20 Ekim 2009

Mahkemeyle olsa yine iyi…

Benim internetim kendiliğinden kesik, mahkemeye gerenk yok

Kimseye “bok atmayı” sevmem ama işini iyi yapana bulaşmak gibi bir niyetim zaten olmaz, olsa da okurlarım bana engel olur… (Virgülden sonraki kısmı dikkate almayın. “Okur” dedim lan resmen)

Bu kadar blog tutuluyor, toplam okunurluğu blog başına acaba 5 kişiyi buluyor mu? Ama blogger’lar canhıraş yazmaya devam ediyor. Ben de onlardan birisiyim. Özellikle de işsiz bir yazar, blog yazmasın da ne yazsın?

Yalnız şu da var, yazarlığım internetle ilişkili ama blogla sınırlı değil. Yazı bekleyen bir çok yerim var, yazıları haliyle internet aracılığıyla gönderiyorum, falan filan.

Ama yeter artık. Günlerdir yaşadığım erişim sorunlarından sonra internetten de elimi eteğimi çeksem iyi olacak gibi görünüyor. En iyisi bir dolmuş hattına girip şöförlük yapmak. Ya da imkanı olsa da bir yere lokanta açsan. Paralar çuvalla gidiyor vallaha.

Neyse, demem o ki, eğer Telekom önümüzdeki günlerde bana kelek yapmaya devam ederse ben de eylemlerime devam etmenin bir yolunu bulurum.

19 Ekim 2009

Kırk katır tek satır

Bir salon dolusu insanın, işlerini iyi yaptıkları için alkışlanılmaya ihtiyacı varsa hiçbiri işlerini iyi yapmıyor demektir

Alelacele oturup (ya da uzanıp; zira leftaflar sayesinde uzanarak da yazmak mümkün artık) birkaç kelime karalamaya karar verdiğim ve yazacak tek kelime bulamadığım zamanların sayısı hiç de az değildir.


Burada asıl olan, bir mesai disipliniyle bilgisayarın başına oturup yazmaya koyulmak; mümkünse belli bir yoğunlukta yazıyı tamamlamadan da yazmaya ara vermemek. Ve bu yazma süreçlerini günde (en azından) iki kere yineleyebilmek. Gerçek bir yazar üretkenlikten ancak o zaman bahseder.

Defterlerin yerini “C:/users/serhat/documents/hedehödö.docx”ler almaya başladığından beri, yanımızda yazılarımızı taşımamız da zorlaştı. Belki sırf bundan ötürü leftaf alıyoruz, kim bilir? Çeşitli internet hizmetleri sayesinde yazılarımızı internet aracılığıyla her yere taşımamız mümkün. Ama veri güvenliği konusunda paranoyak olmayan var mı içinizde? İşte bunun için, yazarlığını sürekli bir motivasyon kaynağıyla pekiştiremeyen benim gibi işsiz bir yazar için, bilgisayar başına oturup yazmayı cazip kılan tek şey, yazıyor olmanın kendisi.

Kalburüstü yazarlar kendi yazma serüvenlerinden bahsettikleri, bence çok sıradan yazılara imza atarlar. Bazen de eli kalem de tutan farklı meslek ehli insanların, kendi başarılarını gözümüze gözümüze soktukları yazılar kaleme aldıklarını görürüz. Yazma serüveni hakkında bence en samimi yazılar, yazarın nasıl yazamadığına ilişkin yazılardır. Sıradan bir okur yazarın “yazdığını” zaten bilmektedir. İyi yazıp yazmadığı da tamamen özneldir. Benim iyi yazdığıma inanan 600 kişi bulabilirim, siz de aksini savunan 6000 kişiyle çıkıp gelebilirsiniz karşıma.

Ama ortalama okur yazarın “yazamadığını” bilmez, tahmin edemez, yazara yazamamayı yakıştıramaz. Bunun için eli kalem tutan kişinin, Asurlulardan beri kutsallığını çokça yitiren ancak gücünden hiçbir şey yitirmediği açık olan yazının kendisine birazcık saygısı varsa, nasıl yazdığını anlatmaması gerekir. Bir yazarın nasıl yazdığını okumak, bir katil nasıl öldürdüğünü, bir aşçının nasıl pişirdiğini okumaya da benzemez üstelik.

Çünkü yazar, yazarlığını yazarken ikinci dereceden bir yazma işlemiyle kendisini nesne edinmiş olur, yani aslında nesnesi olan kendisini yazıda kaybeder. Aşçının böyle bir kaygısı yoktur.


Bana soracak olsanız, “Aylarca maaş almadığım tesadüfen ortaya çıkana kadar sesimi çıkarmadan çalıştım” cümlesini kurmanıza sebep olan bir yazma serüveni, daha ilk adımda ruhunu kaybetmiş bir serüvendir zaten…

Meslekten değil meslektaştan nefret et!

Eloğlunun sattığı gazeteye bak... Bizimkiler de 100 bin tiraja seviniyor...

Hooop! Kapının arkasından kayıp gidiverir sevda, anlayamazsın.

Ben bakakalmam, umursamam, umursamayanlardanım. Yalnız nedense bana hâl çaresi soranlar var. Üzerimde bir Güzin Abla imajı mı var bilemiyorum. Gazeteciliğe, ömrümce olmasını istedim ve bir şekilde, bulaştım; yalnız tatsız bir veda mektubunun ardından bugün biliyorum ki beni benden soğutamazlar, kendilerinden soğuturlar ancak.

Benim gerçek sevdam, okumak ve yazmaktır.

İyi yazan birisiyim, Nobel Edebiyat Ödülü’ne ilkece karşı olmasaydım şunu söylemek isterdim; en prestijli “Ehl-i kalem” ödülü neyse onu almak isterim. Yalnız emeklemeden koşulmaz derler ya, emeklemenin yaşı geçtiğinde hala kundaktaysanız ve zıplayarak Ay’a ulaşmak gibi bir hedeften (Hem de yüzsüzce) bahsetme cüretini gösteriyorsanız, öncelikle “O kadar iyi olmadığınızı” kabul etmelisiniz.

Bu laf kalabalığının ardından şunu söylemek istiyorum: Benim “Şikâyetim Yaradana” değil. Ne demek bu?

Evet, sağdan sola dönemeyen uyuşukların arasında Usain Bolt’tan “Bir koşu bakkaldan ekmek al” talebini yerine getirmesini beklemek haksızlık olur; yalnız Bolt yine de iş ahlakıyla bu emri yerine getirdikten sonra “Usainciğim be, benim hanım krokodil çanta istedi, şu nehirden bi timsah avlayacannı?” yüzsüzlüğüne girişmek de hayvanlık olur!

Hayvanlara ancak acırım ben.

Yağmurda paralarını almaya gönderenler beni kendi kapılarına kul kılınacak, mutemet mizaçlı bir ufaklık sanıyor olabilirler; burada kriter benim o isteği yerine getirip getiremeyecek olmam değil, o istekleri bana sunanların kurumsal konumları kafalarında oturmamış olmalarıdır.

İlkeleri olmak talihsizliğine ben de bulaşmışım işte… Ne zaman ilkesizce bir adım attığım görüldü ki zaten.

Duygusalız dedik diye bizi aşk çocuğu mu sandınız? Hayır, unuttunuz öfke de bir duygudur. Ve intikamla değil, zaferle beslenir. (Aşk da sevişmekle beslenir örneğin, ama ateşi fazla beslerseniz sonunda kavrulur, küllenir ve söner gider…)

11 Ekim 2009

Aman "Amansız" olmayın

En iyisi milli takımın başına Rijkaard geçsin.
Oyuncular uyum sorunu yaşamazlar hiç olmazsa... Saçlar aynı neticede...


Dünya Kupası'ndan elendik diye üzülenleri anlamıyorum... Şimdiye kadar, ama öyle ama böyle, elenmedik mi bu kupadan... En çok direndiğimizde yarı finalde Brezilya'ya 1-0 yenilip üçüncü olmuştuk, ama o zaman da elenmiştik işte...

Fatih Terim'in zerre suçu yok, hatta başarısı bile var... Uzun yıllardır hiç bu kadar erken elenmiyorduk, en kötü play-off oynuyorduk.

Vakıa... Kafanıza takmayın, top yuvarlaktır. Hoş dikdörtgen prizma olsaydı da elenirdik gibi geliyor bana ama...

Korkuyu sansürle yalana dokunma

Adnan Hoca'nın manken kızları oral sekse zorladığı günleri unutmadık.
Bu arkadaşın hiç olmazsa kendisini koruyacağı bir kancası var diye seviniyoruz.

Zamanında başı seks skandalı nedeniyle derde girdiği için kendi adını kullanamadığından takma isimle sözde kitaplar çıkaran Adnan Hoca'nın geçen yıl bir çok internet sitesine kapatma kararı uygulatılmasını sağladığını biliyorsunuz. Bu sitelerin arasında Turan Dursun'un ve Richard Dawkins'in siteleri de geliyor. Ben interneti, herkesten farklı olarak makattan izlediğim için bu yasakların çoğusu beni bağlamıyor, ancak en azından söz konusu sitelere erişim engellenmesinin devam etmediği belli...

Farmville kepazeliğini bir yana koyalım. Yazılı, görsel ve elektronik basında sansür olmazsa otosansür mekanizması çalışarak yazmayı imkansız hale getiriyor. Bununla birlikte MÜYAP fikri mülkiyet konusunda tartışma yaratan bir çıkışla çeşitli sitelere erişim yasağı uygulatabiliyor.

Daha önce de blogger, Digiturk'ün engellemesiyle kapatıldığı gün Felsefe Çukuru formatından vazgeçip mevcut ver der veremem formatına dönmüştüm... Yani sansürler benim en büyük hobimi de (Hadi yalan olmasın, en büyük ikinci hobimi de) doğrudan etkiliyor.

Şimdi, MÜYAP'ın engellemesini bir kenara bırakalım; mülkiyet hırsızlık mıdır bilemiyorum, dahası hırsızlıktan söz etmek için mülkiyetin varlığını kabul etmenin gerekip gerekmediğini de (Retorik olarak bile olsa) sormamayı tercih ediyorum şimdilik.

Adnan Hoca'nın meşhur yaradılış atlasını ve, darılmaca gücenmece yok, götünde iğnesi unutulmuş balık yemini "Evrimi çürüten fosil" diye yutturmaya çalışmasını muhakkak biliyorsunuzdur.

Erişim engelleme, sansür uygulama, topluluklar üzerinde "Psikolojik mühendislik" (tanımı da uydurdum iyi mi) çalışmaları yürütme gibi faaliyetlerde bulunanlar şunu da göz önüne alamazlar mı?

İçeriğindeki tek bir materyalden ötürü bütün bir internet servisine yasaklama getirenler, diğer tüm bilgileri doğru olsa, en azından o kanca götlü balık yeminin sayfasına bir yasaklama getiremezler mi?

En azından vicdanımız rahatlar...

10 Ekim 2009

Yüreklerin yükü...

"Kahve çekirdiklerinin dayanılmaz cazibesi" sloganından önce de "Kırk yıl hatırlı kahveler" yok muydu sanki... "Mad Men" haklı: Reklam en önemli şeydir

Yumurtalıklarını aldırdım kalbimin… Duymuyor artık yüreğimin kulağı. Sağır değil, gönlümde bir sızı duyuyorum ama belki kelimelerin kifayetsiz olduğunu aşk derdine düşmeden anladığımdandır konuşmayışım. Havada bir ağırlık var, ama bu gönlümüze saplanan hançerdendir.

Şöyle sanıyorum dünyayı: Dünya’nın bir taraflarından benim için bekleyen bir kader var da ben oraya ulaşmamak için, evet sırf bunun için, bir taraflarımı kırıyorum, hasta oluyorum, babam ölüyor, bir şey oluyor ve o kadere ulaşmayayım diye evde yatalak kalıyorum.

Havadaki o ağırlık yüreğimizin duymaz olmasından değil.

Değil işte, değil!

Senin maviye çalan gözlerinde bile bir kızıllık gören ve elinde kağıttan mızrağıyla Paris’in kalbini fethetmeye giden bir barbarım, gördüğüm kızıllık da kan değil, tan!

Güneş, zafer ve gözyaşının buluştuğu yerdir ufuk. İşte ufka kadar yürüyenlerden olduk biz de… Anla ve uyan!

Kurşuna diziliyor ruhum bir yerlerde, dere yataklarında öldüresiye çalıştırılan Afrika’nın maden işçisi köleleriyle ve Sudan’da silahlanan Araplar’ın katlettiği zenci bebeklerle, ve Kosova’da komşusunun kurşunuyla yere devrilen Fatma’da, ve 6-7 Eylül’de Yahudi aşığıyla basıldığı için lince kurban giden Fotika’da…

Ve o zaman duyuyorum Beyaz Adam’ın son bufaloyu vurduğunu, suçu da “Avlanmayı bilmeyen” kızılderiliye attığını. İlk kez o zaman işitiyorum oğlunun düğününe para harcamakla suçlanan Anadolu köylüsünün “Görgüsüzlüğünü”, ama hak vermiyor da değilim akılsızlıklarına: Sahip çık malına, sahip çık oğluna! Çünkü kuşatma altındasın, bin yıldır yaptığın düğünlerin hesabını soruyorlar sana, diyorlar ki “Hititlerden beri siz burada gönlünüzce düğünler yaparken ve senin baban, onun babası, onun babası… Oğullarınızı kutlamalarla evlendirirken… Onbin yıldır siz böylesine bir bollukta yaşarken bize kendi dünyamızın zenginliği yetiyordu. Şimdi zenginliğimiz fakirlik oldu, denizlerimiz kurudu, toprağımızı betona teslim ettik. Seninki lazım bana. O zaman al sana: Değişen dünyanın yeni üretim ilişkileri ve emeği savunmayan sendikalar, ve işleri güçleri iktidar mücadelesine taraf olmak olan siyasetçiler, ve kendi ustaları gibi olmak istemediklerini göğüslerini gere gere itiraf eden edebiyatılar…”

Ve bir ilave de benden sana: “Büyük hissediyorum ama aç dersen açarım…”

Kutunuzu açtırmayın artık, çünkü yüreğimizin yükü büyük artık!!!

05 Ekim 2009

Sansürledim hala öküzüm

Resimdeki arkadaş Bond'um diyor ama ben hangisi öküz hangisi bürokrat bilemedim !!!

Sansürün korku yüzünden olduğundan o kadar emindim ki, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın Farmville'i yasaklaması haberine sadece sessiz kalabiliyorum.

Selçuk Erdem'in bir karikatürü var, tam olarak bu "Öküzüm" durumuna ilişkin, hatta başlığı o karikatürden esinlenerek tashih ettim. İnternette karikatürü bulursam ekleyeceğim, şimdilik bu karikatür de bence derdimi anlatmaya yetiyor.

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası