03 Nisan 2015

Seçim var: Önümüze bakabilmek adına sorular - 1

Soru: Oy vermek hak mıdır yoksa ödev mi?
Cevap: Anayasaya bakılacak olursa her ikisi de... Ancak bizim siyasi mantığımız her ikisi de olamayacağını söylüyor. Öte yandan, örneğin, askerlik hizmeti de hem hak hem ödev olarak tanımlanıyor... Onu da aklımız almıyor. Yalnız şunun tahlilini yapalım; seçmenin oy vermek gibi bir ödevi varsa bile, bu zorunlulukla oy pusulasındaki seçeneklerden ibaret görülmemelidir. Oy pusulasında siyasi görüşlerinin karşılığını bulamayan seçmenin, ödev bilinciyle sandığa girmesi ve kerhen oy kullanması biçiminde bir ödev, “oy verme” davranışının zorunlu bir parçası olarak tanımlanamaz. Bu yüzden, kanımca, siyasi görüşlerinin temsil edilmesine müsade etmeyen bir sistem içindeki seçmen için, oy verme davranışı -- en azından vicdanen -- ödev olmaktan çıkar.

Soru: Sandığa gitmezsek, cezası var mı yani?
Cevap: Doğrusu var ancak ben uygulandığının örneğine rastlamadım. Oy pusulasına “Riks budur” falan yazmanın cezası yok ama sırf neşesine sandığa gitmektense bir yaz pazarınızı evde geçirmeyi tercih etmek size kalmış. Ceza konusundaysa, şunu söyleyebilirim en fazla: Muktesebat! (Güzel espri, şimdi Allah için)

Soru: Oy vermek caiz mi?
Cevap: Siyasi yetkinin devri için oylama yapmak aslında fıkhen yanlış değil. Yalnız seçimle “reyis, başkan, amil, amir, şerif ya da melik” seçmeye kalkarsanız, unutmayın ki bu sıfatların hepsini Kur’an Allah’a layık olarak görmüştür. Zaten buyüzden parlementer sistemde halk mebus=vekil tayin eder, o vekiller arasında bir baş (=başvekil) ya da başkan (reyisicumhur) seçilir. Vekiller dışındakileri halka seçtirmenin, vicdanen, çok da matah bir şey olmadığı kanaatindeyiz.

Soru: Verdiğimiz oylar öbür tarafta kovalamasın bizi?
Cevap: Adnan Hoca’ya öykünen bir cevap olacak belki ama, fıkhen “Doğrusunu Yüce Allah bilir, inşaallah” demekten başka elimizden bir şey gelmez J

Soru: Türkiye’de seçimler adil mi?

Cevap: Kesinlikle hayır. Üstelik adaletsizlik de sistemik! Yani “adil olmamak” adına kurulmuş bir seçim sistemi yürürlükte! Bu adaletsizliklerin, kamuoyu tarafından en iyi bilineni “seçim barajı” uygulaması. Ancak bu uygulamanın bile merkezi otoritenin nicel ve nitel yapısını kuvvetlendirme faktörü olarak bir karşılığı var. Ancak bize göre, sistemin en temel sorunu, seçmenlerin aday belirlenmesinde ya da politika oluşturulmasında etkili olmasının imkanına yer verecek en ufak bir düzenleme bile yapılmamış olması. Örneğin, Türkiye-Suriye ilişkileri konusunda ülkemizin izlediği politikayla ilgili tercihini göstermek isteyen seçmenin, bu tercihi sandığa yansıtmak için takip edebileceği hiç bir mekanizma yok. Genel seçimlerde de yerel seçimlerde de, kimi zaman kimi zaman blok halde belli siyasi partilere oy veriliyor ancak verilen oyun seçmenin siyasi görüşünü yansıtmasının garantisi yok. Propoganda çalışmalarında, Suriye konusunda seçmene güven veren açıklamalarda bulunan bir adayın partisine oy verdiğinizde, hele de söz konusu aday listenin alt basamaklarındaysa, desteklemek istediğiniz adayın seçileceğini garanti edemediğiniz gibi, seçilmesi durumunda bu görüşlerin mecliste dile getirilmesini de sağlayamazsınız. Bu yüzden, aslında seçimler, sadece ülkemiz özelinde değil, sistemik adaletsizliğin işler olduğu bütün ülkelerde, siyasi veri ya da gösterge olarak çok da nitelikli bir veri olarak kabul edilecek mahiyette ve hüviyyette değildir, siyaset bilimciler için.

...devam edecek...

27 Mart 2015

İstatistikleri altüst ediyoruz

Seçime kısa bir süre kala, haber siteleri ve internet gazeteleri gümbür gümbür propaganda yarışında... Ben başka mitolojinin gazetecisi miyim, anlamadım... Bambaşka bir iklimde mi doğdum, besmelem mi tutmadı, abdestim mi bozuk... Gazetelerin [1] bu kadar canhıraş bir biçimde "taraf tuttuğu" bir siyasi iklim olabileceğine ihtimal vermiyorum.

Bu tabansız tarafgirliğin en billur noktası da anket haberleri bence... Anketlere bakacak olursanız, seçimin 4 farklı galibi var... Anketlere bakacak olursanız 6 farklı koalisyon kurulacak... Anketlere bakarsanız Türkiye'nin seçmen profili, "Siyaset Bilimi, Oy Verme Psikolojisi ve Siyaset Sosyolojisi" kürsülerini titretecek ölçüde rasyonel.

Felsefeci ve Siyaset Bilimcisi olmak üzere 2 diplom var -- görgüsüzce "ehehere diplomam var ki" anlamında söylemiyorum bunu -- şunu ifade edeceğim; politik insan fenomenini bırakın çözmeyi, kavramaya başladığımı iddia etmekten çok uzaktayım. Yerel ve ulusal mecrada, yayınevleri, gazeteler ve dergilerde yazar, muhabir, sayfa sekreteri ve editör olarak çalıştım, 30 senelik kısa hayatımda siyasete ilişkin öğrenebildiğim şu oldu; ülke yönetimi sandığa emanet edilmez!

Bu konuda akademik olmayan bazı tespitler yapmak için blog'dan daha elverişli ortam yok aslında. Fazla da uzatmadan şunu iddia etmek istiyorum: Emanet edilmemiştir de! Tarih boyunca, asla! Milyarlarca dolarlık ekonomik ve askeri gücün, sandıktan fırlayacak bir çıkıntıya emanet edilebileceğine inanan varsa, hala aynı saflıkla hayatı yaşamaya devam edebilir.

İstatistikler bize tersini söylüyor oysa... "Medyan seçmen", "orta terim", "oy esnekliği" gibi terimlere hiç bulaşmadan şunu söyleyelim; kamuya yansıtılan kısıtlı verilerin niteliği, siyasi muhakeme becerisi açısından yeterli olması imkansız durumdaki "oy vericinin" tercihini etkilemek [2] için elverişli hale getirilir, üstelik bu süreç öyle sofistike biçimde yürütülür ki, gazetelerin iktidarlar ya da muhalefetteki iktidar alternatifleri lehindeki söylem ve eylemleri de, aynı sürecin ortak belirleyicilerinden olabilir. İstenmeyen sonuçlara sebep olabilecek "standart sapmanın dışındaki seçmeni" pasifize etmek için yapay gerilimler icat edilip, ahvalimize ilişkin malumat güzelce rafine edilebilir.

Demem o ki, gündemi meşgul eden polemiklerden, sandığı etkileyecek bir sonuç çıkmayacağına ikna olmaya, siz de başladınız büyük ihtimalle, barınç you?

Notlar:
[1] Gazeteler diyerek yaptığım genellemede, genel itibariyle haber medyasını kastettiğimi hatırlatırım. Mecrası ne olursa olsun, kağıt/radyo/televizyon/internet/telepati...
[2] Seçmen değil, oy verici... Çünkü tercihi, daha doğrusu tercih melekesi gaspedilmiş haldeki kişiye seçmen demek haksızlık olur!

18 Mart 2015

Huxley vs Heisenberg

Dün bir yazı ekledim, ama akşamına fark ettim ki, yazının ilk paragrafındaki “Huxley’nin LSD’li kafası” sözüyle, yazara biraz fazla yüklenmişim... Hepsinin sorumlusu, cümlenin başına “kadim felsefe” sözünü karıştırmamla oldu.

Meseleyi biraz açıklarsam, kimseye de haksızlık etmemiş olurum diye düşünüyorum. İlkin Huxley dediğim kişi yazar Aldous Huxley. Durup dururken adını zikretmiş gibi görünmeme sebep olansa kendisinin meşhur kitaplarından The Perennial Philosophy’nin yakın zamanda Kadim Felsefe adıyla Türkçe’ye çevirilmiş olması. Cümlenin içinde “kadim felsefe” lafı geçince otomatik pilot beni Huxley dolaylarına yönlendirmiş.

LSD meselesiyse yazarın bir başka kitabı olan Algı Kapıları adlı eserin, ceberrut muktedirlerin “muzır” kabul ettiği bazı narkotik maddelerin, bireyin dünyayı algılama ve deneyimleme biçimlerinde yarattığı değişikliğin, evreni anlamlandırma açısından bize başka bir yöntem sunup sunamayacağını araştırmaya adanmış olması. Değinmeden geçmeyelim, kitabın bir bölümünde Huxley, bu narkotiklerle yaşadığı kendi deneyimlerini de okuyucuyla paylaşmış; ki buradan, narkotikleri sadece bu kitaba materyal eklemek için kullanmadığı gibi bir izlenime de kapılıyor insan, zira hayli detaylı tarif edilmiş ve birden çok defa deneyimlenmiş durumları anlatıyor kitapta...

İşte bu bilgiyi aklımızın arkaplanında tutarak Kadim Felsefe’yi okursak, Huxley’nin bu kitaptaki “mistik bilicilik” tavrının, çokça narkotik kullanıldıktan sonra kazanılmış bir tavır olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bunun için de, ellibin yıllık kollektif bilinçten söz ettiğim yazıda, bir de işin içine kadim felsefe lafını karıştırınca, ben de sanki bir tür mistik tavır takınmışım gibi hissettim ve Huxley’nin bir “LSD müptelası” olduğu yollu bir espriyle söz konusu cümleyi bitiriverdim.

Okuyucu kendisini kötü hissetmesin, beni ya da Huxley’i ayıplamasın diye şunu açıklamayı kendime bir borç sayıyorum: Huxley’nin LSD müptelası olduğuna dair somut ya da dolaylı bir bilgiye sahip değilim. Kaldı ki, bir çok “muzır narkotik” maddenin yaygara koparmaya değmeyecek kadarzararsız olduğunun giderek anlaşılmaya başlandığı günümüzde, Huxley eğer LSD müptelası olsaydı bile, kendisini kınamak için fazla sebebimiz olmazdı gibi geliyor bana.

17 Mart 2015

Manyak kardeşlerim benim!

“Dünya kötü değil, insan zayıf.” Basit bir laf. Bir çırpıda söyleniveriyor, o yönden de basit. Bu lafı bulması yahut uydurması da çok zor olmasa gerek. Elli bin senelik kollektif bilinçten akıp geliyor. Bir kadim felsefe ki; derinliği olduğunu sorgulamak için Huxley’nin LSD’li kafasına [1] da sahip olmak gerekmiyor. Basitliğinden bahsederken, şunu da belirtelim, yalın ve sadeliği kadar, dolaşıksızlığı ve “primitifliği” de kastediyorum. Ama çoğu zaman olduğunun aksine, olumsuz anıştırmaları akla getirmeksizin...

Dün akşam, bir süredir her Pazartesi akşamı olduğu gibi, televizyon izledim. Sıcağı sıcağına blog’un başına oturuverdim hemen. Çünkü, bir çok okurun bilemeyeceği bir şey yaraladı beni: İlk prova!

İlk prova derken, gazetedeki ilk prova... “Bilgisayara çıkmayacak bu gazete, kağıt üstünde bir görelim hele” demek, A3’e sayfanın siyah beyaz ilk provasını basıp karşısına geçmek... Bunlar, gazetede/dergide/yayınevinde çalışmamış kimseleri ne kadar etkiler, orasını bilmem. Koca koca adamların “kağıt üzerinde görmeden karar veremedikleri halde” yine de kendilerine “gazeteci” demeleri de ironiktir zaten ama...

Yaraladı beni. Bilhassa da Nâzım’ın “... bana layık patron da bu ülkede yok...” demesi çok yaraladı. Birilerinin kendi vasatlıklarını meşru kılabilmek için, seri bir biçimde vasatlık ürettiği; vasat satanın iyi satıcı, vasat alanın da bilinçli tüketici olarak kıymet gördüğü bir çağda; yani bu çağda... Vasat editörlerin, beni olduğu gibi belki sizi de, kendinizden şüphe etmeye sevk ettiği olmuştur, bilinmez.

Olduysa da olmadıysa da... “Dünya kötü değil, insan zayıf” dedikten sonra, bilemedim ki ben, kendi emeğinden şüphe etmeyen Nâzım’ın ayırdına vardığı “bana layık patron yok” önermesinin de mi, acaba içi boş?! Çünkü; bana oldu. Kendimden şüphe ettirdiler. Düzenli olarak da ettirmeye devam ediyorlar zaten. Ama böyle sudan sebeplerle hatırlıyorum bazen, şüphe edilmesi gereken şeyin, “Vasatlık Üretim A.Ş.” adına çalışanlar olduğunu. Onların hakikatinin şüpheye değer ve onların erdeminin müphem olduğu, onların sadakatlarinin kaypak ve onların dürüstlüklerinin çok “ucuz” olduğunu...

O zaman, Nâzım’ın bana da bir cevap borcu yok mu? Neresi kötü değil bu dünyanın; ve nerede, bu tekasürün deveranına gark olmamaya karar veren, benim zayıflığım. Allah aşkına söyle Nâzım Burak!

Notlar:
[1] Huxley ve dumanlı kafa yakıştırması, okuyucumu rahatsız etmesin diye kısa bir açıklama yazdım, bir zahmet onu da okursanız memnun olurum...

20 Şubat 2015

Oğlanla kız

- Bana karşı mı yaptın bu işi?
- Ne kadar saldırgan bir soru. Bunu düşünmene sebep olmak bile şaşırtıyor beni. Bazen dile getirilmemiş sözler vermez miyiz birbirimize? Ben de, daha en başında, seninle aynı tarafta olacağıma söz vermiştim.
- Ama bunu hatırlatman kadar saldırgan değildi benim sana o soruyu sormam!
- Belki de haklısındır; belki seni çepeçevre sarıp kuşatan, mevcudiyetini tahakküme alan bir cevap oldu.
- Bir cevap vermedin ki bana. Benim sana saldırdığımı düşünürek misilleme yaptın sadece!
- Olabilir; ilk günden itibaren birbirimize azar azar incitiyor, azar azar yıpratıyor bile olabiliriz. Ama bu, ikimizin de taraf değiştirebileceği anlamına gelmez, gelmemeli.
- Taraftan söz etmek ne kadar da yersiz. Üstelik sana taraf değiştirdiğini kastetmeksizin sormuştum, bana karşı olup olmadığını.
- Nasıl olabilirim? Nasıl sana karşı olabilirim? Ben seninle aynı tarafta olmaktan işte bunun için söz ettim! Bir seromoni, bir tören edasıyla olmak zorunda değil her şey, ama bir şekilde, asla sana karşı olamayacağım anlamına gelmeli seni sevmem.
- Peki beni üzeceğini bile bile, benim hayattaki durumuma karşı olan bir tutum içine girmenin; taraf değiştirmekten başka ne anlamı olabilir?
- Sana olan sevgimden şüphe edemeyeceğime göre... Olsa olsa, kendime sadakattir bu!
- Sevmekten söz eden birisi için sadakatini sevdiğine değil de kendine gösteren, bencil bir tavır takınmanın arkasındaki çelişkiyi sadece ben mi görüyorum acaba?
- Asla, sana "karşı" tavır almadığımı kabul etmeye istekliysen, şunu da aklından çıkarma: Kendime olan sadakatimi örselediğim müddetçe bir başkasına da sadık olmaya devam edemem! Sırf seni sevdiğim, sırf senden tarafa olduğum ve sırf sana sadık kalabilmeyi istediğim için... Sadece bu niyetle, kendime sadık kaldım işte.
- Sadece söz bunlar; fedakarlık içermeyen bir sevginin içindeki sadakatin mahiyetinden şüphe etmekte haksız değilim.
- Bir şüphen varsa eğer, ve bu şüphen sadakattense, yaptığımın tam tersini yapsaydım olabilecekleri düşün önce. İpimi ondan sonra çek.
- Niyetim ipini çekmek olsaydı, inan bana, sadakatinden de sevginden de söz etmene müsade etmezdim. Ama kendi kendisiyle bu kadar dolu olan birinin sevgisini yüklenmenin erdemini de sorguluyorum artık sayende...
- Ne mutlu bana, sevginin bir başka türünü gösterebildim sana. Ve ne mutlu sana, acı çekerek de sevebilmeyi tecrübe ettin sen de.
- Bu tecrübe bir "sevmeye" mâl olsa bile mi?
- Pişman mısın yani beni sevdiğine?
- Belki, bana karşı daha özverili olmadığın için pişmanımdır.
- Yani sevgimize, "benim yapmadığımı" düşündüğün bir şeyden pişmanlık duyduğun için mi şüpheyle bakıyorsun?
- Kendi yaptığım bir şeyden pişmanlık duymaktan daha iyidir; senin yapmadığın bir şeyden pişmanlık duymak!

devam edecek...

15 Şubat 2015

Blog haftasonu tefekkürü

Bloglar Cumhuriyeti'nde yeni bir gün. İfade özgürlüğünün damarlarımızdan taştığı, rögar kapaklarını çatlatıp telefon hatlarını kilitlediği bir çağda yaşıyoruz (!!!) Bütün organizasyonlar, artık her türlü sosyal medya mecrasında olmak adına birer blog/tumble açmışlar... NBA'den idefix.com'a kadar herkesin bir blogu var. Bunu kendime (ve size de) not olarak yazıyorum: Blog artık meşru bir mecra olma konusunda rüştünü ispatlamak üzere.

Ama herşeye rağmen kişisel bir alan olmaktan öteye henüz gidemedi blog. Belki de görüşlerin birikimli çoğalmasını kolaylaştırdığı içindir; günümüzde "kolektif" mecralar daha çok iş görmeye devam ediyor. Türkçe'de çok kuvvetli bir "ekşisözlük ve klonları" hareketi var, İngilizce'de bunun en sofistike örneğiyse (benim bildiğim kadarıyla) reddit.com. Ayrıca Web 2.0'ın en etkili iki mecrası hala "forum" ve "wiki" olmaya devam ediyor; bununla birlikte wikilerin ülkemizdeki bilinirliği Wikipedia ile sınırlı ve Türkçe Viki sayfası (her türlü iyi niyetli çabaya rağmen) aşırı cılız.

21. asrın ikinci onyılının ilk yarısını arkamızda bırakırken varıp geldiğimiz noktanın, internet medyası açısından ilk ayağı kısaca bu. Geniş kullanıcı havuzuna rağmen "elegant" bir içeriğin üretilemediği sosyal medya sitelerini zaten konu dışı bırakıyorum zira twitter ve facebook dediğimiz şeyler "menemen fotoğrafı paylaşma ağı" olmaktan öteye gitme çabasında değil.

Bu özeti takiben; blogun ne kadar yetersiz kaldığını anlatmak için kılı kırk yaran analizler, detaylara boğulmuş tahliller yapmaya gerek yok. Blogun güdüklüğüne bir neden, yukarıda değindiğim kişisellikse, diğer neden (bence) odak eksikliği, ya da blog odağının yönetilmesi konusundaki profesyonel yönlendirmenin yetersizliği. Günümüzde; bir kaç başarılı blog haricinde; sadece kişisel bloglar değil tematik ve kolektif hazırlananlar da dahil olmak üzere; Türkçe bloglar arasında nitelikli bir içerik üretebilen, devamlılk arzeden ve ufuk açıcı bir üslubu benimsemiş örneğe rastlamak kolay değil. Başarılı olanların ortak noktasınıysa, ben, basın ve yayın dünyasındaki profesyonellerin elinden çıkmış editöryel tutum olarak görüyorum (Tabiidir ki bu kanaatimi pekiştirecek nitel ve nicel gözlemler falan yapmış değilim, sadece bir zândır bu ve bir övgü olduğunu da düşündüğüm için "hüsnüzândır" aynı zamanda).

Tek tek blogları inceleyecek yerimiz ve zamanımız yok hiç birimizin sanırım; blog denizi okyanuslardan daha büyük. Yalnız, kimin elinden çıkıyor olursa olsun blogların tamamında görülen öznel üslup ve gayriresmi lisan özelliklerini, asrımızın "entelektüel biyopsikososyal çevresinin" bir ayırt edici özelliği olarak kabul etmekte fayda olacağına inanıyorum. Sadece bugünün değil geleceğin araştırmacıları da blogları okurken bu düşünceyi zihinlerinin arkaplanında tutarsa, bazı şeyleri gözden kaçırmamak adına temkinli bir tavır takınmış olurlar diye düşünüyorum.

Bu çok kısa, hatta özet bile olamayacak kadar kısa değerlendirmeden hareketle asıl varmak istediğim noktayı da (el yordamıyla bile olsa) seçebilir hale geldiğimize inanıyorum. Sanırım, her ne kadar yeni nesil medya mecralarına her gün bir yenisi ekleniyor olsa da, henüz blog yazarlığının sınırlarını tam olarak görebilmiş ve anlayabilmiş değiliz. En mükellef blogların bile güdük kaldıkları, içeriklerini tatminkar bir hale getirmek için geleneksel/konvansiyonel medya tekniklerine sıklıkla başvurdukları, ayrıca deneysel çalışmalarda bulunanların bile mevcut yazın tarzlarına karşı devrimci bir tutumdan çok reformcu bir sempatiyle yaklaştıkları da düşünülecek olursa, bu sınırları tespit etmek konusunda çok da yol alamadığımızı iddia etmek de mümkündür. Bana göre "blog ölmedi, daha yeni başlıyor" diyecek olursak, çok da yüksek perdeden eleştiri almayız.

Okuyuculara yönelik bir ricayla bu yazıyı (şimdilik) noktalamak istiyorum. İçine girdik ama çıkıp bitirdiğimiz sanılmasın diye belki de... Bu konuda görüş bildirmekten lütfen çekinmeyin! Daha önce açıkladığım üzere, kendi blog'umdan etkileşimli seçenekleri kaldırmıştım; yani görüşlerinizi blog altına yorum olarak yazmanız mümkün değil. Bunun için; ve konumuzun da hususiyetle bloglar olması sebebiyle; düşüncelerinizi kendi blogunuzda yazarak paylaşır, bu yazının link'ini kendi yazınıza ekler ve kendi yazınızın linkini de bir e-posta aracılığıyla bana bildirseniz, bloglar hakkında bloglar aracılığıyla görüş alışverişi yapmış olmamız da mümkün olur.

İlk bakışta çok entel/derin/feylesofik...miş gibi görünen ama okudukça feylesofik değil de "sikimsonik" olduğunu anladığınız halde sonuna kadar yılmadan okuyarak geldiğiniz bu tuhaf yazıyı da böylece bitiriyorum. Ama dediğim gibi, konuyu da kapanmamış sayarak...

07 Şubat 2015

10 adımda aşkı bulun

Birilerini beklerken vakit geçirmenizi kolaylaştırmak üzere dev gibi bir endüstri kurulu. Bu önceden saçmasapan dergilerdi, şimdiyse onların tamamından daha saçmasapan sosyal paylaşım siteleri aynı fonksiyonu üsleniyor.

Bu mecralarda en çok ilgi uyandıran konular da duygusal konular oluyor. "10 adımda sevdiğiniz kadının gönlüne girin" gibi başlık, her zaman "Yeni Yerel Yönetimler Yasası ne getiriyor" başlığından daha çok ilgi çekiyor.

Pekiyi, bu başlığın arkasında ne var? Tıklayınca ne okuyorsunuz... Şöyle şeyler değil mi nihayetinde:
  1. Kendin ol, olduğun gibi ol!
  2. İlk maddedeki tavsiye nasıl sonuçlandı? Fiyasko mu? Tahmin etmiştim. Onun için 10 tane şey yazdık buraya... Okumaya devam
  3. İlgi duyduğunuz kızın sevgilisi, nişanlısı ya da kocası mı var? Bu durumda bazı sorulara samimi cevaplar vermeniz gerekebilir. Sizden daha başaralı mı? Sizden daha yakışıklı mı? Daha uzun? Daha zengin? Eğer kızın yerinde olsaydınız, sizinle mi birlikte olmak isterdiniz yoksa o adamla mı? Eğer kendi yerinizde olsaydınız, sizinle mi birlikte olmak isterdiniz yoksa o adamla mı? Nonoş musunuz? Hafif bi kıllandım senden ben!
  4. Kendinizi öne çıkaran, sizi ahalinin geri kalanından ayıran yanlarınızı bulup ortaya serin. Yalnız burada kast ettiğim, haliniz tavrınız, en olmadı "tarzınız"; yoksa alnınızdaki penis şeklindeki doğum lekesi ya da sol ayağınızın 2 tane baş parmağı olması işe yaramayabilir
  5. İlgi duyduğunuz kızla masumane, küçük temaslar; mümkünse fiziksel temaslar kurmak için her fırsatı değerlendirin. Mesela koluna, omzuna falan dokunun, ya da hareket ederken size çarpabileceği kadar yakınında durmaya çalışın. Eğer benzeri bir çaba gösteriyor ve size temas etmekten kaçınmıyorsa, iyiye işaret! Eğer "cık cık" diyerek hemen metrobüsten indiyse, siz de bir durak sonra inip topuklayın. Çok pis dayak gelebilir, "Ford var beyler" diye odunu ver edebilirler belinize...
  6.  Kadınlar gizemli erkekleri sever. Sizi merak etmesini sağlayın. Uzaklara uzun ve boş gözlerle bakın, sık sık ortadan kaybolup "bir işim vardı" diyerek aniden dönün. Gizemin dozunu iyice arttırmak için facebook profilinizi kapatmak, telefonunuzun pilini çıkarıp tamamen ulaşılmaz olmak hatta başka bir şehre taşınmak da iyi bir seçenek olabilir.
  7. Onun yerine cesur olabileceğinizi ispatlayın, küçük kahramanlıklar yapmaya çalışın. Örneğin mahallenin bıçkınlarından, klasik "kıza asılma-sizin gelip durumu kurtarmanız" biçiminde bir mizansen hazırlamaları için yardım alın. Burada püf nokta, söz konusu mahallenin Ankara-Çinçin-Örnek Mahallesi olmamasına dikkat etmek!
  8. İlgi alanlarını öğrenip ortak faaliyetler ya da sohbet konuları yaratmak da hayli geçerli bir tavsiye. Bu konuda da sosyal internetten yararlanabilirsiniz. Twitter follow'ları ya da Facebook'taki like'larından ilgi alanlarını öğrenip, günlük konuşmalarda laf arasına katmaya çalışın. Örneğin; "Burcucum, Bülent Ortaçgil konserine biletim var gelir misin? Konserden sonra Bahse Girerim En Büyük Türk Atatürk Diyen 1 Milyon İnsan Bulabilirm! Kiraz Mevsimi de geçti ama bir ara Kedi Köpek Manyakları'nın arasına karışıp Kıvanç Tatlıtuğ Kenan İmirzalıoğlu, Tatlı Tarifleri WTF WTF AMK"
  9. Kadınlar duygu ve düşüncelerini anlatmayı çok sever; bunları paylaşabilecekleri iyi bir dinleyiciyle birlikte olmak isterler. Şehirdeki en iyi terapistlerin muayenehane numaralarını öğrenmek işinize yarayabilir. Profesyonellere şans verin!
  10. Hiç bir şeyi aceleye getirmeyin. Fazla hevesli ve istekli davranarak olduğunuzdan daha sabırsız görünmeyin. Kararlı ve sağlam, yavaş ama kendinden emin adımlar atın. Bu konuda beni örnek alabilirsiniz mesela... O kadar yavaş adımlar atıyorum ki, liseden beri kız arkadaşım olmadı. Bu hızla gidersem büyük ihtimalle 58 seneye kadar Karen Gillan ile nikah masasına oturabilirim.
Hayatınızdaki saçmasapanlıktan kurtulmak için ben size tek bir adım öneriyorum: Akıllı telefonunuzu atın çöpe gitsin. Akıl adama lazım, telefona değil!

Not: Yazıdaki saçmasapan kelimesi kasten bitişik yazılmıştır.

Bunu Okumadan Geçmeyin

Bana inanmıyorsun bari korsana da inanma

Bilişim güvenliği uzmanı falan değilim. Bilgisayar mühendisi ya da programcısı da değilim. Hatta matematiği CB ile, mantığı (beşinci alışımd...

Blogun Kare Ası