygular çok gereksiz panpa, artık duygularla işim bitti, kendi irademle sosyopat oldum" şeklindeki iddiamın da "Kaideyi bozmayan istisnasının" Zeytin olduğu ortaya çıktı. Zeytin'in hastalığı beni çok hazırlıksız yakaladı. Özellikle de bahçede koşarken bir anda düşüvermesi, olduğu yere yığılıp kalması ve yalvaran gözlerle bana bakıp, sürünerek eve girmeye çalışması çok yıprattı beni.

Tabii 4,5 ayın sonunda Zeytin kuvvetinin büyük kısmını geri kazandı. Elbette bunda, doktorumuzun tavsiyesiyle kullandığımız Glukozamin içeren gıda takviyesi haplarının etkisi büyük. Hatta bu glukozamin denen hadiseye ben de sıcak bakmaya başladım, köpeğin değişimini görünce kendimde de aynı faydayı görebileceğimi sanıyorum.

Zeytin kuvvetini kazanınca, annemin de tasmasını biraz "tereddütlü" tuttuğunu sezince, ve dahi bahçenin hemen dışında otlayan yabancı inekleri görüp sinirlenince; hızla ve zıplamalar eşliğinde koşarak, beraberinde de annemi düşürerek bu kazanın ortaya çıkmasına neden oldu. Aslında, düşününce, Zeytin'in kabahati yok. Üstelik bu annemi ilk düşürmesi de değil. Daha önce de annemi düşürmüş, yine sol kolunu çatlatmıştı. Burada annemin Zeytin'i yönetmekteki bariz başarısızlığını "alkışlamamak" elde değil.

Yalnız, vakıa, şu anda hanemizde vaziyet şu şekil: Bebekliğinden beri sahip olduğu psikolojik sorunlardan ötürü sürekli kendisini kaşıyarak vücudunun dört bir yanında yaralar açan Karamel, 4,5 aydır uğraştığı hastalık sürecini yeni yeni aşıp aeta kefeni yırtan ama bu sefer de yaşlılıkla boğuştuğu için bütün günü uyuklayıp ilaçlarını sindirmekle harcayan Zeytin, evdeki diğer üç köpeğin saltanatını 3 yıldır kabullenemeyen, iktidarı ele geçiremedikçe de kendisine yeni hezeyanlar ve fobiler geliştererek, mesela her yağmur yağdığında "Gökgürültüsünü" bahane ederek, mahalleyi ayağa kaldırırcasına havlyayarak ilgi isteyen Fıstık üç ayrı tarafa dağılmışken... Bir yandan da bileğini kırmış annemin acısını dindirmeye ve hastalığını iyi etmeye uğraşıyoruz.

Yine de, her şeye rağmen, acılar içerisindeki annem dahil, hiçbirimiz hâlâ önceliği köpeklere vermekten kendimizi alabilmiş değiliz. Bize soracak olursan, önce "Köpekler hasta" sonra "İlhan bileğini kırdı." Öncelik sıramız bu.

Ve bu çok saçma.

Bakın, olay sadece "Her ne koşulda olursa olsun, bir insan bir köpekten daha önemlidir" biçiminde basitleştirilebilecek gibi değil. Evet, ona ne şüphe! Herhangi bir insanın sağlığı ve güvenliği yanında bir köpeğin sağlığı ve güvenliği önemin yitiriyor. Hele de söz konusu insan annem olunca, benim olaya kişisel yaklaşmamamı beklemek bana haksızlık olur. Önem sırasında annem, kainattaki herhangi başka bir olgudan yukarıdadır; net söyleyim, ilk sıradadır. Bu benim öznel görüşüm ama annem sağlıklı ve mutlu olmadıktan sonra "Bana faydası dokunmayan köyün muhtarını sikeyim" yani, nedir ki...

Hal böyleyken... Neden ama... Anlayamıyorum, izah edemiyorum... Fakat... Her şeye rağmen... Bizim evin hastası Zeytin gibi geliyor bana.

Burada bir yanlışlık var. Böyle olmamamlı. Özellikle de artık iyileşmeye başlamışken Zeytin önemini iyice yitirmeli. O önemini yitirmese bile annemin her zaman tercih sebebi olarak öne çıkması gerekir.

Pekiyi ama neden? Neden köpeğe karşı olan acıma hissimiz, annemize olanın üstüne çkıyor? Köpek nasıl "Yaşayan zavallı şey" olmanın ötesine geçiyor ve "Arkadaşlar ve yoldaşlar" arasına dahil oluyor. Onun öyle bir talebi olmadığı halde neden köpeğe "Trajedin benim trajedimdir" diye yaklaşıyoruz.

Raimond Gaita, "Filozofun Köpeği" adlı kitabında bir anektoda yer veriyor. İki hafta önce yaşlı bir kadının kaza geçirip öldüğü bir caddede köpeği Gypsy de talihsiz bir kaza geçiriyor. Izdıraplı, yıpratıcı ve pahalı bir tedavi sürecinin sonunda Gypsy'nin bütünüyle iyileşeceği de şüphelidir. "Normalde yalnızca insanlara verilen değeri yanlış bir şekilde bir köpeğe atfetmek" olarak tanımladığı durumlarla ilgili tesiptleri ayrıca ilginçtir. İki hafta önceki kazada yaşlı kadına çok az kişi yardım etmiştir. Oysa "bir sızlanma ya da ciyaklama denemeyecek kadar güçlü ve tasarlanmamış" bir biçimde haykıran Gypsy'nin yardımına o an caddede olan bir çok insan koşmuştur.

İlginç; aynı yerde 2 hafta önceki kadına yardımcı olmayan {muhtemelen aynı} insanlar, bütünüyle yabancı bir köpeğe cansiparene yardıma koşuyor. Oysa köpeğin sahibi Gaita, babasının kendi yaşlı köpeğini doktorların tavsiyelerine rağmen uyutmamayı seçen babasıyla kendisini kıyaslıyor, "onu  öldürmenin onun için bir lütuf olacağı düşüncesi, köpeğin durumundan çok sanırım, insanoğlunun bir hayvan için ne kadarını yapmaya hazır olduğuyla ilgiliydi" diyerek, bu ahlaki soruyu bir başka soruyla karşılıyordu: "Çocuklarımın sağlık masraflarını karşılamak için her şeyimi satar ve gerekirse mezara kadar çalışırdım. Peki ya bir köpek için? {...} Çocuklarımız için yapmamız gereken fedekarlığı Gypsy için de yapmamız gerektiğini düşünmek saçmaysa eğer, bu ayrım ikisi arasında ahlaki açıdan dikkatimizi çeken başka nesnel farklılıklardan dolayı olmalı."

Bu soruna Gaita kitabında doğrudan bir cevap vermiyor. Ama bu soruyu çok da sofistike ve entelektüel biçimde avucumuzun içine bırakıveriyor. Öte yandan söz konusu bir köpek olduğunda Saramago'dan da alıntı yapabileceğimiz bir pasaj var:

Biz böyle bir hayvanın bize baktığı zaman ulaştığı derinlikleri hayal bile edemeyiz, bize öylesine salak salak bakıyor sanırız, dünyanın orasına burasına gerekli gereksiz yakıştırmalar, açıklamalar yapıştırırız. Köpeğin sessizliği ve daha önce çeşitli dini göndermelerd bulunduğumuz evrenin ünlü sessizliği, başta aralarındaki maddi ve manevi boyut farkından ötürü karşılaştırılamaz gibi gelir, ancak bu iki sessizliğin özgül ağırlıkları ve yoğunlukları iki damla gözyaşınınkine eşittir; aradaki tek fark gözlerin dalmasına, gözaşının kabarmasına ve damlamasına yol açan acıdır.

Jose Saramago, Mağara, s121-122

Doğrusu Saramago'nun sanatsal yanıtı Gaita'nın kısmi yanıtı karşısında biraz daha kışkırtıcı. "Herhangi bir şeyi ele alalım" diyor Gaita; "bu şeyin eğer insanlara yönelik davranışlarımızla ahlaksal açıdan bağlantılı özelliklere ve yeteneklere sahip olduğunu düüşnüyorsak, o zaman ona da bu özelliklere ve yeteneklere sahip insanlara davrandığımız gibi davranmamız gerekir."

Üstünde düşündükçe kışkırtıcılığı artsa da bu yanıtın...

Hayır bir köpek bir insan değildir. Ve hiç bir insan da, anneler gününden 4 gün sonra kolunu kıran annem kadar kıymetli olamaz...

Benim cevabım pragmatist ve kişisel çıkarımı gözeten bir cevap oldu. Sizin cevabınız ne?

16 Mayıs 2018

İlk aşkım

Bana "Bu şaşı kızın nesini beğeniyosun?" diye sordular...

Ben de onlara dedim ki; "Ne kızı lan, kız mız yok, nası kız, bi dakka, kim kız var dedi, kim dedi, hangi kız, hangi kız abi, hangi kız, hem kim kız dedi, kim dedi bi söylesene, kim dedi kız diye, ne kızı ya, yok kız mız, kim dedi abi?!"

Not: Söz konusu şaşı kız Zeytinmiş :)

14 Mayıs 2018

Var mı cadılar...

Yıllar önce gittiğim Blind Guardian konserinde, seyyar satıcı abi "Haydiiee, var mı cadılar, cadılar, cadılaaaar..." diyerek; sivri uçlu şapka satmaya çalışıyordu... Antin-kuntin Blind Guardian bebelerini (yani bizi :p) görünce fırsatı ganimeti çevirmeye karar vermiş zaar... Sattığı o cadı şapkalarından birisini de kafasına takmış, ama şapka öyle eğreti, öyle emanet duruyordu ki; anlatamam. Gerçi çok kalitesiz bir üründü, büyük ihtimalle herkesin kafasında eğreti duracak bir şapkaydı :)

Şu yukarıdaki fotoğrafta, "Bazı şeyleri de çok kafaya takmamak lazım" mealine gelen gevrek gülümsememi göz ardı edecek olursak... Açıklayamacağım, açıklamak istemeyeceğim o kadar çok detay var ki...

Böyle bir eğlencelik olsun bu da işte size...

23 Nisan 2018

Duygu Defteri: Korkudan


İlginç, insan öğrenmeye benim kadar bağımlı olup da, belli alanlarda kendisini öğrenmekten sakınabilirmiş, varmış böyle bir şey... Bazı şeyleri anlamadığım zaman; arkalarında anlamaya değer başka şeyler olmadığına duyduğum -mesnetsiz- güven yüzünden anlamaya çalışmaktan vazgeçtiklerim yüzünden, öğrenmekten geri kaldığım şeyler da varmış...

Yani, elbette vardı da bunlar... Nasıl oluyor da unutuyor insan...

Demek ki "önyargılarla savaşmayı unutmak" da hep korkudan...

!!Artı!!

Korkulardan duvarlar öreriz
Kinle dolar yanımız yöremiz
Bu yüzden diğerlerini eleştiririz
Halbuki korkmasak dünyayı değiştiririz

Gerçekten bazen, size çok anlamlı gelmeyen mesajlar, başkalarının hayatlarını kurtarabilir... Onun için, ben bu mesajından da, bana değilse bile, ihtiyaç duyanlara dokunmasını gönülden arzuluyorum.

Okuma ödevi olarak da, Barış Özcan'ın sayfasında, yukarıdaki şarkıyla ilgili yazıya alıyorum sizi...

Not: Şu -guliicik- yazıyı yazarken o kadar çok yazım hatası yaptım ki... Klavye değiştirmem gerekiyor sanırım; önerilerinize açığım :)

10 Aralık 2017

Bu kutunun dışında hayat!

Çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu; evlilik programları kaldırıldı Allah'a şükür, şimdi sabah-öğle-akşam kuşaklarının her birinde birer cinayet programı var artık! Nihayet evlilik denen pislikten kurtulduk da kültürümüzün en nadide örneği olan cinayet üzerine yapılmış programlar yayınlanıyor TV'lerde...

...

pfff... Bu saatten sonra, net konuşuyorum, televizyon izleyen gerizekalıdır!

15 Mayıs 2017

Ahiret sualleri: Neden akıllı telefonum yok

Manevi ve psikolojik sebeplerim de var, ama ben yine de mutlak pozitivist sebepleri sıralıyorum. Bir daha whatsapp konusu açılmaz diye umuyorum.

1- Maliyet. Akılsız telefonlar kesinlikle daha ucuz! Sadece 150 liraya satın alabiliyor olmaktan bahsetmiyorum, internet paketi, sms paketi falan almadığınız için fatura ödemeleri de azalıyor. Aksesuavarı yok, yedek şarj aletine tonla para bayılmak yok, akarı yok kokarı yok!

2- Pil ömrü. Benim akılsız 20 gün kadar dayanıyor, üstelik boşaldığında 1 saatte tam doluyor. Beni yarıyolda bıkramıyor. Akıllı telefon dediğin, günde 2-3 kez boşalıyor (titreyerek boşalıyor hem de)

3- Kullanım ömrü. Kasasıdır şuyudur buyudur derken, daha az "hassas" parça içerdiğinden, kesinlikle daha dayanıklı. Bundan ötürü sen el bebek ül bebek baksan da akıllı telefonun 3 senede hurdaya çıkıyor. Benim akılsız 5 senede dan dun kullanıldığı halde ilk günkü gibi sağlam.

4- Yazılımsal kaygılar. Asla gün içinde update yapmaya zorlamıyor. Asla saçma sapan bir uygulaması uyumsuzluk sorunu yaşadığı için annemi arayıp evde ekmek olup olmadığını sormama engel olmuyor. Asla kimlik bilgilerimi, banka şifremi falan sormuyor. Asla konum bilgimi edinmek istemiyor. Aptal ne de olsa, hiç bir şey öğrenmek istemiyor. Sadece "alo" diyor

5- Güvenlik. Virüs bulaşmaz, trojan girmez, bilgilerimi benden gizli birilerine göndermez, yanışlıkla patronuma mail çekmez, mahrem fotoğraflarımı Drive'a yüklemez. Beni sırtımdan bıçaklamaz. Seninki akıllı ama kurnazlık yapmaya kalkar! Benimki akılsız ama sadıktır

6- Hakiki sosyal ilişkiler. Ben merak ettiğim adamı arar "Napıyon başkan yaa" diye sorar, cevabımı alırım. Sen hala instagramdan like gönder! Ya da yemeğini yemek yerine facebook'a fotoğrafını göndermekle uğraş. Arkadaşlarınla dışarıya çıkmışsın ama "Curuj curuj" kucağındaki telefonu sıvazlayarak oyun oyna!

7- Hayalet mesaj! Akıllı telefon sahipleri gün içinde kaç kere "Mesaj geldi galiba" diyerek telefonlarını kontrol ediyor? Kaçında gerçekten mesaj gelmiş oluyor? Kaçında ortada mesaj falan yok!?

8- Gerçek akıl. Akıl insanda olur, bana lazım, telefonuma değil. Bir cihazın benim yerime düşünmesi henüz mümkün değil. Akıllı denen telefon sadece benden daha çok şeyi hatırlıyor hepsi bu! Hem aklımı kullanmam gereken yerlerde akıllı telefon kullanmam yasak! Neye yarar öyle akıl.

9- Grup. Aynı anda 84940 kişyi idare etmem gereken mesaj gruplarına falan üye değilim. 3 tane arkadaşım, 6 tane akrabamdan başka kimseyi idare etmem gerekmiyor. Birilerinden sadece dijitallejtirilmiş bir veri (foto, doküman falan) almam gerektiğinde herkes bana mail gönderebiliyor, ben de herkese ail gönderebiliyorum. Üstelik, bizimkisi gibi geri kalmış ülkeler için değilse bile profesyonel dünyada email en geçerli ileişim şekli, önemi azalmıyor; aksine artıyor. Grup senin aklını alıyor, benim akılsız ise bana grup indirimi yapıyor!

İlave okuma

28 Mart 2017

İnternet or it didn't happen?!

İnternete fotoğraflarını koymadım diye Aliya İzzetbegovic'in mezarında Fatiha okumadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye dalgayla sürüklenen ufak çocuğu kurtarmadım mı (cennette dubleks yerim hazır kanka)
İnternete fotoğraflarını koymadım diye Malmsteen'in konserine gitmedim mi?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye askerde 9'da9 isabetle atış yapmadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye karda Doblo'yu zincirsiz kullanmadım mı?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye 100 metre kelebeği 2 dakikada yüzmedim mi? (nerden baksan iyi derece)
İnternete fotoğraflarını koymadım diye bu hafta çimleri biçmedim mi?
İnternete fotoğraflarını koymadım diye Kimya 101 finalinden 100 almadım mı? (çan eğrisi mi? peehh!)

Sahi, interneti ne ara hacı annemin fotoğraf albümüne dönüştürmenin iyi bir fikir olduğuna karar verdik insanlar olarak?! O toplantıyı ne ara kaçırdım ben?

Bu zırvalığa ortak olmadığım için kusura bakmayın... Benim facebook/twitter sayfalarımda beklediğiniz yoğunluk yok diye de bana kızmayın... {Ki zaten instagramım hatta whatsapp'ım falan zaten hiç yok!}

Oh! İçimde kalmadı, söyledim! Rahatladım.

Şimdi kimyasal bileşimi değiştirmeden termal mukavemeti arttırılan metallerle ilgili makalelerime geri dönebilirim!

Evet, instagramım yok ama ResearchGate hesabım var, oradan haberleşelim...

28 Ocak 2017

DontReadMe.txt

Bilgisayarın masaüstünde bir txt dosyası var, her türlü günlük notumu ona yazıyorum. Tek bir txt için biraz fazla yazı var içinde. Daha önce de megabyte'lar büyüklüğünde txt dosyaları gördüm elbette ama gerçekten sadece, isminin çağrıştırdığı gibi "Not defteri" olarak kullanılan bir dosyanın o seviyelere yaklaşması hayli tuhaf. Üstelik öyle karman çorman bir hal de almış ki dosya; içindekileri bir uzman görse şizofreni tanısı koyar. Her şeyi, ama her şeyi aynı dosyaya yazmışım, bildiğiniz gibi değil: Darbeye adı karışanların ya da doğrudan dahil olanların isimlerinden alabalık marine etmek için kullanılacak baharat karışımlarına kadar :)

Şüpheli biçimde ölürsem delil aramak için o dosyaya bakmayın, delil bulamadığınız gibi akıl sağlınızı da kaybedebilirsiniz.

18 Ocak 2017

Hayır

El ele tutuştuk, anayasanın ikinci turunu oynuyoruz oyluyoruz

Hepimizin söyleyecek çok şeyi var. Ama üslubumuz pek bir gayriinsaniydi herhalde, söylemeyi bir türlü beceremedik. Dramatik söylevler, tiradlar çekerek konuşanların sözleri dinlendi, gönüllerde yankılandı ama aslında hakikate uyup uymadığı düşünülmedi. Yüreklerin içini titrettiği ölçüde kıymet buldular, olgulara karşılık gelmeleriyle değil.

Böyle olunca gerçeğin, haklının ve doğrunun önemi örselendi. Hepsi romantik heyecanlara, duygulu söylevlere trampa edildi. Bu takasın veren tarfının, takas karşılığında kazandığı takdiri, teveccühü ve itibarı güce tahvil etmesi, şurası bir gerçek ki, siyaset biliminin konusunun pek dışındadır. Bu kitlesel "nesne-özne uyuşmazlığı" sorununu incelemek için "bilişsel psikoloji" ya da "informatik" alanlarında disiplinlerarası çalışmalar yürütmek ve geniş halk kitlelerinin nasıl olup da bu oranda "idrak zaafiyeti" sorunu yaşadığını bilimsel olarak ortaya koymak gerekir.

Uzun lafın kısası, bacak ısırmalı, kürsü kırmalı, "ittat edip rahat etmeli" saçma sapan bir haftanın ardından, memleketin iktisadi, sınai, tedriasti ve hatta her türlü hayati faaliyetlerinin, milletler arası platformda hem "konvertiblite" hem de "kredibilite" anlamında onulmaz bir çöküşü tecrübe ettiği bir süreç yaşandı.

Ve henüz dip görülmedi! Daha da düşüyoruz. Önce kavramlarla eylemlerin uyumsuzluğu üzerinden idraki bir kuşatmaya uğramıştık, sonrasında kanaatlerimiz ve vicdanlarımız üzerinden tanklar ve savaş uçakları geçti. Son olarak da irademizi teslim ettiklerimiz, namuslarının bir parçası olarak korumaya ant içtikleri bu iradeyi gasp etmeye karar verdiler.

Görünüşe göre bunun sonu yok.

Hepimize geçmiş olsun. Sened-i İttifak'tan beri, epeyce yol da kat etmiştik halbuki...

Ne yapalım, buraya kadarmış...

14 Ocak 2017

Duyuru desem tam duyuru da değil, öyle bir şey işte

Ne yapacağımı bilmez durur halde, bir karar verip bir yöntem belirlemem gerektiği hissiyatıyla; ama doğru adıma karar verememiş olmanın sarsaklığıyla, düşe kalka ve adım saya saya yürümekten yorulduğumdan mı; yoksa varlık sebebi beni "düşersem kaldırmak" olan kılgısal bir kurumun tavır değiştirip "kalkarsam indirmek" odaklı yeni bir yöntemi benimsemiş olmasının sebep olduğu harabiyetten mi bilmem ama...

Yıldım, yeminle yıldım.

Üç basamaklı gövde ağırlıkları ve iki basamakları IQ'larıyla vasatlık esrikliğinde zafer naraları atan; bireysel kimliksizliğini temelsiz aidiyetlerle ikame etmeye çalışan; "evren hakikatı" karşısındaki kifayetsizliğini, dışavurumcu bir saldırganlıkla telafi edebildiği yanılgısı içindeki niteliksiz ama hayli nicelikli bu kuru kalabalığın, her türlü yetkinlikten azade olduğu için aslında hiç bir "iradi ehliyeti" olmaması gereken "siyasi kanaati"; salt sayısal çoğunlukla bir "zımni doğru" biçimine devşirilmeye çalıştıkça; olguların söylemlerle uyumsuz yapısını ifşa etme gayretinin beyhudeliği bir kez daha yüzüme çarpılıyor.

Yıldım demiş miydim?

Yılmak ne kelime!

Şu noktadan sonra ya kendimi ya sizi öldürmem gerekiyor. İşin her türlü akademik ve tatbiki yanı üzerine kafa patlatıp, cilt cilt kitap okuyup, meclis ve derneklere, şirket ve örgütlere girip çıkıp da bir arpa boyu yol kat edemedikten...

Ve bu yetersizliğin sebebinin, benim beceriksizliğimden değil de "kuru kalabalığın" yukarıda saydığım mahiyetindeki noksanlıklardan kaynaklandığını yaşayarak anladıktan sonra...

Bir de hakikatle "yalancı iklim" arasındaki makasın hızla açılmaya başladığı da aşikar bir hal alınca...

Ben bundan kelli size laf anlatmaktan vazgeçtim, vesselam.


Ne diyelim, kendinize kazdığınız çukura hepimizi düşürmeyi başardınız, helal olsun! Yalnız şu var, orada ilk yanacak olan da sizsiniz, ben yine kendimi korumanın bir yolunu bulurum...

Ama sakın, sakın iş işten geçtiğinde "yanıyorum, imdat!" diyerek bana gelmeyin. Bir tas su döküp de söndürmem ateşinizi... Ben "duman mı tütüyor" diye sorduğumda beni susturmayacaktınız. Şimdiden sonra, isteseniz de konuşmam!

25 Kasım 2016

My Music klasörü 1TB olanlar, birleşin...

...iPod'larınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok!

Evet, Marx'ın da kemiklerini sızlattığımıza göre, meramımıza geçebiliriz.

Bilgisayardan bilgisayara, hard diskten hard diske, flash drivedan flash drive taşına taşına bîhal olan her vatan evladı gibi, bendeniz de "Ulan şu duplikeytlerden bi kurtulamadım, rahat 200 cigabayt dublikeyt vardır omunyum" diyerek bir bahar temizliğine giriştim... Yine... Belki de 69. kere...

Tabii şu var... Şimdiye kadar belki, yani bu 68 bahar temizliğinin tamamında, sildiğim dosya boyutu belki gerçekten 200 GB seviyelerine gelmiştir gelmesine de... İmkanı yok tabi bir seferde 200 GB duplicate bulmanın.

Ama şu da var... Dosya yönetimine yardımcı olan tonla programı detayıyla incelediğimde ulaştığım sonuç şu oldu dün akşam, yaklaşık saat 23:55 civarında; çünkü 40 yaşında (34) Diferansiyel Denklemler sınavı kötü geçmiş bir insanım (sorular kolaydı) ve benim durumumdaki her insan evladı gibi ben de hard disk'lerimdeki arşiv boyutunu azaltmanın çok sağlıklı bir tepki olduğuna inandım!

Evet, uzatıyorum, cümlenin de denetimini yitirmişim, kısa kesmeliyim.

Vakîa, gece gece ulaştığım sonuç şu oldu, "My Music" klasörü kabara kabara 1TB olmuş dostlar... Hayli büyük olacağını sandığım, ama araştırmaya korktuğum "Dublicate cehennemi" ilavesiyle birlikte elbette... Üstelik, 2-3 kezden fazla dinlemediğim albümlerden oluşan devcileyin bir arşiv meydana getirerek...

Ne bu MP3 şımarıklığı?! 

Aslında şu, burada hayli onulmaz bir kuşak farkı var.

Genç nesilin böyle bir MP3 arşivi olacağını sanmıyorum. Yaşı 20-22'den falan küçük olan hayli kalabalık bir insan topluluğunun, MP3'ün tam olarak ne olduğunu bilmediğini bile iddia edebilirim ya... Dijital müzik "arşivlerinin" de büyüklüğü sanıyorum bir kaç GB seviyesinin üstüne de çıkmıyordur.

MP3'ler üzerinden yapılabilecek bir tespit var. Yaşı 27-28 üstü olanlar gayet iyi bilirler, memlekette internet "var ama yokumturak" bir seviyedeyken, "hekır programları varmış, beleşe internetten şarkı indiriyorlarmış bebeler!" söylentisiyle başlamıştı her şey bizim için. Ortaokullarda, liselerde, grup grup ayrılmış; müzik türlerine, sanatsal akımlara, albüm yıllarına göre sınıflandırılmış MP3'leri buldukça indiriyor, kendimiz dinlemeyeceksek bile, dinlemek isteyen bir arkadaşımıza "Diskete" ya da yeterince zengin olanlarımız için, CD'ye çekip paylaşıyorduk.

Çünkü, her istediğimiz zaman, her istediğimiz şarkıyı bulma lüksümüz yoktu...

iTunes'lar, YouTube'lar bizim için fanteziydi. Yokluktan hepimiz istifçilere dönüşmüştük, çöp ev haline gelen evler gibi, bilgisayarlarımız da mp3 çöplüğü haline gelmişti.

Bir diğer tespit de, sanatın ve özelinde de müziğin karakteristiğindeki değişimden yapılabilir. Müziğin bu kadar kolay ulaşılabilir kılınması, acaba gerçekten de ana-akım dışında kalan sanatçılar için de bir fırsat eşitliği yarattı mı? Çünkü, belli bir dönemden sonra, bu yeni nesil "indie" hercümerci öyle bir şiddetlendi ki, kısa sürede bağımsızın nerede başladığı, eğlence sektörünün nerede bittiği belli olamaz hale geldi.

Müziğe aşırı doymuş bir müzik piyasası, kendi başını yiyen Şahmeran misali, yarattığı erişilebilirlik yanılgısı arkasında kayboldu gitti. Öte yandan, bu erişilirlikle işe olmayıp, müzik beğenilerini tatmin etmek için biraz "araştırma" yapmaya alışık olanlarımız, sürekli elde edemeyecekleri müzik eserlerine bir kez ulaşınca, gelecekte de ulaşabilmek adına, eskiden kalma bir refleks ile, arşivci yeteneklerini sergilediler ve yığının üzerine yeni MP3'ler atmaya devam ettiler...

Bugün gerçekten kimsenin MP3 indirmesine, arşivlemesine gerek yok gibi görünebilir... Öte yandan benim dinlemek istediğim "Uncored Fussion Indie Rock" gruplarını öyle Fizzy'de falan bulmanın da imkanı yok. Bazıları, bazen, ve sandığınızdan daha nadir bir biçimde, konvansiyonel anlamda bir albüm sözleşmesi imzalar da, bilinirliği düşük bile olsa, bir dağıtımcıyla bu albümlerini pazarlamanın bir yolunu bulurlarsa, belki o zaman şarkıları müzik paylaşım uygulamalarına kadar gelebiliyor.

Ama "unaffiliated" sanatçıları dinleyen, azıcık "şahsına münhasır" bir dinleyici kitlesi var ki, onlar favori müziklerine hala forumlarda link paylaşarak ulaşmaya çalışıyorlar. Ve bu yüzden müzik arşivleri "kilo kilo bayt bayt, tera tera bayt bayt" oluyor.

Hmmm, "lafı uzatmayım" dedikten sonra 490589458930 satır daha yazmışım, gevurun "wall of text" dediği naneye döndürmüşüm blog'u...

Potato!

17 Kasım 2016

Çünkü sen her şeyin en iyisini biliyorsun Türkiye

Kitabı okumayan (sanırım) turuncu kıyafetli olan... Diğerlerine yüklenmeyin bari...

kabir ölüyle dolu
kadeh rakıyla
"biz de doluyuz" derler
bes doludurlar
ağızlarına kadar lakırdıyla
- nazım

Biliyorum, güncelliğini yitirdi ama... Ben de meşguldüm, zamanında giremedim.

Yazıyı oldukça ileri bir tarihte okuyacak olanlar için biraz özet geçeyim... Geçen ay, işi magazin haberlerini sunmak ve yorumlamak olan bir kadıncağız, detayını da bilmiyorum ya, bilmek ve öğrenmek de istemiyorum ayrıca, nereden icap ettiği önemsiz ama, Kürk Mantolu Madonna ile ilgili bir yorum yapmaya çalıştı. Ancak romanın, amerikan dansözü Madonna olduğunu zannettiğinden büyük bir gaf yaptı.

Ve yer yerinden oynadı.

O günden beri kadına yüklenen yüklenene... Hatta, ilk günler ben de azıcık saydırmıştım, yalan yok. Ama olay kıas sürede çığırından çıktı. Ciddi bir linç kampanyasına dönüştü. Bir ara Twitter'da World Trend listesine kadar girdi.

Sabahattin Âli'nin adını, ölümünden 80 sene sonra yeniden meşhur eden ve nereden bu 2010'lar popülerliğini kazandığını bilmediğim, incecik ve şahsi kanaatimce Sabahattin Âli'nin en iyi işleri arasında da yer almayan (lütfen taşlamayın) Kürk Mantolu Madonna, Starbucks'ta fotoğraf çekilmelik bir kitap seviyesine indirileli 2-3 sene oluyor.

Yani şunun şurasında 2-3 senedir varlığı bilinen, öğrenilen ya da yeniden hatırlanan bir kitap...

Yani... Aslında 2-3 sene öncesine kadar, sadece dar bir zümrenin, edebiyatla ilgili, sanat ve felsefeyle ilgili dar bir çevrenin varlığından haberdar olduğu... Ama yeninden popüler olunca aninden herkesin sahiplendiği bir kitap...

Bu kadıncağız, belli ki bu trene yetişememiş... Duymamış işte kitabı. Komik değil, üzücü değil, gayet normal bir durum.

Keyifli bir okuma, evet, ama Türkçe'nin köşe taşlarından birisi de değil ki bu uzun öykü... Âli'nin yazdığı milyonlarca satır varken, onu belki de en az temsil eden bu kitap üzerinden bir edebiyat eleştirisi inşaa etmek bana mümkün görünmüyor...

Ama, vay sen misin benim bildiğim bir şeyi bilmeyen! Yüklenen yüklenene! Vurun abalıya, tarzı bir linçe dönüştü olay adeta...

"Sen nasıl olur da bu önemli ve güpgüzel romanı bilmezsin, aşağlıklar insanı" şeklinde, öfkesini kustu herkes kadıncağıza... Zavallı kadın enetelektüel kifayetsizliğimizin bütün hıncını tek bir gafla taşımak zorunda kaldı.

Linç trenine herkes katıldı, en insaflı olmasını umduklarınız bile...

İyi de...

Bir de benim durumumu düşünün, vicdansızlar...

Kütüphanemde 5000 kitap tozlanıyor, dönüp dolaşıp kendimi yine bir kitapçıda buluyorum, sık kullanılanlarda instagram falnn değil düpedüz idefix var bende..

Sanırsın bütün ülke James Joyce'u bitirdi de Milan Kundera'ya mı geçsek acaba derdinde... Kahveyle instagram resmi çektirmek için haspel kader okuduğu kitapla artizlik yaptı herkes...

Ama beni de düşünün ya, azıcık beni de düşünün...

Ben ne yapam? Benim, herkesten, sizin bu Funda hanımdan nefret ettiğiniz kadar nefret etmem lazım. Size bir okuma listesi çıkarsam, yüzde 40, yok ya, yüzde 10 kadarını okumuş olanlardan bir halı saha takımı oluşturacak adam toplayamam...

Ben ne yapayım... Hepinizin adını tek tek verip rencide etmek için twitter yetmez, 140 karakter sınırı var neticede...

Sizin bu çakma entelliğinizin seline kapılsam, benim cinayet işlemeye başlamam lazım...

Velhasıl, zavallı insanlara yüklenmeden önce, size de birilerinin yüklenebileceğini unutmayın...

"Ben de çok şey değilim ama bu kadar da şey değilim yaaaneee" diye düşünüyorsunuz ya...

Aslında o kadar da şeysiniz...

16 Ekim 2016

Bu yıl günü gününe çalışıcam

Semih Cumhuriyeti Cumhurbaşbakanı Semih ve Hayat Felsefesi

Sosyal medyada aktif olmadığımdan sık sık bahsediyorum. Blog da eskisi kadar aktif değil. Ciddi ciddi blogger'ı terk etmek ve yıllardır ekleme yapmadığım Wordpress'e dönmek gibi bir niyetim var.

Bence insan çok önemsiz bir varlık. "Yapabildiklerimiz" yanında "mevcudiyetimiz" çok küçük kalıyor. Var olmadan varolmanın yolunu bulmak, belki de filozofların en büyük düşü... Başarmaya yaklaştığımı ya da bir çözüm yolu önerebileceğimi sanmıyorum. Ama kendimce bir yöntemim var; dikkat çekmemek.

Hayatın her alanında, "radarın altında" olmam gerektiğine inanıyorum. Sadece "sokaktaki adam" ya da "sıradan vatandaş" olarak değil üstelik, felsefeci, mühendis, siyaset bilimci, gazeteci ve yazar olarak da... "Radarın altından uçan bir yazar" olmam gerektiğine inanıyorum.

Ama, tarih boyunca yazıya ve yazmaya hiç önem vermediğimiz halde, son yıllarda bir "yazı pornosu" başladığından ve her porno gibi bu pornonun da en yoğun dağıtldığı ortam internet olduğundan, en azından internet ortamında radarın altında kalmam olası görünmüyor.

Durum bu olduğu halde, onu kısmetim olarak görüp kabullenmekte acele ettiğimi itiraf etmem gerek. Dikkat çekmediğim doğru ama, bakmak isteyen bir göz için yeterince fazla ayak izi bırakıyordum arkamda. Gerçi ayak izlerimi, hem de bile isteye bıraktığım zamanlarda her şey pek bir temizdi. Facebook'un ilk zamanlarını hatırlayın, "thefacebook.com" olduğu zamanları... O zaman arkanızda iz bırakmanın sorun oluşturmadığı çok belliydi. Şimdi öyle mi?

Sen de naziymişsin haydeger, senin de varlık ve hiçliğin yalanmış...

İnternette fazla şey paylaşıyoruz. Paylaşayı bu kadar seviyorsak, neden talihimizi değil de son yurt dışı tatilimizi paylaşmayı tercih ediyoruz? "Sosyal medya ve psikoloji" konulu ahkam kesecek değilim. İsteyenler için bir kaç "okuma ödevi" linki eklerim gerçi, konumuz o değil...

Facebook'a bakın, Twitter'a bakın... Benim hesabım yok ama Instagram'ın ya da diğer sosyal medya ortamlarının da durumunun farkındayım. Eğlence için fotoğraf paylaşanlar, evet var... Ama durum 2008'dekine azıcık bile benzemiyor ki!

İletişimin gücünü darbe akşamı gördük. Özgür basın ve internetin darbeyi engellemeye ne kadar yardımcı olduğunu yaşadık. Buna rağmen, iki hafta geçmeden biberli menemen fotoğrafına geri döndük. Bu muydu çıkaracağımız ders.

Evet, yazdıklarıma ulaşmanızı sağlamak için sosyal medyayı kullanmam, hem de iyi kullanmam gerekiyor. Ama söyleyin bana, bu kadar menemen fotoğrafı arasında, yazdıklarımın ne şansı var ki?! Ve sadece benim yazdıklarımın da değil üstelik. Sosyal medyada değilseniz dünya üzerine bir yer teşkil etmiyor gibisiniz. Evet. Ama sosyal medyanın bu halinde, yaptıklarınızı yapmaya devam ederek bir yer kazanmanızın değeri var mı?

"Yer yüzündeki iletişimi topyekün değiştirecek" dediğimiz internet, bunu gerçekten başardı mı? Sosyal medya, ana-akım medyanın yerini aldı mı?

Görünen, ne yazık ki öyle olmadığı... İnternet ve gelişen bilişim teknolojileri, iletişimin sadece biçimlerini değiştirdi, ya da sathını genişletti. Nicelik olarak yaşanan büyümenin nitelikteki yansımasını izleyebileceğimiz bir ölçeğin varlığından söz etmek mümkün değil.

Eskiden ev kadınları peçetelere yazdıkları yemek tariflerini paylaşırlardı, şimdi onun yerini yemek blog'ları aldı.

Kötü bir şey mi? Hiç de öyle değil, yanlış anlamayın. Blog okuyarak yapmayı öğrendiğim yemekler (egzotik ya da füzyon değil, bildiğin zeytinyağlı ev yemeği) için internette minnettarım.

Ama bu değişiklik, iletişimin içeriğini değil sadece arayüzünü değiştirdi. Evet, bugün email'siz, SMS'siz, hata SKype'sız, FaceTime'sız ve elbette Whatsapp'sız bir dünya düşünemiyoruz. Ama arkamızda bıraktığımız ayak izlerimiz de nihayetinde biberli menemen fotoğrafı olmaktan öteye gidemiyor.

Bunun ne kötülüğü var? Yok gibi görünebilir. Ama işin felsefi sorun olduğu nokta şurası:

İnsanı, bildiğimiz evrendeki en sıradışı varlık yapan akli ve manevi haseltlerinin tabii neticesi kendini bilimde, teknolojide, sanatta ve siyasette gösterir. İnsanın diğer canlılardan ayrılan yanı, sadece varlığının sınırlarının değil, kendi varlığı dışındaki başkaca bir varlığın sınırlarını da değiştirebilmsidir.

İnsanın alemtifarikası kültürdür ve kültür yukarda saydığımız bilim, teknik, sanat ve siyasetten ibarettir. İnsanı insan yapan bunlardır. Ve insanın varlığını kabul edilebilir kılan da budur! Yoksa insan hayli verimsiz bir varlıktır.

Uygarlığımızı, bu ele avuca sığmaz ve müphem kültürümüz etrafında öyle öngörülemez biçimde değiştiriyoruz ki, içinde yaşadığımız gerçeklik koşulunun en önemli öğesi olan "fiziksel dünyamıza" verdiğimiz zararı ancak yeni yeni fark edebilmeye başladık. Ve insanlığın büyük çoğunluğu da henüz bu aydınlanma seviyesine bile erişemedi.

Öte yandan kültürümüz kontrolden öylesine zaptedilmez biçimde çıkmış durumda ki, kültürü yaşatmak için dünyadan aldığımızı aynı verimlilikte geri koyamıyoruz.

Kültürü yaşatmak için dünyayı öldürüyoruz. Kötü bir ticaret. Bizi farklı kılan yanımızı cilalayabilmek için bizi var kılan yanımızı feda ediyorruz. Pek de iyi bir strateji gibi gelmiyor kulağa öyle değil mi? Çünkü berbat bir strateji.

Instagram or it didn't hapen... Or did it?!

Bu stratejinin sonunda, kültürümüzün (şimdilik) en parlak öğesi olarak ürettiğimiz internet denen bu tuhaf mahlukuysa biberli menemen için kullanıyoruz... Oysa radarın altında, çoooooook altında kalmamız gerekir. Yapabildiklerimizin mevcudiyetimizi aşmaması gerekiyor. Varolmanın var olmaktan daha önemli olduğu yanılgısı içindeyiz.

21. yüzyılda "var olmak facebook'ta olmaktır" halini aldık. Oysa biz fiziksel dünyada var olduğumuz halimizden başka bir biçimde "facebook'ta" varolamayız. Görüntüdekinin nitelikleri görüntüye aittir, ancak unuttuğumuz şu ki "görünüş" de kendisi varlığın bir özniteliği olabilir ancak.

Facebook'taki fotoğraflarda "çok eğleniyormuş gibi görünmemiz" gerçek hayatımızda da çok eğlendiğimiz anlamına gelmez. Facebook'taki görüntü, gerçek görünüşümüzün bir ikamesi olamaz. İnsanlar olarak bu zahiri görünüşün altında ezilmemeli, görünüşün yücelip kendi zaferini ilan ettiği bu çılgınca zamanda ona direnmeli, bilinçli bir şekilde dalgaların alçalmasını beklemeli ve radarın altında kalmalıyız.

Oysa hakikat şu ki; 2070 yılına geldiğimizde 1 günde internete yüklenen fotoğraf ve videoların dosya büyüklüğü, bütün internetteki veri miktarını ikiye katlayacak kadar çok olacak!

Görüntünün zaferine karşı, görünmeyenlerin tarafında olmak adına, atmamız gereken çok adım, yapmamız gereken çok iş var.

09 Ekim 2016

Keep Calm And Deactivate Your Facebook Page

Bazen herkes facebook'tan soğur... Birilerinin Guy Fawkes olup facebook'a savaş açması gerektiğini düşünmeye başladığınız zamanlar da olabilir bazen... Hani olur ya bazen, şarkı biter aniden!?

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası