23 Eylül 2013

Demokraside Ergun standartı

Finansmanı cemaat tarafından yapılan gazetede yazarken demokrasi:
"...komuta kademesinin belirlenmesinde son söz seçilmiş siyasetçilere ait olacaktır. Ülkenin tüm atamalarında söz sahibi olan siyasi iktidarın, asker atamaları konusunda sıradan bir onay makamı olması demokrasilerde kabul edilemez. 4 Ağustos’la birlikte Türkiye’de yeni bir teamül başlamıştır. YAŞ’ta son söz siyasete aittir. İktidar isterse bir denizci ve havacıyı genelkurmay başkanı yapabileceği gibi, komuta kademesinde gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bütün Batı demokrasilerinde olan budur, Türkiye’nin de demokratik standartı yükseldikçe bu noktaya gelmiştir." 
Demokratik teamül dönemine alışın beyler, Ergun Babahan, Star Gazetesi [tamamını okuyun]

Bir maç sonrası gaza gelip hocaefendiye laf söyleyince gazeteden kovulduktan sonraki demokrasi:
"Gezi’de ölen veya kör olan gençler için tek bir kelime üzüntü ifadesinin dile getirilmediği bir ortamda... söylemler Türkiye’yi gerek Batı dünyasında, gerekse İslam âleminde yalnızlaştırdı. Türkiye, askeri vesayetin ortadan kalkması sonucu eski Yugoslavya benzeri bir noktaya sürükleniyor.Kanunların kâğıt üzerinde kaldığı, gücü yetenin kanunu aşmayı, hatta yok saymayı becerdiği bir coğrafya burası. AK Parti... kendine bağımlı bir yargı sistemi oluşturma yolunu seçti. Toplumun önemli bir bölümü, idarenin yanlılığına, polisin AK Parti’nin yeni askeri olduğuna inanıyor."  
Demokrasi paketinden önce demokratik bir dil geliştirmek gerek, Ergun Babahan, t24.com.tr [tamamını okuyun
Bu gerçekler ışığında, Ergun Babahan'ın değil de, Bizimkiler'in Ergun beyinin daha sözüne güvenilir, daha sağlam karakterli bir insan olduğunu iddia etmek çok da yanlış olmaz herhalde...

21 Eylül 2013

At yarışı spor mu?

"...birahanedeki en genç insan kendisiydi, yaş ortalaması 65 filandı. Büyük çoğunluğu andropoza girmiş bu insanların tüm konuşmalarının hala "sikmek" eylemi üzerine olması, televizyonda açık olan spor kanalında gördükleri her kadın sporcu için birbirinden ilginç cümleler kurmaları sevindirmişti Samet'i. Yaşlı dayıların muahbbeti at yarışları başlayınca bu sefer kendi tuttukları atın jokeyi üzerine dönmeye başladı. Bir insanın her tarafının sikilebilir olacağını 30 yaşında, ilk defa o birahanede anlamıştı Samet, çünkü dayılar durmuyorlardı: Kaskından kırbacına, pantolonundan çizmesine kadar her yerini sikiyorlardı jokeyin. "Ekrandan jokeyi siken benim burada hayatımı siker" diye ince bi kıllandı sonra..."

Seni Gömmem İmkansız, samihazinsez, sf 51-52
[ via Nemesis Kitap ]

05 Haziran 2013

Anlatacak hikayem kalmadı benim


Lafı uzatmayı sevmem (!!!) ya ben... Cem Boyner de sevmiyormuş...

(Edit: Ama o pankarta "Medyaya yatırım yapmamak ne güzelmiş xd xd" yazsaymış da olurmuş...)

14 Mayıs 2013

Yaran okuyucu yorumları

D-Smart hafta içi her akşam House M.D.'nin tekrar bölümlerini veriyor... Sonra da pazar günleri beş bölüm üstüste maraton çakıyor. Utanmadan bölüm aralarında "Doyamadınız mı, bir bölüm daha House, az sonra" türünden bir reklam da yapıyor. Biz de doyamıyoruz, hafta içi türlü işimiz olduğundan olsa gerek, haftasonları yükleniyoruz House'a...

Bir de internet diye bir şey var, yeni icat edilmiş sayılmaz ama hayatımıza etkilerini yeni yeni kanıksadık. Viral reklamlardan komik kedi videolarına kadar internet hayatımızın bir parçası oldu. Unutmadan, bir de herkesin internet içeriğine katkı yapması, izleidği/okuduğu şeylere yorum yapması gibi bir seçenek de var. Ben blogdan kaldırdım ama özellikle sayfa trafiğine önem verenler her şeyin yorumlanmasına izin veriyor.

Yorumlar çoğu zaman... Nasıl desem... İçeriğin kendisinden daha "içerikli" oluyor. Bir netizen söz konusu içeriği 2-3 kelimeyle çok iyi özetleyebiliyor, ya da bir başkası uzuuuun bir yorumla içerikteki her şeyi itin götüne sokabiliyor. Mesela meşhur "Keşkülden müminler" fenomeninde, iki durumundan da tek yorumda birleştiği, üstelik komiklikten yaran bir yorumla karşılaşmıtık.

Youtube kadar popüler olmayan portalların yorumları çoğu zaman, ne kadar "yarıcı" olsalar da popülerliğe kavuşamıyorlar... Ama benim içimden geldi, gerçekten yaran, üstelik de yardığı yerden ses getiren şu yorumu sizlerle paylaşmadan edemedim...

House'ı tanıtım metininde hata var "En iyi hastane dizilerinden biri" diyor, "En iyi hastane dizisidir" diye düzeltirseniz sevinirim. Annem öksürdüğünde ona tip tip bakıp teşhis koymaya çalışıyorum, Doktorlar'ı izleseydim öksürmesini umursamaz gider bir hemşireye aşık olurdum. 
Televizyon izlemeyi sevseniz de sevmeseniz de, televizyonun ve dramaların varlığına karşı kayıtsız kalamazsınız. İzlemişken iyi bir drama izleyim bari diyenler için House M.D. iyi bir alternatif. D-Smart 15. kanalda... (oha resmen reklam yaptım xdxd)

27 Nisan 2013

Bir hatıra defteri olarak Blog

Bence "before-after" fotoğrafı, Mel Gibson'ın kendine yakışanı giymesidir...

Yeni nesil Football Manager oyunuyla ilgili 2-3 kelime karalayacaktım. Eski FM yazılarını bir gözden geçireyim dedim... Eski yazılardan biriyle aynı sayfada yer alan ve diyet istikrarımla ilgili yazdığım şu yazıyı görünce nostaljik hislere kapıldım. Kilo 103 iken hedef 95 miş.. Doğrusu çok düşük tutmuşum beklentilerimi. Ama bu kadarını ben de bilemezdim.

Diyete ilk başladığımda 140 kiloydum. Ufak tefek 3 insan çıkar! İlk kez 120 kilonun altına indiğimde nasıl sevindiğimi hatırlıyorum... Ve ailemin "Eridin bittin, kuşa döndün Serhat" diyerek şaşırmalarını...

Sonraları hedefimi 99 diye belirlediğimi anımsıyorum... Hani 3 basamaklardan 2 basamaklara inip siz normal insanların arasına karışırım belki diye... Ama arada BMI tablolarına da bakıyordum elbette. 23 BMI için 75-80 arası rakamlar olması gerektiğini öğrenince de tersine bir gülme almıştı, "Ya 80 kilo erkek mi olur ahahah" diye...

Bugün baskülde gördüğüm 79 da değil değişti artık 78 rakımını nasıl yorumlasam bilemedim doğrusu ;)

22 Nisan 2013

Bana kazık atanlar kervanına RSS Grafiti ve Facebook da katıldı

Biliyorsunuz, insan içine çıkmaktan vazgeçeli epey oluyor. Gerçi bu aralar, ekonomik durumum yine kötüye gittiğinden, yine iş arama gibi bazı heveslere kapıldım. Ama inanın "Ah bir işe girsem de adam olsam, sekizbeş çalışsam, evlensem, televizyon karşısında uyusam" gibi bir niyetim yok. Sadece Bağ-Kur pirimlerimi ödemek gibi bir beklentim var. (Ha, bir de Diablo III'ü ultra ayarlarda oynatabilecek bir bilgisayar almak istiyorum, evet. Ama Allah beni nefsimle sınamasın inşaallah. Yoksa bin liralık bilgisayarla tüketim toplumuna eklemlenmiş olmam)

Yine uzatıyorum, her zamanki gibi, bu insan içine çıkmama kararımın bir tezahürü olarak, biliyorsunuz Facebook ve Twitter gibi vakit katili ortamlardan uzak duruyorum. Facebook üniversiteden arkadaşlar için, Twitter da yurt dışındaki arkadaşlar için harika bir iletişim platformuydu. Ama insan içine çıkmayınca, arkadaşlara da ulaşmıyorsunuz haliyle... Hayatınızdan çıkıyor bu "Sosyal Medya" ortamları.

Her nasılsa, zamanında Facebook'a bir application yüklemişim. Blog olsun, Google Feed olsun, bütün RSS değişimlerimi anında Facebook sayfama "gammazlayan" bu uygulamayı etkinleştirdiğimi unutup, hayatımı yaşamaya devam etmişim. Geçen hafta, annemin isteğiyle Facebook'a girince, benim sayfamın muntazam olarak güncellendiğini farkettim. Üstelik bazı yanlış RSS kayıtlarını sayfamda görüntüleyerek, doğru olmayan bilgileri de paylaşmış yazılım...

Bu yanlış anlaşılmalar nedeniyle, RSS Grafiti ve Facebook'u kınıyor, arkadaşlarımın yanlış biçimde çeşitli işler yapıp da kendilerine haber vermediğim gibi bir izlenime kapılmalarına sebep olmalarından ötürü isyanımı dile getiriyorum. Evet, budur.

28 Mart 2013

Gündemden ne kaldı ki dünden?




Benimki gibi, sık güncellenmeyen blog’ların ortak özelliği: Yazarlarının şu ya da bu şekilde “Yahs ne zamandır yazmıyorum ama aklıma bişiy gelmiyo, öptm kib bye” temasının çok da uzağına düşmeyen zihin tembelliği blogpostları yazmalarıdır. Toyluğumda ben de bunlardan yazdım çok. Bir süre sonra blogdaki postların çoğunluğu bu tembellik yazıları haline gelir.

Bir blogger neden yazacak konu bulamaz? Üç temel cevabımız var. İlki, yazarların önünde sonunda tıkanmasıdır. Bu konuda eğlenceli bazı postlar yazmıştım (O yazıları da, bu yazıyla birlikte yazar tıkanması etiketinin altına kaydediyorum, bu vesileyle yeni bir etiketimiz daha oldu). Doğrusu sık rastlanan bir fenomen olsa da aslında yazar tıkanması bir meslek hastalığı değil, editörleri oyalamak için icat edilmiş hayli sofistike bir palavradır bence.


İkinci cevabımız, bloggerların önemli kısmının profesyonel ya da yarı-profesyonel yazarlar olmamasıdır. Bu bahaneden kendimi kurtaramam; çünkü ben, evet bu aralar yazarlık işim yok ama, yazarım! Ancak tembel yazarların çoğunun, arkadaşlarıyla düşüncelerini paylaşmak maksadıyla bloga heves etmiş, ilköğretimdeki “cümlenin öğeleri” dersinin hakkını vermekten başka yazarlıkla başı hoş olmayan (ve olması da gerekmeyen) insanlar olduklarını göreceksiniz. Sanırım üç bahanenin en temizi ve en geçerlisi bu.


Üçüncü cevap ise şu olacak: Yazacak konuların giderek vasatlaşması. Vasatlık ortak paydasında kıvanıyoruz, evet ama bu kendi kabahatimiz değil mi yoksa?



Liyakat kriterleri edimsellikten varoluşsallığa doğru çekiliyor kültürümüzde: İnsanlar yapıp ettikleri ve becerebildikleriyle değil, cemiyet hayatındaki itibarlı konumlu kişilerle olan ilişkileri nispetinde yaşıyorlar. Eski tarikat düzenindeki gibi… Bir şeyhe biat edenler o şeyhin mahiyetine girerdi. Günümüzde şeyhler bitti, onların yerini toplumsal etiketler aldı. Falancı-filancı olmanın cemiyette revaçta olmak için fayda sağlaması, sürekli devinim halinde olması gereken kültür ortamımızı durağanlaştırdı. Bunun sonucu olarak yazılarımıza konu olabilecek her türlü hadise yavanlaştı, vasatlaştı.

Türkiye gibi, gündemin 2,5 günde değişip unutulduğu bir ülkede, bir de alt-kültür, alternatif gündem meseleleri hakkında yazan bir bloggersanız, kaçınılmaz olarak yazmaktan aldığınız keyfin azaldığını hissedecek ve keyif almadıkça yazmaya daha az zaman ayırır olacaksınız.


Yazılı blogların çaptan düşmesinin altında, videoblogların (kısaca vlog) yaygınlaşması ve blog olarak çoğunlukla Twitter gibi sosyal imleme hizmetlerinin kullanılması da var. Ancak ilgilerimiz ve zihinsel etkinliğimiz o kadar çabuk ve o kadar hızlı olarak yeni nesnelere maruz bırakılıyor ki, bir konu üzerinde uzun uzun düşünüp blog yazmak yerine, duvar yazısı ya da miting sloganı şeklinde twitler yazmak daha cazip geliyor.


Oysa ben, twitterda bir konu üzerindeki düşüncemi ancak 4-5 twite sığdırabiliyorum. Bunun için sanırım bana blog da twitter da haram, ne dersiniz?

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası