28 Ocak 2017

DontReadMe.txt

Bilgisayarın masaüstünde bir txt dosyası var, her türlü günlük notumu ona yazıyorum. Tek bir txt için biraz fazla yazı var içinde. Daha önce de megabyte'lar büyüklüğünde txt dosyaları gördüm elbette ama gerçekten sadece, isminin çağrıştırdığı gibi "Not defteri" olarak kullanılan bir dosyanın o seviyelere yaklaşması hayli tuhaf. Üstelik öyle karman çorman bir hal de almış ki dosya; içindekileri bir uzman görse şizofreni tanısı koyar. Her şeyi, ama her şeyi aynı dosyaya yazmışım, bildiğiniz gibi değil: Darbeye adı karışanların ya da doğrudan dahil olanların isimlerinden alabalık marine etmek için kullanılacak baharat karışımlarına kadar :)

Şüpheli biçimde ölürsem delil aramak için o dosyaya bakmayın, delil bulamadığınız gibi akıl sağlınızı da kaybedebilirsiniz.

18 Ocak 2017

Hayır

El ele tutuştuk, anayasanın ikinci turunu oynuyoruz oyluyoruz

Hepimizin söyleyecek çok şeyi var. Ama üslubumuz pek bir gayriinsaniydi herhalde, söylemeyi bir türlü beceremedik. Dramatik söylevler, tiradlar çekerek konuşanların sözleri dinlendi, gönüllerde yankılandı ama aslında hakikate uyup uymadığı düşünülmedi. Yüreklerin içini titrettiği ölçüde kıymet buldular, olgulara karşılık gelmeleriyle değil.

Böyle olunca gerçeğin, haklının ve doğrunun önemi örselendi. Hepsi romantik heyecanlara, duygulu söylevlere trampa edildi. Bu takasın veren tarfının, takas karşılığında kazandığı takdiri, teveccühü ve itibarı güce tahvil etmesi, şurası bir gerçek ki, siyaset biliminin konusunun pek dışındadır. Bu kitlesel "nesne-özne uyuşmazlığı" sorununu incelemek için "bilişsel psikoloji" ya da "informatik" alanlarında disiplinlerarası çalışmalar yürütmek ve geniş halk kitlelerinin nasıl olup da bu oranda "idrak zaafiyeti" sorunu yaşadığını bilimsel olarak ortaya koymak gerekir.

Uzun lafın kısası, bacak ısırmalı, kürsü kırmalı, "ittat edip rahat etmeli" saçma sapan bir haftanın ardından, memleketin iktisadi, sınai, tedriasti ve hatta her türlü hayati faaliyetlerinin, milletler arası platformda hem "konvertiblite" hem de "kredibilite" anlamında onulmaz bir çöküşü tecrübe ettiği bir süreç yaşandı.

Ve henüz dip görülmedi! Daha da düşüyoruz. Önce kavramlarla eylemlerin uyumsuzluğu üzerinden idraki bir kuşatmaya uğramıştık, sonrasında kanaatlerimiz ve vicdanlarımız üzerinden tanklar ve savaş uçakları geçti. Son olarak da irademizi teslim ettiklerimiz, namuslarının bir parçası olarak korumaya ant içtikleri bu iradeyi gasp etmeye karar verdiler.

Görünüşe göre bunun sonu yok.

Hepimize geçmiş olsun. Sened-i İttifak'tan beri, epeyce yol da kat etmiştik halbuki...

Ne yapalım, buraya kadarmış...

14 Ocak 2017

Duyuru desem tam duyuru da değil, öyle bir şey işte

Ne yapacağımı bilmez durur halde, bir karar verip bir yöntem belirlemem gerektiği hissiyatıyla; ama doğru adıma karar verememiş olmanın sarsaklığıyla, düşe kalka ve adım saya saya yürümekten yorulduğumdan mı; yoksa varlık sebebi beni "düşersem kaldırmak" olan kılgısal bir kurumun tavır değiştirip "kalkarsam indirmek" odaklı yeni bir yöntemi benimsemiş olmasının sebep olduğu harabiyetten mi bilmem ama...

Yıldım, yeminle yıldım.

Üç basamaklı gövde ağırlıkları ve iki basamakları IQ'larıyla vasatlık esrikliğinde zafer naraları atan; bireysel kimliksizliğini temelsiz aidiyetlerle ikame etmeye çalışan; "evren hakikatı" karşısındaki kifayetsizliğini, dışavurumcu bir saldırganlıkla telafi edebildiği yanılgısı içindeki niteliksiz ama hayli nicelikli bu kuru kalabalığın, her türlü yetkinlikten azade olduğu için aslında hiç bir "iradi ehliyeti" olmaması gereken "siyasi kanaati"; salt sayısal çoğunlukla bir "zımni doğru" biçimine devşirilmeye çalıştıkça; olguların söylemlerle uyumsuz yapısını ifşa etme gayretinin beyhudeliği bir kez daha yüzüme çarpılıyor.

Yıldım demiş miydim?

Yılmak ne kelime!

Şu noktadan sonra ya kendimi ya sizi öldürmem gerekiyor. İşin her türlü akademik ve tatbiki yanı üzerine kafa patlatıp, cilt cilt kitap okuyup, meclis ve derneklere, şirket ve örgütlere girip çıkıp da bir arpa boyu yol kat edemedikten...

Ve bu yetersizliğin sebebinin, benim beceriksizliğimden değil de "kuru kalabalığın" yukarıda saydığım mahiyetindeki noksanlıklardan kaynaklandığını yaşayarak anladıktan sonra...

Bir de hakikatle "yalancı iklim" arasındaki makasın hızla açılmaya başladığı da aşikar bir hal alınca...

Ben bundan kelli size laf anlatmaktan vazgeçtim, vesselam.


Ne diyelim, kendinize kazdığınız çukura hepimizi düşürmeyi başardınız, helal olsun! Yalnız şu var, orada ilk yanacak olan da sizsiniz, ben yine kendimi korumanın bir yolunu bulurum...

Ama sakın, sakın iş işten geçtiğinde "yanıyorum, imdat!" diyerek bana gelmeyin. Bir tas su döküp de söndürmem ateşinizi... Ben "duman mı tütüyor" diye sorduğumda beni susturmayacaktınız. Şimdiden sonra, isteseniz de konuşmam!

25 Kasım 2016

My Music klasörü 1TB olanlar, birleşin...

...iPod'larınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yok!

Evet, Marx'ın da kemiklerini sızlattığımıza göre, meramımıza geçebiliriz.

Bilgisayardan bilgisayara, hard diskten hard diske, flash drivedan flash drive taşına taşına bîhal olan her vatan evladı gibi, bendeniz de "Ulan şu duplikeytlerden bi kurtulamadım, rahat 200 cigabayt dublikeyt vardır omunyum" diyerek bir bahar temizliğine giriştim... Yine... Belki de 69. kere...

Tabii şu var... Şimdiye kadar belki, yani bu 68 bahar temizliğinin tamamında, sildiğim dosya boyutu belki gerçekten 200 GB seviyelerine gelmiştir gelmesine de... İmkanı yok tabi bir seferde 200 GB duplicate bulmanın.

Ama şu da var... Dosya yönetimine yardımcı olan tonla programı detayıyla incelediğimde ulaştığım sonuç şu oldu dün akşam, yaklaşık saat 23:55 civarında; çünkü 40 yaşında (34) Diferansiyel Denklemler sınavı kötü geçmiş bir insanım (sorular kolaydı) ve benim durumumdaki her insan evladı gibi ben de hard disk'lerimdeki arşiv boyutunu azaltmanın çok sağlıklı bir tepki olduğuna inandım!

Evet, uzatıyorum, cümlenin de denetimini yitirmişim, kısa kesmeliyim.

Vakîa, gece gece ulaştığım sonuç şu oldu, "My Music" klasörü kabara kabara 1TB olmuş dostlar... Hayli büyük olacağını sandığım, ama araştırmaya korktuğum "Dublicate cehennemi" ilavesiyle birlikte elbette... Üstelik, 2-3 kezden fazla dinlemediğim albümlerden oluşan devcileyin bir arşiv meydana getirerek...

Ne bu MP3 şımarıklığı?! 

Aslında şu, burada hayli onulmaz bir kuşak farkı var.

Genç nesilin böyle bir MP3 arşivi olacağını sanmıyorum. Yaşı 20-22'den falan küçük olan hayli kalabalık bir insan topluluğunun, MP3'ün tam olarak ne olduğunu bilmediğini bile iddia edebilirim ya... Dijital müzik "arşivlerinin" de büyüklüğü sanıyorum bir kaç GB seviyesinin üstüne de çıkmıyordur.

MP3'ler üzerinden yapılabilecek bir tespit var. Yaşı 27-28 üstü olanlar gayet iyi bilirler, memlekette internet "var ama yokumturak" bir seviyedeyken, "hekır programları varmış, beleşe internetten şarkı indiriyorlarmış bebeler!" söylentisiyle başlamıştı her şey bizim için. Ortaokullarda, liselerde, grup grup ayrılmış; müzik türlerine, sanatsal akımlara, albüm yıllarına göre sınıflandırılmış MP3'leri buldukça indiriyor, kendimiz dinlemeyeceksek bile, dinlemek isteyen bir arkadaşımıza "Diskete" ya da yeterince zengin olanlarımız için, CD'ye çekip paylaşıyorduk.

Çünkü, her istediğimiz zaman, her istediğimiz şarkıyı bulma lüksümüz yoktu...

iTunes'lar, YouTube'lar bizim için fanteziydi. Yokluktan hepimiz istifçilere dönüşmüştük, çöp ev haline gelen evler gibi, bilgisayarlarımız da mp3 çöplüğü haline gelmişti.

Bir diğer tespit de, sanatın ve özelinde de müziğin karakteristiğindeki değişimden yapılabilir. Müziğin bu kadar kolay ulaşılabilir kılınması, acaba gerçekten de ana-akım dışında kalan sanatçılar için de bir fırsat eşitliği yarattı mı? Çünkü, belli bir dönemden sonra, bu yeni nesil "indie" hercümerci öyle bir şiddetlendi ki, kısa sürede bağımsızın nerede başladığı, eğlence sektörünün nerede bittiği belli olamaz hale geldi.

Müziğe aşırı doymuş bir müzik piyasası, kendi başını yiyen Şahmeran misali, yarattığı erişilebilirlik yanılgısı arkasında kayboldu gitti. Öte yandan, bu erişilirlikle işe olmayıp, müzik beğenilerini tatmin etmek için biraz "araştırma" yapmaya alışık olanlarımız, sürekli elde edemeyecekleri müzik eserlerine bir kez ulaşınca, gelecekte de ulaşabilmek adına, eskiden kalma bir refleks ile, arşivci yeteneklerini sergilediler ve yığının üzerine yeni MP3'ler atmaya devam ettiler...

Bugün gerçekten kimsenin MP3 indirmesine, arşivlemesine gerek yok gibi görünebilir... Öte yandan benim dinlemek istediğim "Uncored Fussion Indie Rock" gruplarını öyle Fizzy'de falan bulmanın da imkanı yok. Bazıları, bazen, ve sandığınızdan daha nadir bir biçimde, konvansiyonel anlamda bir albüm sözleşmesi imzalar da, bilinirliği düşük bile olsa, bir dağıtımcıyla bu albümlerini pazarlamanın bir yolunu bulurlarsa, belki o zaman şarkıları müzik paylaşım uygulamalarına kadar gelebiliyor.

Ama "unaffiliated" sanatçıları dinleyen, azıcık "şahsına münhasır" bir dinleyici kitlesi var ki, onlar favori müziklerine hala forumlarda link paylaşarak ulaşmaya çalışıyorlar. Ve bu yüzden müzik arşivleri "kilo kilo bayt bayt, tera tera bayt bayt" oluyor.

Hmmm, "lafı uzatmayım" dedikten sonra 490589458930 satır daha yazmışım, gevurun "wall of text" dediği naneye döndürmüşüm blog'u...

Potato!

17 Kasım 2016

Çünkü sen her şeyin en iyisini biliyorsun Türkiye

Kitabı okumayan (sanırım) turuncu kıyafetli olan... Diğerlerine yüklenmeyin bari...

kabir ölüyle dolu
kadeh rakıyla
"biz de doluyuz" derler
bes doludurlar
ağızlarına kadar lakırdıyla
- nazım

Biliyorum, güncelliğini yitirdi ama... Ben de meşguldüm, zamanında giremedim.

Yazıyı oldukça ileri bir tarihte okuyacak olanlar için biraz özet geçeyim... Geçen ay, işi magazin haberlerini sunmak ve yorumlamak olan bir kadıncağız, detayını da bilmiyorum ya, bilmek ve öğrenmek de istemiyorum ayrıca, nereden icap ettiği önemsiz ama, Kürk Mantolu Madonna ile ilgili bir yorum yapmaya çalıştı. Ancak romanın, amerikan dansözü Madonna olduğunu zannettiğinden büyük bir gaf yaptı.

Ve yer yerinden oynadı.

O günden beri kadına yüklenen yüklenene... Hatta, ilk günler ben de azıcık saydırmıştım, yalan yok. Ama olay kıas sürede çığırından çıktı. Ciddi bir linç kampanyasına dönüştü. Bir ara Twitter'da World Trend listesine kadar girdi.

Sabahattin Âli'nin adını, ölümünden 80 sene sonra yeniden meşhur eden ve nereden bu 2010'lar popülerliğini kazandığını bilmediğim, incecik ve şahsi kanaatimce Sabahattin Âli'nin en iyi işleri arasında da yer almayan (lütfen taşlamayın) Kürk Mantolu Madonna, Starbucks'ta fotoğraf çekilmelik bir kitap seviyesine indirileli 2-3 sene oluyor.

Yani şunun şurasında 2-3 senedir varlığı bilinen, öğrenilen ya da yeniden hatırlanan bir kitap...

Yani... Aslında 2-3 sene öncesine kadar, sadece dar bir zümrenin, edebiyatla ilgili, sanat ve felsefeyle ilgili dar bir çevrenin varlığından haberdar olduğu... Ama yeninden popüler olunca aninden herkesin sahiplendiği bir kitap...

Bu kadıncağız, belli ki bu trene yetişememiş... Duymamış işte kitabı. Komik değil, üzücü değil, gayet normal bir durum.

Keyifli bir okuma, evet, ama Türkçe'nin köşe taşlarından birisi de değil ki bu uzun öykü... Âli'nin yazdığı milyonlarca satır varken, onu belki de en az temsil eden bu kitap üzerinden bir edebiyat eleştirisi inşaa etmek bana mümkün görünmüyor...

Ama, vay sen misin benim bildiğim bir şeyi bilmeyen! Yüklenen yüklenene! Vurun abalıya, tarzı bir linçe dönüştü olay adeta...

"Sen nasıl olur da bu önemli ve güpgüzel romanı bilmezsin, aşağlıklar insanı" şeklinde, öfkesini kustu herkes kadıncağıza... Zavallı kadın enetelektüel kifayetsizliğimizin bütün hıncını tek bir gafla taşımak zorunda kaldı.

Linç trenine herkes katıldı, en insaflı olmasını umduklarınız bile...

İyi de...

Bir de benim durumumu düşünün, vicdansızlar...

Kütüphanemde 5000 kitap tozlanıyor, dönüp dolaşıp kendimi yine bir kitapçıda buluyorum, sık kullanılanlarda instagram falnn değil düpedüz idefix var bende..

Sanırsın bütün ülke James Joyce'u bitirdi de Milan Kundera'ya mı geçsek acaba derdinde... Kahveyle instagram resmi çektirmek için haspel kader okuduğu kitapla artizlik yaptı herkes...

Ama beni de düşünün ya, azıcık beni de düşünün...

Ben ne yapam? Benim, herkesten, sizin bu Funda hanımdan nefret ettiğiniz kadar nefret etmem lazım. Size bir okuma listesi çıkarsam, yüzde 40, yok ya, yüzde 10 kadarını okumuş olanlardan bir halı saha takımı oluşturacak adam toplayamam...

Ben ne yapayım... Hepinizin adını tek tek verip rencide etmek için twitter yetmez, 140 karakter sınırı var neticede...

Sizin bu çakma entelliğinizin seline kapılsam, benim cinayet işlemeye başlamam lazım...

Velhasıl, zavallı insanlara yüklenmeden önce, size de birilerinin yüklenebileceğini unutmayın...

"Ben de çok şey değilim ama bu kadar da şey değilim yaaaneee" diye düşünüyorsunuz ya...

Aslında o kadar da şeysiniz...

16 Ekim 2016

Bu yıl günü gününe çalışıcam

Semih Cumhuriyeti Cumhurbaşbakanı Semih ve Hayat Felsefesi

Sosyal medyada aktif olmadığımdan sık sık bahsediyorum. Blog da eskisi kadar aktif değil. Ciddi ciddi blogger'ı terk etmek ve yıllardır ekleme yapmadığım Wordpress'e dönmek gibi bir niyetim var.

Bence insan çok önemsiz bir varlık. "Yapabildiklerimiz" yanında "mevcudiyetimiz" çok küçük kalıyor. Var olmadan varolmanın yolunu bulmak, belki de filozofların en büyük düşü... Başarmaya yaklaştığımı ya da bir çözüm yolu önerebileceğimi sanmıyorum. Ama kendimce bir yöntemim var; dikkat çekmemek.

Hayatın her alanında, "radarın altında" olmam gerektiğine inanıyorum. Sadece "sokaktaki adam" ya da "sıradan vatandaş" olarak değil üstelik, felsefeci, mühendis, siyaset bilimci, gazeteci ve yazar olarak da... "Radarın altından uçan bir yazar" olmam gerektiğine inanıyorum.

Ama, tarih boyunca yazıya ve yazmaya hiç önem vermediğimiz halde, son yıllarda bir "yazı pornosu" başladığından ve her porno gibi bu pornonun da en yoğun dağıtldığı ortam internet olduğundan, en azından internet ortamında radarın altında kalmam olası görünmüyor.

Durum bu olduğu halde, onu kısmetim olarak görüp kabullenmekte acele ettiğimi itiraf etmem gerek. Dikkat çekmediğim doğru ama, bakmak isteyen bir göz için yeterince fazla ayak izi bırakıyordum arkamda. Gerçi ayak izlerimi, hem de bile isteye bıraktığım zamanlarda her şey pek bir temizdi. Facebook'un ilk zamanlarını hatırlayın, "thefacebook.com" olduğu zamanları... O zaman arkanızda iz bırakmanın sorun oluşturmadığı çok belliydi. Şimdi öyle mi?

Sen de naziymişsin haydeger, senin de varlık ve hiçliğin yalanmış...

İnternette fazla şey paylaşıyoruz. Paylaşayı bu kadar seviyorsak, neden talihimizi değil de son yurt dışı tatilimizi paylaşmayı tercih ediyoruz? "Sosyal medya ve psikoloji" konulu ahkam kesecek değilim. İsteyenler için bir kaç "okuma ödevi" linki eklerim gerçi, konumuz o değil...

Facebook'a bakın, Twitter'a bakın... Benim hesabım yok ama Instagram'ın ya da diğer sosyal medya ortamlarının da durumunun farkındayım. Eğlence için fotoğraf paylaşanlar, evet var... Ama durum 2008'dekine azıcık bile benzemiyor ki!

İletişimin gücünü darbe akşamı gördük. Özgür basın ve internetin darbeyi engellemeye ne kadar yardımcı olduğunu yaşadık. Buna rağmen, iki hafta geçmeden biberli menemen fotoğrafına geri döndük. Bu muydu çıkaracağımız ders.

Evet, yazdıklarıma ulaşmanızı sağlamak için sosyal medyayı kullanmam, hem de iyi kullanmam gerekiyor. Ama söyleyin bana, bu kadar menemen fotoğrafı arasında, yazdıklarımın ne şansı var ki?! Ve sadece benim yazdıklarımın da değil üstelik. Sosyal medyada değilseniz dünya üzerine bir yer teşkil etmiyor gibisiniz. Evet. Ama sosyal medyanın bu halinde, yaptıklarınızı yapmaya devam ederek bir yer kazanmanızın değeri var mı?

"Yer yüzündeki iletişimi topyekün değiştirecek" dediğimiz internet, bunu gerçekten başardı mı? Sosyal medya, ana-akım medyanın yerini aldı mı?

Görünen, ne yazık ki öyle olmadığı... İnternet ve gelişen bilişim teknolojileri, iletişimin sadece biçimlerini değiştirdi, ya da sathını genişletti. Nicelik olarak yaşanan büyümenin nitelikteki yansımasını izleyebileceğimiz bir ölçeğin varlığından söz etmek mümkün değil.

Eskiden ev kadınları peçetelere yazdıkları yemek tariflerini paylaşırlardı, şimdi onun yerini yemek blog'ları aldı.

Kötü bir şey mi? Hiç de öyle değil, yanlış anlamayın. Blog okuyarak yapmayı öğrendiğim yemekler (egzotik ya da füzyon değil, bildiğin zeytinyağlı ev yemeği) için internette minnettarım.

Ama bu değişiklik, iletişimin içeriğini değil sadece arayüzünü değiştirdi. Evet, bugün email'siz, SMS'siz, hata SKype'sız, FaceTime'sız ve elbette Whatsapp'sız bir dünya düşünemiyoruz. Ama arkamızda bıraktığımız ayak izlerimiz de nihayetinde biberli menemen fotoğrafı olmaktan öteye gidemiyor.

Bunun ne kötülüğü var? Yok gibi görünebilir. Ama işin felsefi sorun olduğu nokta şurası:

İnsanı, bildiğimiz evrendeki en sıradışı varlık yapan akli ve manevi haseltlerinin tabii neticesi kendini bilimde, teknolojide, sanatta ve siyasette gösterir. İnsanın diğer canlılardan ayrılan yanı, sadece varlığının sınırlarının değil, kendi varlığı dışındaki başkaca bir varlığın sınırlarını da değiştirebilmsidir.

İnsanın alemtifarikası kültürdür ve kültür yukarda saydığımız bilim, teknik, sanat ve siyasetten ibarettir. İnsanı insan yapan bunlardır. Ve insanın varlığını kabul edilebilir kılan da budur! Yoksa insan hayli verimsiz bir varlıktır.

Uygarlığımızı, bu ele avuca sığmaz ve müphem kültürümüz etrafında öyle öngörülemez biçimde değiştiriyoruz ki, içinde yaşadığımız gerçeklik koşulunun en önemli öğesi olan "fiziksel dünyamıza" verdiğimiz zararı ancak yeni yeni fark edebilmeye başladık. Ve insanlığın büyük çoğunluğu da henüz bu aydınlanma seviyesine bile erişemedi.

Öte yandan kültürümüz kontrolden öylesine zaptedilmez biçimde çıkmış durumda ki, kültürü yaşatmak için dünyadan aldığımızı aynı verimlilikte geri koyamıyoruz.

Kültürü yaşatmak için dünyayı öldürüyoruz. Kötü bir ticaret. Bizi farklı kılan yanımızı cilalayabilmek için bizi var kılan yanımızı feda ediyorruz. Pek de iyi bir strateji gibi gelmiyor kulağa öyle değil mi? Çünkü berbat bir strateji.

Instagram or it didn't hapen... Or did it?!

Bu stratejinin sonunda, kültürümüzün (şimdilik) en parlak öğesi olarak ürettiğimiz internet denen bu tuhaf mahlukuysa biberli menemen için kullanıyoruz... Oysa radarın altında, çoooooook altında kalmamız gerekir. Yapabildiklerimizin mevcudiyetimizi aşmaması gerekiyor. Varolmanın var olmaktan daha önemli olduğu yanılgısı içindeyiz.

21. yüzyılda "var olmak facebook'ta olmaktır" halini aldık. Oysa biz fiziksel dünyada var olduğumuz halimizden başka bir biçimde "facebook'ta" varolamayız. Görüntüdekinin nitelikleri görüntüye aittir, ancak unuttuğumuz şu ki "görünüş" de kendisi varlığın bir özniteliği olabilir ancak.

Facebook'taki fotoğraflarda "çok eğleniyormuş gibi görünmemiz" gerçek hayatımızda da çok eğlendiğimiz anlamına gelmez. Facebook'taki görüntü, gerçek görünüşümüzün bir ikamesi olamaz. İnsanlar olarak bu zahiri görünüşün altında ezilmemeli, görünüşün yücelip kendi zaferini ilan ettiği bu çılgınca zamanda ona direnmeli, bilinçli bir şekilde dalgaların alçalmasını beklemeli ve radarın altında kalmalıyız.

Oysa hakikat şu ki; 2070 yılına geldiğimizde 1 günde internete yüklenen fotoğraf ve videoların dosya büyüklüğü, bütün internetteki veri miktarını ikiye katlayacak kadar çok olacak!

Görüntünün zaferine karşı, görünmeyenlerin tarafında olmak adına, atmamız gereken çok adım, yapmamız gereken çok iş var.

09 Ekim 2016

Keep Calm And Deactivate Your Facebook Page

Bazen herkes facebook'tan soğur... Birilerinin Guy Fawkes olup facebook'a savaş açması gerektiğini düşünmeye başladığınız zamanlar da olabilir bazen... Hani olur ya bazen, şarkı biter aniden!?

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası