19 Ekim 2009

Meslekten değil meslektaştan nefret et!

Eloğlunun sattığı gazeteye bak... Bizimkiler de 100 bin tiraja seviniyor...

Hooop! Kapının arkasından kayıp gidiverir sevda, anlayamazsın.

Ben bakakalmam, umursamam, umursamayanlardanım. Yalnız nedense bana hâl çaresi soranlar var. Üzerimde bir Güzin Abla imajı mı var bilemiyorum. Gazeteciliğe, ömrümce olmasını istedim ve bir şekilde, bulaştım; yalnız tatsız bir veda mektubunun ardından bugün biliyorum ki beni benden soğutamazlar, kendilerinden soğuturlar ancak.

Benim gerçek sevdam, okumak ve yazmaktır.

İyi yazan birisiyim, Nobel Edebiyat Ödülü’ne ilkece karşı olmasaydım şunu söylemek isterdim; en prestijli “Ehl-i kalem” ödülü neyse onu almak isterim. Yalnız emeklemeden koşulmaz derler ya, emeklemenin yaşı geçtiğinde hala kundaktaysanız ve zıplayarak Ay’a ulaşmak gibi bir hedeften (Hem de yüzsüzce) bahsetme cüretini gösteriyorsanız, öncelikle “O kadar iyi olmadığınızı” kabul etmelisiniz.

Bu laf kalabalığının ardından şunu söylemek istiyorum: Benim “Şikâyetim Yaradana” değil. Ne demek bu?

Evet, sağdan sola dönemeyen uyuşukların arasında Usain Bolt’tan “Bir koşu bakkaldan ekmek al” talebini yerine getirmesini beklemek haksızlık olur; yalnız Bolt yine de iş ahlakıyla bu emri yerine getirdikten sonra “Usainciğim be, benim hanım krokodil çanta istedi, şu nehirden bi timsah avlayacannı?” yüzsüzlüğüne girişmek de hayvanlık olur!

Hayvanlara ancak acırım ben.

Yağmurda paralarını almaya gönderenler beni kendi kapılarına kul kılınacak, mutemet mizaçlı bir ufaklık sanıyor olabilirler; burada kriter benim o isteği yerine getirip getiremeyecek olmam değil, o istekleri bana sunanların kurumsal konumları kafalarında oturmamış olmalarıdır.

İlkeleri olmak talihsizliğine ben de bulaşmışım işte… Ne zaman ilkesizce bir adım attığım görüldü ki zaten.

Duygusalız dedik diye bizi aşk çocuğu mu sandınız? Hayır, unuttunuz öfke de bir duygudur. Ve intikamla değil, zaferle beslenir. (Aşk da sevişmekle beslenir örneğin, ama ateşi fazla beslerseniz sonunda kavrulur, küllenir ve söner gider…)

11 Ekim 2009

Aman "Amansız" olmayın

En iyisi milli takımın başına Rijkaard geçsin.
Oyuncular uyum sorunu yaşamazlar hiç olmazsa... Saçlar aynı neticede...


Dünya Kupası'ndan elendik diye üzülenleri anlamıyorum... Şimdiye kadar, ama öyle ama böyle, elenmedik mi bu kupadan... En çok direndiğimizde yarı finalde Brezilya'ya 1-0 yenilip üçüncü olmuştuk, ama o zaman da elenmiştik işte...

Fatih Terim'in zerre suçu yok, hatta başarısı bile var... Uzun yıllardır hiç bu kadar erken elenmiyorduk, en kötü play-off oynuyorduk.

Vakıa... Kafanıza takmayın, top yuvarlaktır. Hoş dikdörtgen prizma olsaydı da elenirdik gibi geliyor bana ama...

Korkuyu sansürle yalana dokunma

Adnan Hoca'nın manken kızları oral sekse zorladığı günleri unutmadık.
Bu arkadaşın hiç olmazsa kendisini koruyacağı bir kancası var diye seviniyoruz.

Zamanında başı seks skandalı nedeniyle derde girdiği için kendi adını kullanamadığından takma isimle sözde kitaplar çıkaran Adnan Hoca'nın geçen yıl bir çok internet sitesine kapatma kararı uygulatılmasını sağladığını biliyorsunuz. Bu sitelerin arasında Turan Dursun'un ve Richard Dawkins'in siteleri de geliyor. Ben interneti, herkesten farklı olarak makattan izlediğim için bu yasakların çoğusu beni bağlamıyor, ancak en azından söz konusu sitelere erişim engellenmesinin devam etmediği belli...

Farmville kepazeliğini bir yana koyalım. Yazılı, görsel ve elektronik basında sansür olmazsa otosansür mekanizması çalışarak yazmayı imkansız hale getiriyor. Bununla birlikte MÜYAP fikri mülkiyet konusunda tartışma yaratan bir çıkışla çeşitli sitelere erişim yasağı uygulatabiliyor.

Daha önce de blogger, Digiturk'ün engellemesiyle kapatıldığı gün Felsefe Çukuru formatından vazgeçip mevcut ver der veremem formatına dönmüştüm... Yani sansürler benim en büyük hobimi de (Hadi yalan olmasın, en büyük ikinci hobimi de) doğrudan etkiliyor.

Şimdi, MÜYAP'ın engellemesini bir kenara bırakalım; mülkiyet hırsızlık mıdır bilemiyorum, dahası hırsızlıktan söz etmek için mülkiyetin varlığını kabul etmenin gerekip gerekmediğini de (Retorik olarak bile olsa) sormamayı tercih ediyorum şimdilik.

Adnan Hoca'nın meşhur yaradılış atlasını ve, darılmaca gücenmece yok, götünde iğnesi unutulmuş balık yemini "Evrimi çürüten fosil" diye yutturmaya çalışmasını muhakkak biliyorsunuzdur.

Erişim engelleme, sansür uygulama, topluluklar üzerinde "Psikolojik mühendislik" (tanımı da uydurdum iyi mi) çalışmaları yürütme gibi faaliyetlerde bulunanlar şunu da göz önüne alamazlar mı?

İçeriğindeki tek bir materyalden ötürü bütün bir internet servisine yasaklama getirenler, diğer tüm bilgileri doğru olsa, en azından o kanca götlü balık yeminin sayfasına bir yasaklama getiremezler mi?

En azından vicdanımız rahatlar...

10 Ekim 2009

Yüreklerin yükü...

"Kahve çekirdiklerinin dayanılmaz cazibesi" sloganından önce de "Kırk yıl hatırlı kahveler" yok muydu sanki... "Mad Men" haklı: Reklam en önemli şeydir

Yumurtalıklarını aldırdım kalbimin… Duymuyor artık yüreğimin kulağı. Sağır değil, gönlümde bir sızı duyuyorum ama belki kelimelerin kifayetsiz olduğunu aşk derdine düşmeden anladığımdandır konuşmayışım. Havada bir ağırlık var, ama bu gönlümüze saplanan hançerdendir.

Şöyle sanıyorum dünyayı: Dünya’nın bir taraflarından benim için bekleyen bir kader var da ben oraya ulaşmamak için, evet sırf bunun için, bir taraflarımı kırıyorum, hasta oluyorum, babam ölüyor, bir şey oluyor ve o kadere ulaşmayayım diye evde yatalak kalıyorum.

Havadaki o ağırlık yüreğimizin duymaz olmasından değil.

Değil işte, değil!

Senin maviye çalan gözlerinde bile bir kızıllık gören ve elinde kağıttan mızrağıyla Paris’in kalbini fethetmeye giden bir barbarım, gördüğüm kızıllık da kan değil, tan!

Güneş, zafer ve gözyaşının buluştuğu yerdir ufuk. İşte ufka kadar yürüyenlerden olduk biz de… Anla ve uyan!

Kurşuna diziliyor ruhum bir yerlerde, dere yataklarında öldüresiye çalıştırılan Afrika’nın maden işçisi köleleriyle ve Sudan’da silahlanan Araplar’ın katlettiği zenci bebeklerle, ve Kosova’da komşusunun kurşunuyla yere devrilen Fatma’da, ve 6-7 Eylül’de Yahudi aşığıyla basıldığı için lince kurban giden Fotika’da…

Ve o zaman duyuyorum Beyaz Adam’ın son bufaloyu vurduğunu, suçu da “Avlanmayı bilmeyen” kızılderiliye attığını. İlk kez o zaman işitiyorum oğlunun düğününe para harcamakla suçlanan Anadolu köylüsünün “Görgüsüzlüğünü”, ama hak vermiyor da değilim akılsızlıklarına: Sahip çık malına, sahip çık oğluna! Çünkü kuşatma altındasın, bin yıldır yaptığın düğünlerin hesabını soruyorlar sana, diyorlar ki “Hititlerden beri siz burada gönlünüzce düğünler yaparken ve senin baban, onun babası, onun babası… Oğullarınızı kutlamalarla evlendirirken… Onbin yıldır siz böylesine bir bollukta yaşarken bize kendi dünyamızın zenginliği yetiyordu. Şimdi zenginliğimiz fakirlik oldu, denizlerimiz kurudu, toprağımızı betona teslim ettik. Seninki lazım bana. O zaman al sana: Değişen dünyanın yeni üretim ilişkileri ve emeği savunmayan sendikalar, ve işleri güçleri iktidar mücadelesine taraf olmak olan siyasetçiler, ve kendi ustaları gibi olmak istemediklerini göğüslerini gere gere itiraf eden edebiyatılar…”

Ve bir ilave de benden sana: “Büyük hissediyorum ama aç dersen açarım…”

Kutunuzu açtırmayın artık, çünkü yüreğimizin yükü büyük artık!!!

05 Ekim 2009

Sansürledim hala öküzüm

Resimdeki arkadaş Bond'um diyor ama ben hangisi öküz hangisi bürokrat bilemedim !!!

Sansürün korku yüzünden olduğundan o kadar emindim ki, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın Farmville'i yasaklaması haberine sadece sessiz kalabiliyorum.

Selçuk Erdem'in bir karikatürü var, tam olarak bu "Öküzüm" durumuna ilişkin, hatta başlığı o karikatürden esinlenerek tashih ettim. İnternette karikatürü bulursam ekleyeceğim, şimdilik bu karikatür de bence derdimi anlatmaya yetiyor.

doktor korkuyorum

Yok böyle olmuyor... Bir de "Böööö" de bakayım!

Daha önce sık güncellediğim bir etiketi boşladığımı fark ettim. Buyurun, biraz da siz korkun:

- Halka: Yani, sizi korkutmamış olabilir ama çom iyi hatırlıyorum, sinemadan eve geldiğimiz zaman ablama bir süre daha korkmaya devam etmiştik. Salonun atmosferi mi, oyunculuklar mı, ne derseniz deyin?

- e-Devlet: Elektronik ortam devlet elini atmadan da yeteri kadar güvensiz. Zaten bizim devletin internete erişimi de mahkeme kararıyla engelleniyor... Hâl böyleyken, zabıtaların Google Earth'ten işportacı kovalamalarından korkuyorum, gelecek güzen günlerde.

- Ceberrrut memur: Özellikle de üç "R" ile yazılanları... Arkadaş, su faturasını ödemeye gittiğinde insan veznedardan korkar mı? Fakat sendeki o çatık kaşlar, çakmaktaşlar, kendimi kaybetmeme sebep oluyor amca. Aslında en çok devlet memurlarına halkla ilişkiler dersi verilmeli çünkü onlar "Kamu çalışanı" yani "Kamu'nun ruh sağlığıyla" yakından ilgili kişilier. Buna rağmen, çalışanlarına halkla ilişkiler eğitimini sadece özel teşebbüsün verdiği de bir gerçek.

- Sabah ezanı: "Es salat-ü hayr'ün minen nevm"., yani "Namaz uykudan daha hayırlıdır". Sözün doğruluğu ya da haklılığı meselesi tamamen insanın vicdanına bırakılmıştır. Ama dah gün ışımadan yanık sesli müezzinlerin haykırırcasına sabah ezanını okumaları benim oldum olası korkutmuştur.

- Aktivistler: Şimdi tanıdık Greenpeace'ci varken, "Greenpeace'i tanıyor musunuz?" geyiğine sarmak istemem. Yalnız bu aktivistlerin eylemlerine katılmayanları/katılmak istemeyenleri "Konformistlikle" suçlamaları da korku kültürünün tersine yansımasından başka bir şey değil. (Ve korku kültüründe eğer sükunet erdemse, aktivistlerin bizleri aslında "Pasifist" olarak adlandırıp saygı duyması gerekmez mi?)

devam edecek...

Özgürlük bu değil

İnternette yapabildiklerinizin sınırının olmaması özgürlüğünüzün güvencesi değil.
Özgür olmak istiyorsanız özgürlüğünüzü sınırlamanız gerekebilir.


Son günlerde "İnternet sansürü" konusu tekrar tartışılır oldu. Hayırlı bir gelişme. İşsiz bir yazar olduğu için yazma emeğini internete aktarmak zorunda olan benim gibi birisi için internet, kendi geçimini sağlamak için değil ama yazma tutkusunu özgürce sürdürebilmek için bulunmaz bir ortam.

Yine de itiraf etmek gerekiyor, sansür eğilimleri gözlenmese bile internet yeterince güvenli değil. Bu konuda Google'ın üstüne düşeni yapmadığını eğlenceli bir biçimde anlatmıştım anlatmasına ama, sanırım Google'un zaten üstüne vazife düştüğüne inandığı yok.

Zaten Google en çok EULA'sındaki sıradışılıklardan dolayı eleştiriliyor.

Yalnız teknolojik üstünlüğünü kullanarak insanların özel hayatlarına, müdahale etmese bile, habersizce bir pencere açan Google'ın burada esas suçlu olmadığının altını çizmek gerek.

Sorun internetin kendisi.

Kanka Ozan, blogunda bir İnternet Manifesto'suna yer vermiş. Öyle sanıyorum ki bu manifesto gibi bir çok manifestonun hazırlanması, internetin standartlarının belirlenmesi ve internette neyin suç neyin özgürlük olduğuna karar verilmesi gerekiyor. Hatta çok farklı etnik kökenlerden gelip internetteki özgürlük ortamında buluşmaya başlayan kişiler bu çalışmalara başladılar bile.

Bu arada, sanırım bu uğraşı içinde, hala yasaklayarak internetle mücadele eden güzel ülkem Türkiye, yine ikinci ligde kalacak. "Güzel ve yalnız ülkem" demişti Nuri Bilge Ceylan. Evet, kendini yalnızlaştırdıkça yalnız kalan bir ülkeye başka ne ad verilir?

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası